O sabah Levent'e doğru yürürken adımları daha sağlamdı. Yavuz’un varlığı, bu koca şehirde yere basan tek gerçek çıpasıydı. Son iş günü olmasının verdiği cılız bir rahatlama vardı içinde; hafta sonu o kanepede oturup doya doya hasret giderebilirlerdi.
Öğleden sonra aniden büyük toplantı odasına çağrıldı. Kapıdan girdiğinde, binadaki neredeyse tüm yönetim ekibinin orada olduğunu gördü. Hava elektrikliydi. Bahar yanından geçerken göz kırpıp fısıldadı: “Kutlama var.”
Biraz sonra kapı açıldı ve Faruk Girneli, o alışıldık dik duruşu ve mağrur gülümsemesiyle içeri girdi. Masanın başına geçip ellerini masaya dayadı. Sesinde zafer tınısı vardı:
- Arkadaşlar, bazılarınızın haberi var. Duyuruyu ben yapmak istedim. Bu sabah itibariyle nihai imzalar atılmış, Dubai projesi kesinleşmiştir. Bürokratik işlemlerin tamamlanmasının ardından ilk kazmayı vuracağız. O günün gelmesine tahmini on ayımız var. Bu süreçte her birinizden tüm dikkatini bu projeye yöneltmesini ve sorunsuz bir başlangıç için tüm hazırlıkların yapılmış olmasını bekliyorum.
Odada alkış tufanı koptu. İnsanlar birbirine sarılıyor, omuzlarına vuruyordu. Yunus, bu coşku selinin ortasında dimdik ve donuk duruyordu. Kafasının içindeki o kimyasal sessizlikte, etrafındaki alkışlar sadece boğuk birer el çırpmasından ibaretti.
Faruk Bey elini kaldırıp kalabalığı susturdu. Gözleri parlıyordu.
- Bahar Hanım. Pasta da getirmemişsin. Böyle kuru kuruya kutlama olmaz.
Salonda bir kahkaha dalgası yükseldi.
- Conrad Otel’in Müdürünü arayıp selamımı iletin. Önümüzdeki hafta balo salonunu bize ayırsın. Tüm genel müdürlük personeli gelecek, mazeret yok. Hazırlık yapsınlar.
Odadaki heyecan bir kat daha artarken, Faruk iki elini birden kaldırıp dramatik bir es verdi:
- Bir de... Yönetim Kurulumuzdan bir mesaj getirdim. Ekibin bu güne kadarki çabası için, tüm personele bir tam maaş ikramiye. Öğleden sonra hesaplarınıza geçmiş olacak.
Bu haberle oda tamamen coşkuya teslim oldu. Islık çalanlar, Faruk Bey’e doğru hamle yapıp elini sıkanlar... Herkes havada uçuşan paranın, terfiinin, lüks otellerin sarhoşluğu içindeydi. Yunus ise sadece orada duruyordu. Ne sevinç ne heyecan ne de geleceğe dair bir umut kırıntısı hissetti. Cebine girecek para bile zihninde bir sayıdan öteye geçemiyordu.
- Yunus Bey!
Olduğu yerde durup geriye döndü. Faruk Girneli kalabalığın içinden onu izliyordu.
- Odamda bekleyin beni.
Yunus hafifçe başını eğdi. Faruk’un bu en görkemli anda, o kalabalığın içinden sadece Yunus’u, hem de o en üst kata, "Kutsal Zirve"ye çağırması odadaki birçok gözden kaçmadı. Fısıltılar yeniden başlamıştı bile.
Yunus kapıya çıktığında Faruk’un özel sekreteriyle göz göze geldi. Kadının bakışları, tıpkı Yunus’unki gibiydi; donuk, profesyonel, tamamen duygusuz. Kadın tek kelime etmeden bir adım öne geçti, Yunus onu takip etti.
Asansör yirmi birinci katta durduğunda, çelik kapılar yağ gibi kayarak, en ufak bir ses çıkarmadan açıldı. Koridor, adım seslerini tamamen yutan, çok kalın, koyu renkli ve sert bir halıyla kaplıydı. Dış dünyanın, aşağıdaki coşkunun bütün sesleri kesilmişti. Sekreter önden gidiyordu. Ayak bilekleri dik, adımları bir metronom gibi ölçülüydü; ne hızlanıyor, ne yavaşlıyordu. Yunus da onun ritmine uyarak, o sessiz koridorun sonundaki büyük kapıya doğru yürümeye başladı.
Yirmi birinci katın duvarları griydi. Temiz, pürüzsüz ama morg kadar soğuk. Hiçbir yerde bir tablo, bir şirket sloganı ya da kurumsal bir afiş yoktu. Tavandaki gömme ışıklar gün ışığını taklit ediyordu ama ruhsuz, sentetik bir parlaklıkları vardı. Bu katta zaman algısı yoktu; sabahla gece birbirine karışmıştı. Koridor uzun ve boştu, tek tük kapıların hiçbirinin üzerinde isim yazmıyordu. Sadece güç vardı.
Koridorun sonundaki yekpare, mat cam kapının ardı görünmüyordu. İçeri girdiğinde Faruk Girneli’nin odasının devasa büyüklüğü karşısında yutkundu; ancak oda tuhaf bir şekilde boş hissettiriyordu. Koyu renkli, ceviz, devasa ama gösterişsiz bir masa dışında neredeyse hiç mobilya yoktu. Masanın üzerinde tek bir dosya altlığı ve metal bir dolmakalem duruyordu. Ne geçen zamanı hatırlatan bir saat, ne bir aile fotoğrafı, ne diploma ne de bir plaket... Dünyevi hiçbir bağ yoktu. Odanın boydan boya cam olan duvarından Boğaz’ın kurşuni suları görünüyordu. Aşağıdaki insanlar, bu yükseklikten bakıldığında seçilemeyen, ezilmeye mahkûm birer böcek sürüsü gibiydi.
Faruk içeri girdiğinde Yunus ayaktaydı. Faruk, yüzünde o alışıldık ifadesizlikle, eliyle deri koltuğu işaret etti. Hiç lafı dolandırmadan, ameliyata giren bir cerrah gibi doğrudan konuya girdi:
- Beklediğimden çok daha olgun çıktın Yunus. Bunu takdir ettim. Seni biraz kaba ve soğuk bulanlar var ama bulunduğun pozisyonda bu iyi bir şey. Eğitimin iyi gidiyormuş. Önümüzdeki ay sahaya da çıkmaya başlayacaksın. Seni önce Taşkent’e göndereceğim.
Yunus tepkisizdi. Sadece bakıyor ve dinliyordu. Faruk’un kelimeleri kestirmeden ve kısa cümlelerle kurması, ilaçlar yüzünden yavaşlayan zihni için bir lütuftu. Uzun cümlelerin sonunu getirmekte zaten zorlanıyordu. Faruk bir cevap beklemeden asıl emri verdi:
- Dubai projesini Yakup yönetecek. Bu bilginin şimdilik yayılmasını istemiyorum. Onun eli kolu, benim ise gözüm kulağım olacaksın. Uyumlu çalışacağınızdan eminim. 1.200 kişilik ekibi kurarken dikkatli olmalısın. Tek bir hata istemiyorum. Yarından itibaren Şebnem Hanım özel asistanın olarak göreve başlayacak. Hızlı olun ama aceleci olmayın.
Toplantı bittiğinde sekreter kapıda bekliyordu. Asansörü çağırdı ama Yunus’la birlikte binmedi. On üçüncü kata, kendi dünyasına indiğinde Şebnem kapıdaydı. "Yunus Bey," dedi hafifçe başını eğip, dudaklarının kenarıyla tebessüm ederek. "Yeni odam hemen yanınızda." Yunus sadece başını eğdi, o mermer maskesini bozup gülümsemedi. Odasına girdiğinde, duvardaki ahşap rafların önünde durdu. Gözleri üzerinde "DUBAİ" yazan boş rafa takıldı. Yakup'un projesi. Yakup’a yardımcı olması ama kendi dayısını denetlemesi isteniyordu. Hiçbir şey hissetmedi. Yan tarafa geçip "TAŞKENT" klasörlerinden birini önüne çekti.
Akşam lojmana döndüğünde Yavuz kapının önünde volta atıyordu:
- Nerdesin oğlum yaa. Patladım sıkıntıdan.
- Gelseydin ya yanıma, demiştim sana.
- Yok be abi. Uymadı orası bana.
Yavuz, İstanbul’u sadece Yeşilçam filmlerinden biliyordu. Hafta sonunu sokaklarda geçirdiler. Eminönü’nün balık kokulu karmaşası, Kız Kulesi, İstiklal Caddesi, Sultanahmet... Yunus’un adımları hâlâ ölçülü ve kontrollüydü ama ilk günlerindeki o bataklıkta yürüme hissi hafiflemişti. Karaköy’de denize sıfır, küçük tabureli bir çay bahçesine oturdular.
Yavuz bir tuhaftı. Denizi yarıp geçen vapurları sayıyor, garsonla gereksiz yere uzun uzun muhabbet ediyor, sahte bir coşkuyla bağırıyordu:
- Burda yaşanır ha!
Nefes almadan, telaşla konuşuyordu Yavuz. Yunus ne zaman derin bir nefes alıp geçmişe dair bir soru soracak olsa, Yavuz hemen lafı ağzına tıkıyor, rüzgârın yönünden, martılardan, ustasından, barınaktaki köpeklerden bahsediyordu. Dıdının dıdısını anlatıyordu ama kasabanın en önemli ismini, Yasemin’i hiç ağzına almıyordu.
Pazar akşamı eve döndüklerinde Yunus sükûnetle mutfağa geçti. Akşam ilaçlarını yuttu. İki ağır hapı susuz bir şekilde, tek seferde midesine indirdi. Salona dönüp koltuğa oturduğunda, kanepede bağdaş kurmuş, bütün gün yürümekten ağrıyan tabanlarını sıvazlayan Yavuz’a doğrudan baktı:
- Yasemin?
Sesi boş bir kuyu gibi derindi. Yavuz’un elleri ayaklarında donakaldı. Omuzlarını silkti, gözlerini kaçırdı.
- Bırak abi Yasemin’i ya. Canı cehenneme…
Yavuz’un dudaklarının ucuna kadar zehir gibi bir küfür geldi, yutkundu. Yunus üsteledi:
- Görmedin mi hiç?
Yavuz aniden sertleşti. Sesi çatallaşmıştı:
- Görmedim… Umrumda da değil.
Gece bitmiş, yeni hafta başlamıştı. Pazartesi sabahı gözlerini açtığında, Yunus bir tuhaflık hissetti. Doktorun isteğiyle tuttuğu o kapaklı ajanda yastığının hemen yanındaydı. Oysa onu gece komodinin üzerine bıraktığına emindi. İçindeki kalemin potluk yaptığı sayfayı açtığında, kalemin kâğıdı yırtarcasına bastırarak yazdığı, o büyük harfleri gördü:
YASEMİN, NEDEN?
Bunu ne zaman yazmıştı? Elleri titremeye başladı, nefesi hızlandı. Gözleri buğulandı. İlaçlarını almak için sarsak adımlarla mutfağa geçerken Yavuz arkasından geldi. Göz altları torbalanmıştı, uyumadığı belliydi.
- Abi... Gece nereye gittin sen?
Yunus anlamaz gözlerle ona baktı. Cam gibiydi bakışları. Yavuz yutkundu.
- Gece dış kapı kapandı. Uyandım, baktım yatağında yoktun.
Yunus’un zihninde devasa, simsiyah bir boşluk vardı. Geceye dair ne bir ses ne bir görüntü… Hiçbir şey hatırlamıyordu. Paniğini gizlemek için refleksle bir yalan uydurdu:
- Sigara... Sigaram bitmişti, daraldım.
Yavuz’un gözleri kısıldı.
- Aldın mı bari?
- Yok. Kapalıydı büfeler.
- Haaa...
Yavuz, inanmamıştı:
- Neyse, çıkayım ben de. Benim de sigaram bitmiş.
Kâbus geri dönmüştü. İlaçlara rağmen zihni ona ihanet ediyordu. Doktor Burak'ın sesi kulaklarında yankılanıyordu: "Kontrol edilemezse..." Deliriyor muydu?
Ofise adım attığı an telefonlar susmamaya başladı. Neredeyse tüm mühendislerden onay ve görüşme talepleri yağıyordu. Zihni zonklarken kapı aralandı. Şebnem elinde ince belli bir bardak demli çayla içeri süzüldü. Eğilip çayı masaya bırakırken, gömleğinin açık yakasından süzülen derin dekoltesi doğrudan Yunus'un görüş açısına girdi. Göz göze geldiler. Kadının bakışlarında, Yasemin’de hiç görmediği tehlikeli bir işve vardı. Yunus irkilerek geriye yaslandı. Masanın altından kendi bacağını acıyla çimdikledi. Hayal mi görüyorum? Bu kadın gerçekten bana mı bakıyor, yoksa zihnim bana oyun mu oynuyor? Faruk mu deniyor beni?
Bu şüpheler ve zihinsel bulanıklıkla geçen ağır mesainin ardından, akşam eve döner dönmez kapıyı kilitledi. Ceketini fırlatıp Yavuz’un karşısına dikildi. Çaresizlik ve öfke birbirine karışmıştı.
- Nasıl görmedin oğlum!
Sesi nihayet yükseldi.
- El kadar kasaba lan orası! Adım atsan birine çarpıyorsun. Tuncay ne âlemde? Kardeşim dediğim adamı da mı görmedin ulan?
Yavuz’un direnişi kırıldı. Derin, ciğerlerini yırtan bir "Offff!" çekti. Omuzları çöktü. Yunus’u kollarından tutup zorla karşısındaki koltuğa oturttu.
- Yoktun abi... Ben... Ben engel olamadım. Benim bile haberim olmadı yemin ederim.
- Neye engel olamadın? Eeee? Söyle!
Yavuz, babasından tokat yiyeceğini anlayan çaresiz bir çocuk gibi başını önüne eğdi. Gözlerini halının desenlerine dikti.
- İki ay önce... İlçeye gidip gizlice nikâh kıymışlar. Ne düğün, ne dernek...
- NE!
Yunus’un beyninin içinde bir bomba patladı. Salonun duvarları önce üzerine doğru kapandı, sonra hızla geriye çekildi. Zaman dondu. Evdeki buzdolabının uğultusu, dışarıdan geçen arabaların sesi bıçak gibi kesildi. Sonsuz, zifiri bir karanlık gelip boğazına sarıldı. İlaçların ördüğü o kalın kimyasal zırh, bu ihanetin büyüklüğü karşısında kâğıt gibi yırtılmıştı.
Ayağa fırladı. Gidip Yavuz’un yakasına yapıştı, onu sarsmaya başladı.
- Ne diyorsun sen? Yavuz! Ne diyorsun lan sen! Tuncay'la Yasemin mi?
Yavuz ellerini kaldırıp kendini korumaya bile yeltenmedi.
- Çok geç haberim oldu abi — diye fısıldadı ağlamaklı bir sesle — Nikâhtan hemen sonra da basıp gitmişler kasabadan. İzleri yok.
Yunus’un elleri gevşedi. Yakasını bıraktığı Yavuz koltuğa yığılırken, Yunus da geri geri gidip kendi tekli koltuğuna çöktü. Yavuz mutfağa koşup titreyen ellerle bir bardak su ve akşam haplarını getirdi. Bir yandan da çocukça izahatlar yapmaya, suçluluk duygusunu hafifletmeye çalışıyordu:
- Varmış abi demek ki aralarında bir şeyler... İkimiz de körmüşüz, anlamamışız. Senin gidişini fırsat bildiler belli ki...
Aldığı o ağır dozlu ilaçlara rağmen, şu an kemiklerinin içindeki iliği bile sızlatan, insanüstü bir acı bütün bedenine yayılıyordu. Önce parmakları kasılıp pençe şeklini aldı. Sonra şakaklarına, beyninin tam içine buz gibi soğuk, paslı bir demir çivi çakıldığını hissetti. Gözleri istemsizce yukarı, tavandaki alçı lekelerine kilitlendi. Nefes alamıyordu.
Yavuz’un sesi suyun altından geliyormuş gibi boğuk ve yankılıydı. "Belliydi..." diyordu içeride bir ses. "En başından belliydi." Yasemin’in o son aylardaki tüm o saçma sapan gelgitleri, nedensiz öfke nöbetleri bir yapboz gibi yerine oturdu kafasının içinde. Ona “Lanet olsun sana!” diye bağırırkenki yüz ifadesi... “Yıkıl karşımdan!” derkenki gözleri... Aslında ona değil, kendi vicdan azabına bağırıyordu.
Bedeni bu ihanetin yükünü kaldıramadı. Yavuz dehşet içinde arkasından sesleniyordu ama Yunus duymadı. Yatağın kenarına kadar sürüklendi, tutunup kalkmaya çalıştı. Tam o esnada kalbine saplanan o derin, karanlık sancıyla birlikte gözleri geriye kaydı ve yatağın dibinde, iki büklüm bir hâlde kıvranırken bilincini kaybetti.
Dört günün sonunda Yavuz için gitme vakti gelmişti. Yunus, kimyasal bir sükûnetin ardına saklansa da içindeki o cılız sesin paniğiyle dostunun kolunu tuttu.
- Gitme...
Yavuz mahcup bir şekilde gülümsedi.
Abi, anam var. Ustam da yalnız koca atölyede. Hem sen de yakında gidecekmişsin. Kaçar kaçar gelirim ben yine. Yalnız bırakmam seni, merak etme.
Doğruydu. İkisinin de yolları çoktan ayrılmıştı. Esenler Otogarı’nda, otobüsün merdivenlerindeyken dostuna sıkıca sarıldı Yunus. Yavuz’un ceketinin cebine, ona hissettirmeden bir tomar para sokuşturdu. Otobüs perondan çıkıp egzoz dumanları arasında kaybolduğunda, ciğerlerine derin bir İstanbul havası çekti. Artık tamamen yalnızdı.
Cuma akşamı, maskesini kuşanma vaktiydi. Lüks bir erkek kuaförüne gidip saçlarını kısalttı, usturayla sakal tıraşı oldu. Kuaför, elindeki iple yanaklarındaki o ince, yorgunluk tüylerini alırken aynadaki adama baktı. O adam Libya'da çölde kan kaybeden genç değildi artık. Eve dönüşte butik bir mağazadan, ağır, odunsu kokan pahalı bir parfüm aldı. Lacivert takım elbisesini giydi, kravatının düğümünü boğazını sıkacak kadar daralttı. Aynada kendine son bir kez baktı. "Tamamdır," dedi fısıltıyla.
Otel’in döner kapısından içeri girdiğinde, bir eli cebindeydi. Balo salonuna adım atar atmaz, şirketin devasa büyüklüğü üzerine bir çığ gibi çöktü. Tanıdığı üç beş yüzün yanında, tanımadığı yüzlerce insan vardı. Tüm erkekler şık, tüm bayanlar alımlı, insanlar rahat, yüksek sesliydi.
Şebnem kalabalığın içinden sıyrılıp, fazla samimi bir tavırla koluna girdiğinde Yunus irkildi. Şebnem başını hafifçe eğip, alttan bir bakış atarak kıkırdadı:
- Gelmezsiniz diye çekinmiştim... Çok yakışıklı olmuşsunuz Yunus Bey. Parfümünüz de harika…
“Siz de çok hoş görünüyorsunuz.” deyip kaçtı yanından. Bir kadeh portakal suyu alıp sütunlardan birinin gölgesine sığındı. Yalnız kalmak istiyordu ama mühendisler yakasını bırakmıyordu. Tanımadıkları gelip kendini tanıtıyor, tanıdıkları ise samimiyet kurmaya çalışıyordu. Yunus bunalıyordu. Işıklar fazla parlak, kahkahalar çok netti. Ağzı uyuşuyordu.
Arkası kendisine dönük her kadının Yasemin’e benzediğini fark etti. Yazlık sinemada, o tahta sandalyelerin arasında onu arar gibi kalabalığın arasında onu aradı gözleri.
İlaçların saati geçiyordu; çenesinin kasıldığını, ağzının içinin karıncalandığını hissediyordu. Nefes alamadığını fark edince salonun kapısına doğru hamle yaptı. Tam çıkarken Şebnem yine önünü kesti.
- Faruk Bey gelir birazdan. Ayrılmayın isterseniz?
- Çatıdaki bara çıkacağım.
- Size katılabilir miyim?
- Yok, teşekkür ederim. Birazdan gelirim zaten.
Şansına asansör boştu. Kapılar kapanır kapanmaz titreyen elleriyle cebindeki iki hapı çıkardı. Su yoktu. İkisini birden ağzına atıp yutkundu. İlaçlar boğazına zımpara gibi sürtünerek indi, midesine oturup kaldı.
Çatıya çıktığında bara geçip barmenin önündeki tabureye oturdu, bir portakal suyu istedi. Burası aşağıdaki cehennemden farksızdı ama en azından sessizdi.
Loş ışıklarla aydınlatılmış, ağır caz melodilerinin yankılandığı bir mekândı burası. Kristal avizelerin titrek ışıkları içkilerin buzunda kırılıyor, Yunus, dalgın gözlerle bardağın içindeki yansımasına bakıyordu. Omuzları düşük, çevresinde kimseyle göz teması kurmuyor, yüzünde derin düşüncelerin bıraktığı o ifade, sorguluyordu. “Ben buraya ait değilim”
Barın içi kalabalık değildi. Her masada kendi sessiz hikâyesiyle meşgul fısıldayan insanlar. Derinden gelen bir saksafon sesi, birkaç bayat kahkaha, bardakları silip yerine dizen barmen.
En alt katta bir genç, balo salonundaki kalabalığın arasında bakınıyorken, en yukarıda barın kapısından bir kadın içeri girdi. Simsiyah, vücuduna oturan, ipek gibi kaygan bir elbise. Göğüs dekoltesi dikkat çekici, ucuz değil, davetkâr. Eteğinin yırtmacı yanda ve neredeyse kalçasına kadar çıkıyor. Beliyse ince. Koyu kestane rengi saçları dalgalı ve ensesinden aşağı bırakılmış. Yüksek topuklarının ahşap zemindeki sesi ritmik, caz müziğiyle dans eder gibi. Parfümü kendisinden önce varıyor: vanilya, tütün ve bir parça yasemin…
Hafifçe yürürken gözleriyle barı taradı sonra gelip Yunus’un yanındaki tabureye oturdu. Bacak bacak üstüne attığında yırtmaç açıldı, düzgün ve uzun bacakları ortaya çıktı. Başını yana eğip “Merhaba” dedi kadın. Yunus derin bir nefes alıp elini bardağın etrafında gezdirdi. Yumuşak ve kendinden emin bir sesle konuşuyordu kadın:
- Bu şehirde yalnız içen erkekler unutmak ister… ya da birinin unutturmasını.
Yunus cevap vermedi. Başını kaldırmadan bardağından bir yudum aldı.
- Yalnızlığın sesini bilirim. Bazen … bir geceliğine susturmak iyi gelir.
Yunus başını çevirip kadına baktı. Sesi yorgun ve kırıcı tınladı:
- Ben alışkınım.
- Belki ben değilimdir. En azından beraber bir şeyler içsek?
Sıcak ama hesaplıydı kadının sesi. Yunus başını eğdi “Peki,” dedi. Kadın barmene göz kırptı, barmen gülümsedi.
- The Last Word, değil mi?
Yunus’a iyice yanaştı kadın. Kuş kafese girmişti. O sırada balo salonuna ait olmadığı çok belli gencin yanına yanaştı Şebnem:
- Bu özel bir toplantı. Kime bakmıştınız?
- Şey… Yunus… Burada olduğunu söylediler.
- Arkadaşı mısınız?
- Evet.
- Şu anda çatı barında kendisi, birazdan burada olur.
- Ah! Teşekkür ederim.
Barmen her akşam yaptığı gibi ölçüyü ayarladı. Kadının bardağında hiç cin yok, erkeğinki ise bol cinli. Bardakları hazırladı, önlerine koydu. Yeşilin, sarının ve beyazın birbirine karıştığı bardağa Yunus daha elini değdirmeden genzi yanmıştı. Kadın bardağı Yunus’un önüne itti:
- Tekte içilir – dedi. Hadi, şerefe…
Yunus düşünmedi. Bardağı aldı, cam soğuktu. Parmakları hafif titredi ama üşümüyordu. Sonra kadına bakıp tek hamlede dikti. Boğazından inerken keskin bir yanma oldu. Midesi bir an kasıldı. Nefesi daraldı. Bardağı tezgâha bıraktığında ses kulağında çınladı.
İlk gelen boşluk oldu. Sanki barın içi bir adım geri çekildi. Çevredeki ışıklar parlaklaştı sonra bulandı. Saksafonun sesi uzadı, notalar birbirlerine girdi. Kadının sesi gecikmeli geliyordu artık. Dudaklarını kulağına dayamış fısıldıyordu:
- Odamıza geçelim mi?
Yunus cevap verecekken kelimeler ağzında kalınlaştı. Dili ağzına büyük gelmiş gibiydi. Kalbi hızlandı, göğsünde değil boğazında atıyordu sanki. Ayağa kalkan kadınla birlikte kalktı. Ayaklarını yere bastığını biliyordu ama zemin eğikti, sallanıyormuş gibi. Düşmekten korkup kolunu kadının omzuna koydu. Kadın cilveli, daha da yakınlaştı.
Gözbebekleri büyüdü, bir hayale takıldı gözü. Oradaydı işte. Yıllar boyu koruyup kolladığı, insan yerine koyduğu, babasının katili şerefsiz Enver’in şerefsiz oğlu. Omuzları gerildi. Kalbi bir anlığına durdu, sonra çılgınca çarpmaya başladı. Tuncay, şaşkın gözlerle önce kadına, sonra sendeleyen Yunus’a bakıyordu. Öfke geldi, sıcak, ani, kontrolsüz. Yumruklarını sıktı, yüzü gerildi. Hayal, burnunun dibine kadar geldi, “Yunus!” dedi, “Buldum seni”.
Kadının avını kaçırmaya hiç niyeti yoktu:
- Müsaade eder misiniz beyefendi. Özel bir görüşme yapıyoruz biz.
Barmen araya girdi eliyle kadına küçük bir işaret yaptı.
Yunus’un ensesinden soğuk terler boşanıyordu. Gözleri kanlanmıştı. Birden kolunu uzatıp kadını kenara itti ve Tuncay’ın yakasına yapıştı. Ardından, içindeki tüm yıpranmışlığın, Libya çöllerindeki acının, Yasemin’in ihanetinin öfkesiyle Tuncay’ın yüzüne ölümcül bir yumruk indirdi. Tuncay aldığı darbeyle geriye savrulup masalardan birine çarparak yere yığıldı. Kaşı anında yarılmış, yüzüne kan inmişti. Dehşet dolu gözlerle Yunus’a baktı.
- Abi dur! Delirdin mi! Konuşmamız lazım!
Barmen araya girmeye çalıştı ama Yunus vahşi bir hayvan gibiydi. Elinden kurtulup yerdeki Tuncay’ın karın boşluğuna dizini geçirdi.
- Lan! Lan topaaaaal. Öldüreceğim ulan seni.
Saksafon sesi bıçak gibi kesildi. Kadın saniyeler içinde gölgelere karışıp yok olmuştu. Kapıdaki yarı dev bodyguard ve barmen aynı anda Yunus’un üzerine çullandı. Onu kollarından kavrayıp hızla geriye çektiler. Tuncay yerde iki büklüm, kan tükürüyordu. Köşedeki masadan kalkan iki adam onu alelacele doğrulttu. “Kaç birader” diye fısıldadı biri.
Yunus, iki adamın kollarında çırpınırken ağzından köpükler saçarak bağırıyordu. Tuncay yüzündeki kanı silerken gözlerindeki o eski dostluk yerini derin bir kine bıraktı. Kaşı yarılmıştı, “Peki!” dedi, “Öyle olsun”. Açılan asansöre kendini zor atıp gözden kayboldu.
Yunus asansör kapısına bakakaldı. Bedeni titriyor, ciğerleri körük gibi inip kalkıyordu. Dişlerini öyle bir sıktı ki çenesinden bir çatırtı geldi. Sonra, ilaçların ve alkolün beynine indirdiği o son balyozla birlikte başı öne düştü. Dizlerinin bağı tamamen çözüldü. Barmenin tek işaretiyle saksafon yeniden çalmaya başladı, kaldığı yerden. Bodyguard arkasından kavradı. Otel bu tür şeyleri gürültüyle çözmezdi. Barmen, bar taburesine yığılan Yunus'a sakin adımlarla yaklaştı.
- Tamam beyefendi. Birazdan daha iyi olacaksınız.
Yunus cevap vermedi. Midesi bulandı. Bir öğürme geldi ama kusamadı. Vücudu ne yapacağını bilmiyordu.
Barın arkasındaki gizli personel asansörü sessizce açıldı. Beyaz önlüklü iki otel görevlisi, ellerinde tekerlekli bir sandalyeyle içeri girdi. Yunus’u tıpkı bir çuval gibi sandalyeye oturttular. Başı yana düşünce, barmen elini Yunus'un ensesine koyup onu dikleştirdi. Tam o esnada diğer eliyle Yunus’un ceketinin iç cebindeki cüzdanı çekti, içindeki tüm parayı ustaca boşalttı ve cüzdanı aynı sessizlikle yerine koydu.
Ambulans, otelin arka servis girişine, çöp konteynerlerinin yanına yanaşmıştı. Tepe lambaları yanıyor ama sirenler kesinlikle çalmıyordu. Acil servisin o çiğ, beyaz floresan ışıkları Yunus’un kapanan göz kapaklarını delip geçiyordu. Tavan lambaları üstüne üstüne yürüyor gibiydi. Kulağında sadece hastane makinelerinin o ritmik bipleri vardı.
- Nefes al, bak bana!
diye bağırdı bir ses. Bir hemşire tansiyon manşonunu koluna acımasızca sararken, diğeri parmağına oksimetre taktı. Doktor, gözbebeklerine fener tutup başını iki yana salladı.
- Toksisite. Mideyi yıkayalım, hemen!
Yunus itiraz etmedi. Zaten edemezdi. O kalın, plastik hortum boğazından aşağı zorla itilirken gözlerinden istemsiz yaşlar süzüldü. Boğulduğunu sanarak panikledi, kolları kasıldı ama hemşire bileklerini sıkıca bastırdı. Dakikalarca süren o eziyetin ardından, hortumdan gelen sıvı berraklaştığında doktor derin bir nefes aldı.
- Geç kalınmamış. Muhtemelen alkolle etkileşen bir şey. Bilinci toparlar, müşahedeye alın.
Serumu bağladılar. Burnuna oksijen kanülü takıldı. Yunus’un kalbi yavaş yavaş normal ritmine dönerken zihni karanlığa gömüldü.
Sabah güneşi, acil servisin kirli perdesinin kenarından sızıyordu. Yunus gözlerini açtığında hissettiği ilk şey, kafatasının içinde çekiçle vuruluyormuş gibi atan o korkunç baş ağrısıydı. Sonra ağzındaki o zehir gibi kuruluk. Tavandaki lekelere boş boş baktı. Neden burada olduğuna, buraya nasıl geldiğine dair hiçbir fikri yoktu.
Doktor yatağın ayakucuna gelip elindeki dosyaya bakarak kısa ve net konuştu:
- Taburcu. Bir süre alkol yok.
Yunus sadece başını salladı. Hemşirenin uzattığı taburcu kâğıdını titreyen elleriyle imzalarken, zihninin derinliklerinden tek bir görüntü koptu geldi: Barın loş ışıkları, midesini yakan o içki ve Tuncay'ın kanayan yüzü. Kalemi bıraktı. Kaşlarını çattı. Bir süre o görüntüye tutunmaya çalıştı. Sonra yorgun omuzlarını silkip kendi kendine mırıldandı:
- Saçmalık!
Ceketini giydi, hastaneden çıktı. O gece, onun için, yaşanmamıştı.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
👏👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.