Yerden 443 metre yüksekte, rüzgar Angelina’nın saçlarını acımasızca savururken, Ivan’ın tek düşündüğü şey cebindeki yüzüğün kayıp düşmemesiydi. Düşmeyeceğinden emin olmasına rağmen aklında kurguladığı gizli plana odaklanıyordu. Yükseklik heyecanını ve soğuğun arkasında bırakıyordu. Devasa anten, buzdağının görünen kısmı karşılarında duruyordu. Aşağıda uzanan New York; milyarlarca sarı, beyaz ve neon mavi ışığın bir araya gelerek oluşturduğu devasa, okyanus gibiydi. Caddeler, şehrin kılcal damarlarından akan parlaklığı örümcek ağını andırıyordu. Araçların farları ve arkasındaki kırmızı ışıklar zifiri karanlıkta kibrit çöpleri gibi kayıp gidiyordu. Ivan derin bir nefes aldı. Sağ eliyle paslı soğuk demiri eldivene rağmen avcunun içinde hissediyordu. Sol eliyle yüzüğü yokladı. Yüzük oradaydı.
On iki saat önce heyecanları aynıydı. Manhattan'ın ara sokaklarındaki köhne bir otel odasında, günlerdir üzerinde çalıştıkları planı son kez gözden geçiriyorlardı. Ancak bu ilk tehlikeli dansları değildi. New York polisi onları "suçlu" olarak görse de internet dünyası gökyüzünün fatihleri olarak tanıyordu.
Ivan ve Angelina, yıllar önce Moskova’da, yarım kalmış bir gökdelenin paslı iskelelerinde tanışmışlardı. Çoğu insan ilk randevusunda bir kafeye giderken, Ivan, Angelina’yı şehrin en yüksek vinç kulesine davet etmişti. Moskova ışıklarına seyrederken, ikisi de aynı ölümcül tutkuyla bağlanmışlardı. Yükseklik sarhoşluğunda birbirlerine.
Birlikte dünyayı gezdiler, binaların çatılarından sızan gölgeler olarak. Paris’te, Eyfel Kulesi’nin korumalarını atlatıp şafak sökene kadar çelik halatları salıncak yapmışlardı. Hong Kong’un sisli gecelerinde, 80 katlı gökdelenlerin ucunda, sadece birbirlerinin güvenerek ölümle kumar oynamışlardı. Her tırmanış, aralarındaki güveni daha da güçlendirmişti. Angelina için Ivan, düşerse onu tutacak eldi; Ivan içinse Angelina, bu dikey dünyada yanında yürüyen ruh ikiziydi. Şimdi ise karşılarında şehirlerin kralı duruyordu: Gece karanlığında müthiş güzelliğiyle New York. Bu kez tırmanış, İvan’a sadece adrenalin için değil, hayatlarını sonsuza dek birleştirmek içindi.
Gece yarısı binanın havalandırma boşluğundan sızdıklarında kalpleri göğüs kafeslerinden fırlayacaktı. Yukarı tırmandıkça Manhattan yorgan gibi seriliyordu. Times Meydanı’nın devasa dijital ekranlarından gökyüzüne vuran mor ve kırmızı ışıklar, binanın çelik gövdesinde gölgeler danslarıyla çifte eşlik ediyordu. Chrysler Binası’nın krom çelikten sivri tepesi, ay şavkıyla gümüş mızrak gibi parıldıyordu. Ivan önden gidiyor, her tıkırtıda durup arkasına bakıyordu. "Ivan, dur," diye fısıldadı Angelina, soluk soluğa. Güvenlik kamerasını göstererek "Sağa kay." Ivan hemen gölgeye çekildi ve gülümsedi. "Korkuyor musun?" Angelina gözlerini kaçırdı ama elini sıkıca tuttu. "Sadece yakalanırsak bu harika elbiseyle nezarethaneye girmek istemiyorum."
Her zaman insanların baktığı ama kimsenin izinsiz dokunamadığı tepeye tırmandılar. Şafak vakti yaklaştığında nihayet antendeydiler. Aşağıdaki sis tabakası, gökdelenlerin tepelerini birer birer açıkta bırakmıştı; bulutların üzerinde, ışıklardan yapılmış bir krallıkta duruyorlardı. Ivan'ın sırt çantasından çıkardıkları devasa bezi açtı. Üzerinde büyük harflerle şu yazıyordu:
'Sevginin gücü, güç sevgisini yendiğinde dünya barışı tanıyacaktır.'
Angelina rüzgarın uğultusu arasında pankartı tutmaya çalışırken arkasını döndü. Ivan’ın tek dizinin üzerinde çökmüş olduğunu gördü. Aşağıda milyonlarca insan uyanmak üzereydi, ama gökyüzünde zaman durmuştu. Ivan’ın titreyen parmakları arasındaki metal halka, New York’un ilk sabah ışıklarını yansıtıyordu. Angelina, rüzgardan sızlayan gözlerindeki yaşlar, mutlulukla kaplandı. "Buraya sadece pankart için gelmedik, değil mi?" diye fısıldadı Angelina, sesi rüzgarda titreyerek. Ivan yukarı doğru baktı, gözlerinde sonsuz bir sadakat vardı. Ölümle yaşam arasındaki çizgide Ivan’ın dudaklarından dökülen kelimeler rüzgara karıştı: "Benimle uçuruma atlamaya var mısın?" Angelina, dudaklarında kocaman bir tebessümle başını salladı. "Evet! Binlerce kez evet!" diye haykırdı. Sesi, Manhattan’ın gökdelenleri arasında yankılandı. Ivan yüzüğü soğuğa inat, nazikçe Angelina’nın parmağına taktı. Ayağa kalktı ve birbirlerine sarıldılar. Altlarındaki devasa şehrin, yasaların ve tehlikenin hiçbir önemi yoktu. Ancak bu büyü, çok kısa sürdü.
Hemen altlarındaki gözlem terasından gelen sert bir telsiz cızırtısı ve ardından yankılanan megafon sesi rüzgarı bıçak gibi kesti: "Yukarıdakiler! Ellerinizi başınızın üzerine koyun ve yavaşça aşağı inin!"
Ivan acı bir tebessümle Angelina'ya baktı. "Sanırım düğüne erken geldiler."
Angelina pırıl pırıl parlayan yüzüğüne bakıp cevap verdi: "En azından havai fişek niyetine polis sirenlerimiz var." Aşağı baktıklarında, Empire State'in etrafını saran polis araçlarının kırmızı ve mavi ışıklarının muazzam şehir manzarasını bir suç mahalline dönüştürdüğünü gördüler. Macera bitmiş, gerçek dünya tüm sertliğiyle geri dönmüştü. Demir merdivenlerden aşağı, kendilerini bekleyen kelepçelere doğru inmeye başladıklarında, ikisi de fırtınanın yeni başladığının farkındaydı.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Aşk, korkakların değil; yüreğini ortaya koyabilenlerin yoludur… bu cesur çiftin de yolları hep açık olsun..
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.