Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyununda Vladimir ve Estragon, yol kenarında kurumuş bir ağacın altında birini bekler. Ama mesele gerçekten Godot değildir zaten. Çünkü onlar ne onun kim olduğunu tam bilir ne de gerçekten gelip gelmeyeceğini. Yine de oradadırlar. Gitmezler.
Oyunda neredeyse hiçbir şey olmaz. Zaman ilerlemez gibi hissedilir. Aynı konuşmalar, aynı oyalanmalar… İlk okuduğumda bunun neden bu kadar etkileyici olduğunu anlamamıştım. Zamanla fark ettim; Beckett aslında insanın hayatla kurduğu ilişkiyi gösteriyor. Çoğumuz biraz Vladimir ve Estragon gibiyiz. Geleceğini bilmediğimiz şeylere tutunarak yaşıyoruz.
Bazen insan, olmayacağını bildiği şeyleri bile içinde taşımaya devam ediyor. Çünkü kesin bir hayal kırıklığı yerine, askıda duran bir ihtimal daha hafif geliyor. Belki gelir düşüncesi, bazen gerçeğin kendisinden daha güçlü olabiliyor.
Dışarıdan bakınca beklemek durağan bir şey gibi görünüyor. Oysa insanın içinde sürekli bir hareket var. Zihin durmadan senaryolar kuruyor. Kalp, gerçekleşmeyecek ihtimalleri gerçekmiş gibi saklıyor. İnsan kendi içinde aynı sahneyi tekrar tekrar prova ediyor.
Bence oyunun en acı tarafı da burada başlıyor: Bir noktadan sonra umut kalmıyor aslında. Sadece alışkanlık kalıyor. İnsan beklediği şeyi değil, bekleme hâlinin kendisini bırakmakta zorlanıyor. Çünkü o arada geçen süre, hayatın yerine geçiyor bazen.
“Belki” dediğimiz şey de biraz böyle. Kopmayan ama insanı hiçbir yere götürmeyen ince bir ip gibi. Ne tamamen vazgeçebiliyorsun ne de gerçekten ilerleyebiliyorsun.
Galiba en zor olan da birinin gelmeyeceğini kabul etmek değil. O bekleyişin artık seni ayakta tutan son şey olduğunu fark etmek. Çünkü insan bazı dönemlerde, umutla değil, ihtimalle yaşıyor. Ve bazen mesele Godot olmaktan çıkıyor. İnsan yalnızca bekleyen kişiye dönüşüyor.



Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.