Edebiyat22 Nis 2026
İğneler, İpler ve Bir Terazi
İyi insan olmak nedir? Vicdan, adalet ve merhamet üzerine bir hikaye.
236 görüntülenme|44 beğeni|2 yorum
Ankara’nın eski semtlerinden birinde, Ulus’a çıkan dar sokakların birinde sıkışıp kalmış gibiydi dükkân. Etrafında tabelalar değişmiş, zincir mağazalar açılmış, insanlar hızlanmıştı… Ama o kapının üzerindeki solmuş yazı hâlâ yerindeydi: “Terzi Hakkı”
Hakkı usta artık eskisi gibi dikiş dikmezdi. Gözleri eskisi kadar iyi görmüyor, elleri eskisi kadar hızlı çalışmıyordu. Ama yine de her sabah erkenden gelir, dükkânı açar, sandalyesine oturur ve sokağı izlerdi. İnsanları, hayatı ve kendini.
Kapıyı açtı. İçeri giren sabah serinliği yüzüne vurdu. Uzaktan geçen otobüslerin sesi, bir simitçinin “taze simit” diye bağırışı karıştı havaya.
“Bugün de tartılacağız bakalım…” diye geçirdi içinden. Kimse duymadı. Ama o biliyordu. Her gün tartılıyordu. Terazisi, kantarı yoktu ama vicdanı vardı. Ve o, hiç şaşmazdı.
⸻
Kapı çekinerek aralandı. İçeri giren çocuk, sanki dükkâna değil de bir sınava giriyordu. Üstü başı dağınıktı. Elinde eski, dizleri parçalanmış bir pantolon vardı. “Amca… bunu dikebilir misin?” Hakkı usta başını kaldırdı. Çocuğun gözlerine baktı. Bir anlık bakış… ama yeterliydi. Açlık vardı, utanma vardı. Ve en çok tutunma isteği vardı. Pantolona baktı. Kumaş neredeyse dağılmak üzereydi.
“Bu dikilmez evlat…” dedi refleksle.
Ama cümle havada asılı kaldı. İçinden bir ses yükseldi:
“Doğruyu söyle. Bu iş olmaz.”
Başka bir ses, daha yumuşak ama daha derin konuştu:
“Peki ya çocuk?” Gözlerini tekrar çocuğa çevirdi. O bakış… gitmeye hazır ama kalmak isteyen bir bakıştı.
Hakkı usta içinden geçirdi:
“Bazen doğru… yetmez.”
Sesi yumuşadı:
“Dikilmez… ama ben sana yenisini yaparım.”
Çocuk donup kaldı.
“Param yok…” dedi neredeyse duyulmayacak bir sesle.
Hakkı usta hafifçe gülümsedi:
“Benim de yok zaten… denkleşiriz.”
İçinde bir tartı oynadı.
“Bu dürüstlük mü?” diye sordu kendine.
“Yoksa merhametin dürüstlüğü eğip bükmesi mi?”
Cevap gelmedi. Ama eli çoktan kumaşı seçmeye başlamıştı.
⸻
Öğlene doğru kapı hızlıca açıldı. İçeri giren adamın ayakkabıları bile konuşuyordu. Sert, kendinden emin, alışkın…
Yeni diktirdiği takımı sert bir hareketle gösterdi:
“Şu ölçüyü daraltmışsın. Olmamış bu.”
Hakkı usta hemen anladı. Ölçüyü adam yanlış vermişti.
İçi bir an yükseldi:
“Ben yapmadım,” demek istedi.
“Hata sende.”
İçindeki seslerden biri sertti:
“Hakkını savun. Bu adalet.”
Diğeri daha sakindi:
“Peki ya sonuç?”
Adamın yüzüne baktı. Dinlemeye niyeti yoktu.
Hakkı usta içinden geçirdi:
“Bazen haklı olmak… çözüm değildir.”
“Peki,” dedi. “Düzeltelim.”
Adam çıktı. Dükkân sessizleşti.
Hakkı usta başını eğdi:
“Bu adalet mi şimdi?” diye sordu.
İç sesi cevap verdi:
“Belki değil… ama kavga da değil.”
Ama bu cevap onu tam rahatlatmadı. Çünkü vicdan… bazen cevapsız bırakırdı insanı.
⸻
Akşamüstü sokakta bir hareketlilik oldu. İki genç tartışıyordu. Sesler yükseliyordu.
“Paramı çaldı bu!” diye bağırdı biri.
Hakkı usta dışarı çıktı.
“Ne oldu?” dedi.
İkisi aynı anda konuşmaya başladı. Kelimeler birbirine girdi. Gerçek, gürültünün içinde kayboldu. Hakkı usta sustu. Sadece dinledi. Gözleriyle tarttı. Kalpleriyle anlamaya çalıştı.
Sonra yavaşça konuştu:
“İkiniz de doğru söylüyor olabilirsiniz.”
İkisi de durdu.
“Nasıl yani?”
Hakkı usta derin bir nefes aldı:
“Biri gerçekten kaybetmiş olabilir… diğeri gerçekten almamış olabilir.”
Biraz yaklaştı.
“Ama şimdi mesele haklı olmak değil.”
Sessizlik çöktü.
“Güveni kaybederseniz… ikiniz de kaybedersiniz.”
Bu cümle havada kaldı. Ağır ve gerçekti. Gençlerden biri başını eğdi. Diğeri cebine elini attı.
“Ben yine de yarısını vereyim…” dedi.
Hakkı usta içinden geçirdi:
“İşte bu…”
Bir kelime yükseldi içinden:
“Empati.”
⸻
Akşam oldu. Sokak lambaları yanmaya başladı. Soğuk hava ağır ağır çöktü. Hakkı usta dükkânı kapatmadan önce sandalyeye oturdu. Ellerine baktı.
“Bugün nasıl tartıldım?” diye sordu.
Uzun süre cevap gelmedi. Sonra içinden yavaş bir düşünce geçti:
“Ne tamamen doğruydum…
Ne de tamamen yanlış.”
Başını kaldırdı.
“Ama…”
Bir cümle tamamlandı içinde:
“İnsan kalmaya çalıştım.”
Gözlerini kapattı.
İç sesi son kez konuştu:
“Erdem… kusursuz olmak değil… her gün yeniden denemektir.”
Hakkı usta ayağa kalktı. Kapıyı kapatmadan önce bir kez daha dükkâna baktı.
Dışarıdan geçen arabaların uğultusu, uzaktan gelen metro sesi akşamla birlikte ağırlaşmıştı. Sanki içeride sadece kumaşlar, iplikler değil… günün yükü asılı kalmıştı. Derin bir nefes aldı. Soğuk Ankara ayazı içeri süzüldü.
“İyi insan olmak…” diye mırıldandı. Kolay değildi.
Adaletli olmak, her zaman doğruyu seçmek değildi; bazen kimseye zarar vermemekti.
Dürüstlük, her gerçeği söylemek değil; kalp kırmamayı da bilmekti. Merhamet, acımak değil; anlamaktı. Sabır, beklemek değil; vazgeçmemekti. Alçakgönüllülük, kendini küçültmek değil; olduğu gibi kalabilmekti. Sorumluluk, yük değil; insanın kendi omzunu tanımasıydı.
Saygı, korkudan değil; değerden doğmalıydı. Cesaret, bağırmak değil; doğruyu sessizce savunabilmekti. Empati, duymak değil; hissetmekti. Öz disiplin ise… insanın kendine verdiği sözü tutmasıydı.
Bir an sustu. Karşı kaldırımda bir simitçi tezgâhını topluyordu. Gençler telefonlarına bakarak hızla geçiyordu. Hayat akıyordu. Kimse kimsenin tartısını görmüyordu. Sonra hafifçe gülümsedi.
“İyi insan olmak… hepsini aynı anda kusursuz yapmak değil,” dedi kendi kendine.
“Her gün biraz daha yaklaşmak.”
Işığı kapattı. Kepengi indirdi. Gece, Ankara’nın üstüne sessizce inerken Hakkı usta biliyordu: Yarın yine tartılacaktı.

Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Hikâye ye kapılmamak mümkün değil Ne diyelim Hakkı ustanın bilgeliği sarsın dünyamızı muhteşem bir yazı olmuş yüreğinize sağlık çok beğendim
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Teşekkür ediyorum Hocam. Hep güzel mutlu yarınlar hayalimiz. Bizim elimizde hepsi diye düşünüyorum. Saygılar selamlar.