Bazı kadınlar hayatlarının büyük bölümünü başkalarının hikâyelerini mümkün kılarak geçiriyor.
Bu durum çoğu zaman bir fedakârlık anlatısı olarak sunuluyor. Halbuki mesele yalnızca fedakârlık değil. Daha çok görünmez bir iş bölümü.
Bir evin içinde kim neye kırıldı, kim neye üzüldü, kim neyi unuttu, kim neyi hatırlamalı... Bunların takibini çoğu zaman kadınlar yapıyor. Bu emek, maaş bordrolarına girmiyor. Terfi getirmiyor. Hatta çoğu zaman emek olarak bile tanımlanmıyor.
Sadece yapılması gereken şeyler arasında kayboluyor.
Bugün bakım dediğimiz şeyin büyük kısmı hâlâ kadınların omuzlarında duruyor. Çocukların ihtiyaçlarını hatırlamak, yaşlı ebeveynlerle ilgilenmek, aile içindeki kırgınlıkları onarmaya çalışmak, doğum günlerini unutmamak, herkesin iyi olup olmadığını takip etmek...
Bütün bunlar görünmeyen bir çalışma biçimi yaratıyor.
İnsan fiziksel yorgunluğunu fark ediyor ama zihinsel yükünü çoğu zaman fark etmiyor. Çünkü o yük zamanla karakterin bir parçası gibi algılanmaya başlanıyor.
Kadınlardan beklenen şey de biraz bu.
Taşımaları.
Ama taşıdıklarını göstermemeleri.
Yorulmaları.
Ama yorgun görünmemeleri.
Birçok kadın için güçlü olmak, seçilmiş bir özellikten çok öğrenilmiş bir zorunluluk gibi duruyor. Çünkü kırılmanın her zaman güvenli bir alanı yok. Bazen insanlar bir kadının emeğine ihtiyaç duyuyor ama onun öfkesine, yorgunluğuna ya da vazgeçme isteğine yer açmıyor.
Bu yüzden bazı kadınlar zamanla kendilerini küçültmeyi öğreniyor.
Daha az yer kaplamayı.
Daha az rahatsız etmeyi.
Toplum bunu çoğu zaman uyum olarak okuyor.
Uyum dediğimiz şey, insanın kendisinden yavaş yavaş uzaklaşmasıdır.
Belki de bu yüzden birçok kadın hayatının bir döneminde tuhaf bir soruyla karşılaşıyor:
Ben ne istiyorum?
Bu soru ilk bakışta basit görünüyor. Ama yıllarca başkalarının ihtiyaçlarına göre yaşayan biri için cevabı kolay değil. Çünkü insan uzun süre başkalarının hayatını düzenlemekle meşgul olduğunda kendi iç sesini duymakta zorlanabiliyor.
Son yıllarda kadınların yalnızlığa, sessizliğe ve kişisel alana daha fazla ihtiyaç duymasının nedenlerinden biri de belki bu.
Bu bir geri çekilme değil.
Bir tür geri dönüş.
İnsanın kendisine dönmesi.
Başkalarının hikâyesinde üstlendiği rollerden sıyrılıp kendi hikâyesinin neresinde durduğunu yeniden sorması.
Bazen en radikal şey, dünyayı değiştirmek değil; yıllarca ertelenmiş bir sesi yeniden duymaya çalışmaktır.
Ben ne istiyorum?
Sorunun tuhaflığı cevabının zor olmasında değil. Bu sorunun çoğu zaman çok geç sorulmasında.
Çünkü birçok kadın, daha çocukluğundan itibaren kendi merkezini kurmaktan çok başkalarının hayatına yerleşmeyi öğreniyor. İyi bir kız olmak, iyi bir öğrenci olmak, iyi bir eş olmak, iyi bir anne olmak... Hayatın farklı dönemlerinde değişen roller var ama değişmeyen bir şey de var: Sürekli birilerine göre şekillenme hâli.
Böyle olunca insan kendi arzularını duymayı unutabiliyor.
Ne istediğini değil, senden ne beklendiğini biliyorsun. Neye öfkelenmen gerektiğini değil, hangi öfkenin ayıp sayıldığını öğreniyorsun. Hangi hayatı yaşamak istediğini değil, hangi hayatın makul bulunduğunu.
Bu yüzden bazı kadınlar yıllarca başarılı, çalışkan, uyumlu ve güçlü görünürken içten içe yabancılık hissediyor. Çünkü kurdukları hayat yanlış değildir. Ama o hayatın merkezinde kendileri yoktur.
Bir gün çocuklar büyüyor. Bir ilişki bitiyor. Bir iş sona eriyor. Ya da hiçbir şey olmuyor. İnsan bir sabah uyanıp kendi hayatına dışarıdan bakıyor. İşte o anda uzun zamandır ertelenmiş soru yeniden ortaya çıkıyor:
Ben ne istiyorum?
Bu soru bazen özgürleştirici değil, ürkütücüdür. Çünkü cevap vermek için önce yıllardır taşınan bazı rollerden uzaklaşmak gerekir. Başkalarının ihtiyaçlarıyla kendi ihtiyaçları arasındaki farkı görmek gerekir.
Kolay değildir.
Çünkü merkezde olmamaya alışmış biri için kendi hayatının merkezine geçmek biraz suçluluk da yaratır. Kendine ayrılan zaman bencillik gibi görünür. Kendi isteğini dile getirmek ayıp gelebilir. Vazgeçmek, değiştirmek, yeniden başlamak ise nankörlük gibi hissedilebilir.
Oysa insanın kendi hayatında figüran olması kadar yorucu çok az şey vardır.
Mesele büyük kararlar almak değildir. Belki başlangıç daha küçük bir yerde saklıdır. Bir gün boyunca yalnızca kendi isteğini dinlemekte. Herkes için değil, biraz da kendin için plan yapmakta. Sürekli açıklama yapmadan bir şeyi istemekte.
Çünkü insan başkalarının hayatında ne kadar görünür olursa olsun, kendi hayatında görünmez kaldığında eksik bir şeyler kalır.
Ve belki bazı kadınların yıllar sonra dönüp kendilerine sordukları o soru, aslında bir kayboluşun değil, geç kalmış bir dönüşün işaretidir:
Ben ne istiyorum?





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.