- Aç gözlerini! Aaaaaaç!
Yakup’un feryadı, Yunus’a suyun altından geliyormuş gibi boğuk ulaşıyordu. Her kelime bir öncekinden daha uzaktan geliyordu. Nefes almaya çalıştıkça göğsünün altından, sanki içerde bir şey yırtılıyormuş gibi bir acı yükseliyor, nefesi yarıda kalıyordu. Toyota çukura her girdiğinde gözleri istemsizce kapanıyor, kararıyordu. Çenesinden boynuna doğru ılık, köpüklü bir sıvının süzüldüğünü hissetti. Yakup titreyen parmaklarla o köpüğü eliyle sildi.
- Dayan oğlum… bak, geldik sayılır…
Hun’daki küçük devlet hastanesinin bahçesine acı bir fren sesiyle daldıklarında, çöl güneşi çoktan karanlığa teslim olmuştu. Egzoz ve toz kokusuna, bahçedeki paslı sedyelerin kenarında sigara içen hemşirelerin kayıtsızlığı karışıyordu. Ani fren, Yunus’un başını cansız bir manken gibi yana düşürdü. Artık inlemiyordu.
Muktar kapıyı tekmeyle açıp kendini dışarı attı. Çölün sessizliğini yırtan bir sesle kükredi:
- Jarih! Ta’ali, ta’ali!
Yaralı! Çabuk, gelin!
Namlusu yere bakan otomatik tüfeğiyle kapıdaki güvenlik görevlisi isteksizce yaklaştı:
- Shinu sar?
Ne oldu?
Muktar bağırdı:
- Mata’an! Bashir darabahu!
Acil! Bashir bıçakladı!
"Bashir" ismini duyduğu an, görevlinin gözlerindeki o bezgin ifade silindi. Çenesi kasıldı, bakışları bir saniyeliğine Muktar’ın arkasındaki karanlık yola kaydı. Tek kelime etmeden geri çekilip otomatik kapıya yüklendi.
Sedyeye aldıklarında Yunus’un gömleği artık kumaş değil, göğsüne yapışmış ıslak bir deri parçası gibiydi. Sedyeyi iten görevli, kendi eldiveninden damlayan koyu kızıllığı görünce yutkunarak elini önlüğüne sildi.
Acil servisin tepesinde aralıksız cızırdayan floresanın ölü ışığı altında, Yunus’un karnındaki enkaz ortaya çıktı. Kaburgaların hemen altından, sağa doğru açılmış derin bir ağız... Kan fışkırmıyor, ama inatçı, karanlık bir sızıntı halinde sedyenin süngerini ıslatıyordu. Koridorun duvarlarına sinmiş o keskin, genzi yakan eski kan ve iyot kokusu Yakup’un midesini bulandırdı. Doktorun koluna yapıştı. Parmakları adamın önlüğünü buruşturuyordu.
- Ne olur söyleyin! Ne durumda?
Doktor, Yakup'un eline soğuk bir bakış attıktan sonra yaraya eğildi:
- Deep… deep cut. Internal bleeding.
Derin… iç kanama.
Aynı anda Yunus’un koluna iğneler giriyor, yüzüne sert plastikten bir oksijen maskesi bastırılıyordu. Maskenin içi soluk bir ritimle buğulanıp siliniyor, her nefeste çocuğun yüzündeki yaşam belirtisi biraz daha griye çalıyordu. Doktor, eldivenli parmaklarını yaranın etrafına bastırdı. Kan basınçla parmaklarının arasından sızarken, başını hızla hemşirelere çevirdi:
- El-hicab meşbuh!
Diyafram şüpheli!
Steteskopuyla göğsünü dinledi, kaşları çatıldı:
- Ma fi CT hunal!
Burada tomografi yok!
Bir an bile durmadan devam etti:
- Ma nistanna. Neftah hassal!
Bekleyemeyiz. Hemen açıyoruz!
Dar koridorda doktorlar Yunus’u ameliyathaneye doğru hızla sürüklerken, çarpılan çift kanatlı kapı Yakup’un yüzüne kapandı. Öylece kalakaldı. Hastane bir anda sağır edici bir sessizliğe bürünmüştü. Ellerini yavaşça yüzünün hizasına kaldırdı. Yunus’un kanı parmak boğumlarında kurumaya, derisini gererek kahverengi bir kabuğa dönüşmeye başlamıştı. Kanı yıkamadı. Silmedi. Sadece titreyen dudaklarından tek bir fısıltı döküldü:
- Neden getirdim onu buraya?
Muktar’ın ağır eli omzuna kondu:
- Yakup… sakin ol. Yaşayacak inşallah.
Ameliyat üç saat sürdü. Bıçak diyafram kasını sıyırmıştı. Delmemişti ama lifleri zedelemişti. Karaciğer yüzeyinde yüzeysel bir kanama vardı. Temizlendi, kontrol altına alındı. Diyafram onarıldı. Karın içine dren yerleştirildi. Hayattaydı. Ama iş bitmemişti.
O kapının ardında geçen üç saat, Yakup için zamanın durduğu, sadece parmaklarındaki kanın giderek karardığı bir asırdı.
Kapı nihayet açıldığında, doktorun omuzları çökmüş, alnında ter boncukları birikmişti. Boynundaki maskeyi bıkkın bir hareketle aşağı çekerken, kelimelerini özenle seçmeye hali yoktu. Yakup’a bakmadan eldivenlerini çıkardı:
- He lucky.... very lucky.
Yeşil çöp kutusuna eldivenleri fırlattıktan sonra nihayet Yakup'la göz göze geldi. Eliyle kendi göğüs kafesini işaret etti:
- Knife only scratch diaphragm. Not go deep.
Sesini bir fısıltı seviyesine indirdi, etrafta dinleyen biri var mı diye refleks olarak koridora göz attı:
- But first forty-eight hour... critical. Very critical.
Bir an sustu sonra neredeyse otomatik bir tonla devam etti:
- If bleeding, if infection... problem big. We watch close.
Yakup başını salladı. Doktor arkasını dönüp uzaklaşırken son sözünü söyledi:
- No relax yet. Not yet!
Yakup o gece plastik bekleme sandalyesine gömüldü. Uykuya daldığını sanıyordu ama içeriden gelen her cihaz sesinde, her ayak tıkırtısında bedeni elektrik verilmiş gibi sarsılıyordu. Muktar, sessizce işçileri toplayıp şantiyeye dönmüştü. Olayın alevlenmesini engellemek, kabile büyükleriyle o görünmez pazarlıklara oturmak zorundaydı. İş büyümemeliydi.
Odaya alındığında Yunus hâlâ baygındı. Gözlerini araladığında, göğsünde tonlarca ağırlığında bir beton bloğun oturduğunu hissetti. Nefes almak bir eylem değil, işkenceydi. Konuşmak istedi ama sesi çıkmadı. Dudakları kuruydu. Yakup eğildi:
- Yavaş… konuşmaya çalışma.
Gözleri yatağın kenarındaki şeffaf torbaya kaydı. Damla... damla... İnce bir hortumdan süzülen kendi kanı, torbanın dibinde karanlık bir göl oluşturuyordu. O manzaradan gözünü alamadan, kurumuş dudakları arasına zorla sızan incecik bir sesle mırıldandı:
- Annem... duymasın...
Yakup, göz pınarlarına hücum eden yakıcı sızıyı gizlemek için başını hızla öne eğdi. Çocuğun terli saçlarını okşadı:
- Tamam oğlum... Sen merak etme.
Tekrar uykuya daldı. Muktar belirdi kapıda. Yakup’un yanındaki sandalyeye oturup fısıldadı:
- Şantiyeyi merak etme. Tekniker hallediyor.
Akşama doğru hastanenin ağır kapısı açıldı. Masrati içeri adım attığında, adeta hastanenin o ucuz, paslı havası ona çarpmış da iğrenmiş gibiydi. Ütülü gömleği ve soğuk, heykeli andıran yüzüyle Yakup'un tam karşısında durdu. Yanında Bashir yoktu. Taş gibiydi yüzü, ne özür vardı, ne de pişmanlık. Muktar Yakup’un kulağına eğildi:
- Bilmiyorlar akraban. Böylesi daha iyi.
Masrati doğrudan Yakup’un karşısına geçti:
- Sam’a Yakub… Ana asif ’ala illi sar… bas hathy mish shoghl.
Bak Yakup… Olanlar için üzgünüm… ama bu iş değil.
Yakup’un içindeki o sıkışmış yay bir anda koptu. Sandalyeden fırladı:
- NASIL İŞ DEĞİL? Çocuğu öldürüyordunuz!
Masrati’nin sesi yükselmedi, aksine daha da tehlikeli bir sakinliğe büründü. Çöl fırtınası öncesindeki o sessizlik gibiydi:
- Ibn il hara… ma kan yigdar y’amel heyk law ennek ihtarametna!
O sokak çocuğu bunu yapmazdı, saygını göstersen!
Muktar, Yakup’u kollarından kavrayıp tüm gücüyle geri çekerken, Masrati ceketinin düğmesini yavaşça ilikledi. Gözlerini Yakup’un gözlerine dikti:
- E’raf… huw mesh menkum. Saghir… mafahim.
Biliyorum, sizin gibi değil. Toy… anlamaz.
Sonra Yakup’un gözlerine bakarak alçak bir tonda ekledi:
- Bas khalik azki… W illa… mish kull marra nigdar nmessik Bashir.
Ama akıllı ol… Yoksa… Bashir’i her seferinde durduramam.
Bu bir uyarı değildi, yargısız bir infazın ön bildirimiydi. Masrati arkasını döndü, jilet gibi ütülü gömleği koridorda hafifçe dalgalanarak gözden kayboldu. Yakup, Muktar'ın kollarında çaresizce çırpınmayı bıraktı. Dişlerini birbirine sürtmekten çenesi ağrıyordu ama elinden hiçbir şey gelmiyordu.
Günler, Yunus için ateşi ve sanrıları birbirine katan bir döngüye dönüştü. Üçüncü gün doktor yeniden odaya girdiğinde, adamın yüzündeki yorgunluk yerini bariz bir gerginliğe bırakmıştı. Gözleri sürekli kapıya kayıyor, sanki birilerinin onu izlemesinden korkuyordu. Çocuğun burada ölmesinin yaratacağı diplomatik deprem, sıradan bir cerrahın omuzlarına çok ağır gelmişti. Hem İskân Emin’i hem kabile büyükleri hem de Masrati onu sıkıştırıyordu.
Yakup’un karşısında durdu. Yorgundu, gözlerinin altı çökmüştü. Kırık dökük İngilizcesiyle:
- Infection risk there. We change antibiotic.
Yakup hiç tereddüt etmeden sordu:
- Can I take him to Turkey? When can he fly?
Doktor başını iki yana salladı. Eliyle Yunus’un göğsünü işaret etti:
- Minimum two week. Maybe more.
Bir an durdu, doğru kelimeyi arıyor gibiydi:
- Stitches... diaphragm... always moving.
Doktor başını şiddetle iki yana salladı. Ellerini havada birleştirip bir kubbe yaptı, sonra ellerini birbirinden ayırarak patlama işareti yaptı:
- Air pressure is risk. Flying now... no good. Very risk.
Yakup dişlerini sıktı. Bu kelimeler, gözleri yarı açık yatan Yunus’un kulağına sızdı. Göz kapakları titreyerek kapandı.
Bir hafta dolmadan dren çekilmedi. Akıntı kesilmemişti. Yunus yataktan kalkabiliyor ama her adımda göğsü sızlıyordu. Öksürmek yasaktı. Gülmek yasaktı. Derin nefes almak yasaktı. Onuncu gün konsolosluktan biri geldi. Evrak, rapor, imza.
- Uçuş için sağlık kurulu onayı lazım.
Hastane bunu veremiyordu. On beşinci gün ateş tekrar yükseldi. Dren yerinde kızarıklık vardı. Kültür alındı. Antibiyotik yeniden değişti. Doktor net konuştu:
- In this condition, he cannot fly.
Elini karnına doğru indirerek ekledi:
- If diaphragm stitches open... we do surgery again. Second surgery more problem.
Geceleri uyanıyordu. Göğsüne bıçak saplandığı anı hissediyor, nefes alamıyordu. Maskesiz kalmış gibi panikliyordu. Hemşire çağırıyordu ama aslında ortada bir şey yoktu.
Yirmi birinci günün sonunda Yunus artık koridorda yürüyordu. Ancak her adımında içerideki dikişlerin çekildiğini hissediyordu. Öksürmek, o paslı kancanın tekrar etine geçmesi demekti. Gülmek yasaktı. Derin nefes almak, görünmez bir elin boğazını sıkması demekti.
Fiziksel olarak ayaklanmıştı. Odasındaki pencereden dışarıdaki özgür gökyüzüne bakıyordu. Ama konsolosluk raporları, bürokrasi ve o meşum uçuş yasağı... Bedeni iyileşiyor olsa da, onu bu çöl hastanesine kilitleyen görünmez parmaklıklar hâlâ sapasağlam yerindeydi. Uçuş yasağı hâlâ kalkmamıştı.
Yirmi sekizinci gün, o lanet olası kâğıt parçası nihayet imzalandı:
Uçuşa elverişlidir.
Yunus uçağın merdivenlerini çıkarken bedeni artık acımıyordu; daha kötüsü, hiçbir şey hissetmiyordu. Göğsündeki dikişler değil ama ruhu uyuşmuştu. Uçağın tekerlekleri Ankara’ya dokunduğunda, pencereden sızan sabahın gri, hastalıklı ışığı kabindeki metalik sessizliğe karıştı. Yakup’un omzuna dokunmasıyla Yunus daldığı o boşluktan irkilerek koptu. Zihni hâlâ kalın bir sis tabakasının altındaydı; Libya’nın genzi yakan kum fırtınaları, Bashir'in gözleri ve o çöl hastanesinin floresan cızırtısı kulağında uzak bir uğultu gibi dönüp duruyordu.
Havaalanının VIP çıkışında onları Faruk Bey’in yardımcısı ve Ankara Ofis Müdürü bekliyordu. Yunus’la göz göze gelmekten kaçınıyor, bakışlarını sürekli Yakup'un çantasına ya da yerdeki fayans çizgilerine sabitliyorlardı. Ofis Müdürü, ezberletilmiş bir metni okur gibi mırıldandı:
- Faruk Bey’in kesin talimatı var. Yunus Bey doğrudan anlaşmalı özel hastaneye geçecek. Kapsamlı bir check-up yapılacak.
Özel hastanenin VIP katı, Libya'daki o kan ve ter kokan koridorların tam zıttıydı; ürkütücü derecede steril ve sessiz. Havada hafif bir çam kokusu ve dezenfektan vardı. Tavandaki havalandırma ızgaralarından gelen kesintisiz klima uğultusu, dış dünyayı tamamen dışarıda bırakan beyaz bir gürültü yaratıyordu. Yunus’u geniş camları olan, otel odasını andıran bir odaya aldılar. Yakup içeri girmedi. Elleri cebinde, kapının pervazına yaslanmış, nöbet tutan yorgun bir asker gibi koridorda öylece dikiliyordu.
Koridorun sonundaki asansör tok bir çınlamayla açıldı. Faruk Girneli dışarı adım attığında, o katın sessizliği bile sanki esas duruşa geçmişti. Koyu renkli takım elbisesiyle hemşire bankosuna doğru tereddütsüz adımlarla yürüyordu. Onu gören Yakup, cebindeki ellerini hızla çıkarıp ceketinin önünü ilikleyerek öne atıldı:
- Efendim, buraya kadar gelmeniz büyük nezaket… Teşekkür ede–
Faruk elini hafifçe kaldırarak cümleyi havada kesti. Başını koridora, Yunus'un odasına doğru çevirip gözleriyle işaret etti:
- İçerde mi?
- Evet, tetkikleri yapılıyor.
Faruk başını ağır ağır salladı. Yakup'a bakmadan koridorun sonundaki devasa cam kenarına doğru yürüdü. Elleri arkasında kenetli, bir süre Ankara trafiğini izledi. Sonra başını yarım çevirerek, o tok ve itiraz kabul etmeyen sesiyle emretti:
- Anlat! – dedi. En baştan.
Yakup yutkundu; kelimeleri boğazına dizerek kısa, net ve eksiksiz anlattı. Masrati’yi, Bashir’in çektiği bıçağı, o karanlık koridoru... Faruk’un yüz kasları oynamadı ama şehre bakan gözleri kısıldı, çene kemiği derisinin altında belirgin bir şekilde seğirmeye başladı. Faruk’un yüzü değişmedi ama çenesi giderek sertleşti. Sesi buz gibiydi:
- İskân Bakanlığı ile görüştük. Sorumlular hak ettiği cezayı şu anda alıyorlar. Bana bir daha böyle bir şey yaşanmayacağını garanti ettiler.
Camdan yansıyan gözlerini doğrudan Yakup’a dikti:
- Çocuk ne durumda?
Yakup’un omuzları aniden düştü. Bakışlarını patronunun pahalı ayakkabılarına indirdi:
- Kalıcı bir şey yok. Ama…
- Ama?
- Gazi Üniversitesini kazanmıştı. Vaktinde Türkiye’ye dönemediği için kayıt dönemini kaçırdı.
Faruk’un kaşları derinden çatıldı. Olayın sadece bir asayiş sorunu değil, bir hayatın kırılma noktası olduğunu o an idrak etmiş gibiydi. Kısa, ağır bir sessizlik oldu. Faruk keskin, yargılayan bakışlarını Yakup'un yüzüne sapladı:
- Peki Yakup. Orada ne işi vardı?
Kısa bir sessizlik oldu. Yakup başını kaldıramadı. Verecek hiçbir cevabı yoktu.
Faruk cevabı beklemeden asansörü çağırma düğmesine bastı. Işık yanarken talimatlarını makineli tüfek gibi, tek bir nefeste sıraladı:
- Bir hafta izinlisin. Uçak biletin alındı.
Dönüşte tam koruma alacağına kişisel garanti veriyorum.
Projeyi bitirmek için sekiz ayın var.
Çocukla ilgili… Ilgaz Hoca’yı ara, selamımı söyle.
Bakalım elinden bir şey gelir mi?
Asansörün kapıları açıldı. Faruk içeri adım attı, kapılar kapanmak üzereyken son bir kez Yakup'a baktı:
- Sonra beni haberdar et.
Doktorlar, hemşireler Yunus’un etrafında pervane olmuşlardı. Tahliller, tetkikler, testler emin ellerde olduğu belliydi. İki gün boyunca hastane odası Yunus için lüks bir hapishaneye döndü. Doktorların Libya’dakilerden farklı bir tespiti yoktu:
- Bıçak diyaframı sıyırmış… şanslıymış.
Bir süre ağır hareket yasak.
Psikolojik olarak da zorlanabilir.
Ama asıl darbe, Yakup'un çaresizce boynunu bükerek verdiği haberle gelmişti: Ilgaz Hoca hiçbir şey yapamamıştı. YÖK izin vermiyordu. Kayıt hakkı kesin olarak iptal edilmişti. Yunus’un geleceğe dair kurduğu tüm köprüler, o çöldeki kanlı toprağa gömülüp kalmıştı. Yardımcısı kanalıyla Faruk Girneli’ye haber verildi.
Hastaneden taburcu olacakları sabah, odaya aynı fabrikadan çıkmış gibi duran lacivert takım elbiseli iki adam girdi. Yakup, yatağın kenarında oturan Yunus’a doğru eğilip fısıldadı:
- Şirketin hukuk ve İK departmanından...
Adamlardan biri yatağın ayakucuna geçti. Sesi kadife gibi yumuşak ama bir o kadar da mekanikti:
- Tekrar geçmiş olsun Yunus Bey. Yaşanan bu talihsiz olay için yönetim kurulu adına son derece üzgünüz.
Yunus cevap vermedi. Bakışları adamın yüzünü delip geçiyor, arkasındaki duvara çarpıyordu. Adam hafifçe boğazını temizleyip devam etti:
- Libya’daki proje, iki ülke arasında devlet destekli bir altyapı işi. Takdir edersiniz ki konunun... diplomatik bir boyutu var. Biz şirket olarak, bu olayın basında büyümesini veya farklı yerlere çekilmesini istemiyoruz.
Adam cümlesini bilinçli bir es vererek böldü. Ses tonu artık daha "iş" odaklıydı:
- Ayrıca Yakup Bey’in anlattıklarından sonra, bu iş kazasının sorumluluğunu şirket olarak tamamen üzerimize alıyoruz.
İş kazası.
Bashir’in gözlerindeki o vahşi cinnet, karnına saplanan yirmi santimlik çelik... Takım elbiseli bu adamlar için sadece bir 'iş kazası'ydı. Yunus hâlâ sessizdi. Yüzünde ne bir öfke ne de bir rıza vardı; sadece derin, karanlık bir boşluk.
Diğer adam, Yunus'un bu ağır sessizliğini tecrübeli bir satıcının pazarlık taktiği sanarak hafifçe öne eğildi. Teklifi tatlandırmak zorundaydı:
- Bu nedenle... Yönetim kurulunun size özel bir teklifi var. Yurt dışı operasyonlarımız için İstanbul merkezli bir Ekip Koordinasyon Sorumlusu arıyoruz. Saha ve ofis birlikte... Sizin Libya tecrübeniz, bu pozisyon için avantaj sağlıyor.
Yunus başını kaldırdı. Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Yunus'un suskunluğu, adamların kravatlarını düzeltmelerine, birbirlerine tedirgin bakışlar atmalarına neden oluyordu. Adam yutkunarak paketi büyüttü:
- İstanbul’da şirket lojmanında konaklama desteği. Yüksek bir net maaş. Ve elbette kapsamlı özel sağlık sigortası. İyileşme süreciniz bitince hemen başlayabilirsiniz.
Yunus gözlerini yavaşça kapattı. Kasabaya dönebilir miydi? Annesine ne derdi? Karnındaki yara sızlamıyordu ama görünmez dikişlerin ruhunu paramparça ettiğini hissediyordu. Bir seçeneği var mıydı? Üniversite kapıları yüzüne kapanmıştı. Elinde sıfırla, o bıçak yarasıyla kalakalmıştı.
Gözlerini açıp kapının yanında duran dayısına baktı. Yakup başını öne doğru eğerek "Kabul et" dercesine onay verdi. Bakışlarıysa ısrar ediyordu.
Yunus, yatağın kenarındaki çarşafı sıkan parmaklarını yavaşça gevşetti. Sesinde hiçbir yaşam belirtisi yoktu.
- Tamam – dedi. Sözleşmeyi gönderin.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Libya’daki tozlu, kan kokan çöl atmosferinden Ankara’nın temiz ve soğuk lüks koridorlarına yapılan geçiş tezatı çok güçlü kurulmuş. Çöl güneşinin , floresanın cızırtısı, antiseptik ve eski kan kokusuyla okur sadece görsele değil, sahnenin kokusuna ve sesine de doğrudan maruz kalıyor. Masrati’nin tehditkar sakinliği, Yakup’un çaresizliği ve doktorun yarım yamalak diliyle verdiği panik havası diyalogların ve karakterlerin otantikliğini muazzam yansıtıyor. Ancak hikayenin en vurucu yeri kesinlikle sistemik soğukluğun hissettirildiği an: Bir gencin bıçak yarası geleceğini etkilemesi çok etkileyici. Tamam kabullenişi bazen koca bir kayıp olabiliyor. tebrik ediyorum devamını merakla bekliyorum
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.