Şehrin o devasa öğütücüsü sabahın altısında henüz düşük viteste çalışıyordu. Sokak lambaları, can çekişen sinekler gibi cızırtıyla sönüyordu. Çoğu insan için sıradan bir ışık değişimi olan bu an, onun zihninde eski bir radyo frekansının paslı uğultusu gibi kalıyordu. Dünya ona göre hiçbir zaman fısıldamamıştı; dünya hep bağırıyordu.
Mutfaktaki bayat ekmek kokusu, geceden kalmış demliğin içindeki kekremsi tatla birbirine karışmıştı. Karşı binanın penceresindeki rengi solmuş perde yine aynı açıyla aralandı. O perdeye her baktığında kumaşın pütürlü dokusunu parmak uçlarında hissediyordu. Komşusu Ayşe’nin yıllardır değişmeyen bu küçük rutini, onun bu gürültülü gerçeklikteki tek sığınağıydı. Perde bir gün açılmasa, dünyanın geri kalanının üstüne çökeceğine inanacak kadar bağlanmıştı buna.
Evden çıkmak, her sabah yeniden başlayan küçük bir savaştı. Merdiven otomatiğinin keskin ışığı gözlerine iğne gibi batıyordu. Sokağa adımını attığı anda fırından yükselen ağır un kokusu egzoz dumanıyla birbirine çarpışıyordu. İnsanların çoğu için sıradan bir sabah kokusu olan bu karışım, onun için aşılması gereken görünmez bir duvardı.
Adımları beton zeminde yankılanıyor ama bu ses, caddenin kontrolsüz gürültüsü içinde hemen kayboluyordu.
Otobüs durağındaki insanların yüzlerinde hep aynı acele vardı. Yanındaki kadının telefonundan yükselen bildirim sesi sessizliği cam kırığı gibi bölüyordu. Kadın tırnaklarıyla ekrana vuruyordu.
Tık.
Tık.
Tık.
Her ses, onun içinden küçük bir parçayı eksiltiyormuş gibiydi. İnsanlar birbirlerinin içinden geçip gidiyor, kimse kimseye gerçekten değmiyordu. Bazen bütün şehir ona yalnızca hayaletlerden oluşuyormuş gibi görünüyordu.
İş yerindeki ruhsuz aynalar ve gereğinden fazla aydınlatılmış koridorlar arasında kendini bir laboratuvar faresini izler gibi izliyordu. “Nasılsın?” sorusunun altındaki o büyük boşlukla karşılaşmamak için başını eğip geçiyordu çoğu zaman. İnsanların nezaket dediği şey, onun bedeninde huzursuz bir karıncalanmaya dönüşüyordu.
Öğle arasında sessiz bir köşeye çekilip dokusu iyice yumuşamış defterini çıkarıyordu. Ayşe’nin solgun perdesini, sabah cızırdayarak sönen sokak lambasını yazıyordu sayfalara. Başkaları için hiçbir anlam taşımayan bu ayrıntılar, onun bu gürültülü dünyada boğulmamasını sağlayan küçük can simitleriydi. Hayatını bazen kimsenin okumadığı bir dipnot gibi hissediyordu; ana metne ait olmayan ama bütün ağırlığı sessizce taşıyan küçük harfler gibi.
Akşam eve döndüğünde kapıyı kilitlediği an, o devasa öğütücü dışarıda kalıyordu. Kedinin tüylerindeki yumuşaklık ve sessizliğin kendine özgü dokusu, zihnindeki bütün pürüzleri yavaşça düzeltiyordu.
Dünya dışarıda kendi gürültüsü ve sahte ışıklarıyla dönmeye devam edebilirdi. O ise burada, başkalarına kusurlu görünen ama kendisine ait olduğu için bütün hissettiren hayatının içinde güvende hissediyordu.



Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.