Rüstem, rendeyi tahtanın damarına göre çekti; hiç acele etmeden, bedeniyle bir bütün halinde. Ters damara vurursan lif kalkar, yüzey bozulur, geri dönüşü olmaz. Tıraş olmaktan keyif alan tahtanın o tok, hışırtılı sesini sevdi. Talaş, rende ağzından sarı bir ip gibi kıvrılıp yere düştü. Nasırlı avucuyla yokladı yüzeyi; pürüz kalmamıştı. Ağaçtan anlardı o, insandan değil. İnsan pürüzlüdür, hem de ne tarafa çekeceği belli olmayan ters damarlı bir kütük gibi; rendeye gelmez.
Atölye sabahları daha bir huzurludur. Henüz tenekede demlenen çay soğumamışken, tutkallar kutunun kenarında kabuk bağlamadan, keser duvarda asılıyken. Tezgâhın üstünde yarım bir ceviz kapak duruyordu; zıvanası açılmış, geçmesi bekleniyordu. Çıraklıkta kalfasından öğrendiği gibi: Önce prova, sonra sıkma. Hayatta da öyle olsaydı keşke; önce bir denesen sonra bağlasan.
Atölyede karşılardı doğan güneşi. Kızı doğduğundan beri ev dar gelirdi Rüstem’e. Söylenmeyen, üstü örtülen bir şey dolaşırdı odalarda, kapı aralıklarından sızan bir eksiklik. Adını koymadı hiç, “oğlan” demedi. Demekle olmuyordu ki. Doğurmadı kadın bir daha, doğuramadı. Rüstem bu konuyu ne kahvede açtı ne evde dillendirdi. Marangozlukta bildiği bir şey vardı: Her şey tamir edilmez. Ya baştan yapacaksın ya kabul edeceksin, o kabullenmişti. Bazı boşluklar vardır; sonradan doldurulmaz, genişletilir.
Yavuz atölyeye ilk girdiğinde, Rüstem’in göğsündeki o boşluğun kenarları genişlemişti sanki. Elini nereye koyacağını bilmeyen, yaramaz mı yaramaz ama bakınca ne denmek istendiğini şıp diye anlayan bir çocuktu. Uçarıydı; “Tamam usta” der, sonra kendi bildiğini okurdu. Ama işi asla yarım bırakmazdı. Eğri kesse bile sabırla tekrar keser, Rüstem fireyi sineye çekerdi. Bir çocuğun değil, hırslı bir oğlanın inadını görürdü onda. Kızına duyduğu şefkatten o yumuşak şefkatten başka; daha sert, daha sessiz ama en az o kadar güçlü bir bağ.
Bazen planyanın başında yakalardı kendini; uzaktan Yavuz’un arkasından bakarken. Omuzlarına, dik duran sırtına, talaş tutmuş saçlarına. “Bir gün…” diye başlayan cümleler gelirdi aklına. Atölyeyi bırakmak, anahtarı uzatmak, “Ben başladım sen bitir” demek... Sonra hemen yutkunur, bastırırdı bu düşünceleri. İnsan umut etmeye alıştı mı, keseri hep ters taraftan vurur. Parça elinde kalır.
O sabah aralık kapıdan giren rüzgâr, atölyedeki ağır tutkal kokusunu dağıttı. Talaş yerde ufak girdaplar çizerek savruldu. Rüstem’in içinden tarifsiz bir darlık geçti. Yavuz’un son zamanlardaki karanlık hâli düştü aklına: Ağzını bıçak açmıyor, bakışı sertleşmiş, omuzları çökmüş… üzülmüş işte. Usta demek yarı baba demektir. Düşündü Rüstem, içi kanayan bir oğula ne denir? Nasıl sorulur?
Kapı gıcırdadı. Yavuz içeri girdi. Elleri ceplerinde, başı önünde, sanki Rüstem’eymiş gibi kırgınlığı:
- Günaydın usta.
Rüstem rendeyi yavaşça bıraktı, elini kirli önlüğüne sildi. “Neyin var oğlum. Otur hele,” diyemedi, “Günaydın” dedi. Kelime atölyenin içinde asılı kaldı, talaş gibi yere düşmedi, oturmadı bir yere.
- Geç kaldın yine…
İçinden kendi dilini ısırdı.
- Kusura bakma usta, kafam dağınık.
Yavuz, önlüğünü çividen alıp boynuna geçirdi. Tezgâha yanaştı. Rüstem, ceviz kapağı tezgâha tekrar yerleştirdi:
- Postaneye uğramıştım sabah. Sana da bir not varmış. Demediler nedir, uğrasın dediler.
Sonra arkasını döndü. Zıvanaya oturmadan sıkarsan ahşap çatırdar, patlar; bunu iyi bilirdi. Gözlüğünü burnunun ucuna indirip ceviz kapağın kenarına eğildi, gönyeyi eline aldı, ışığa tuttu.
Yavuz “Eyvallah” dedi, önlüğün kuşağını belinde bağladı. Sonra atölyenin arka tarafına, gölgelik yere geçti. Duvara yaslanmış, üst tablası sökülmüş eski bir büfe duruyordu. Karaağaç gövde. Çok sert, eskinin namuslu, zorlu işi. Rüstem bilerek yarım bırakmıştı, tek başına kaldırması zor, iki kişinin omuz vermesini isterdi.
Yavuz'un aklı o nottaydı. Anası da halasından döndüğüne göre, Yunus'tan başka kimsenin ona not bırakmayacağını biliyordu. Bir yanı hemen postaneye koşmak istedi. Dostunun sesini duymak, iyi olduğunu bilmek istedi. Gitmedi ayakları.
Yavuz planyayı aldı, bıçağın ağzını başparmağıyla kontrol etti. Karaağacın yüzeyine ilk çekişinde çıkan ses boğuk ve inatçıydı. İkincide biraz açıldı. Talaş, kalın ve huysuz şeritler halinde kıvrıldı, düştü. Omuzları gevşedi, sesi dinledi. Ölç. Çiz. Kes. Bir hata yaparsan baştan al. Karaağaç affetmez. İnsan da öyle. Ölç, çiz, kes. Çevir. Ölç. Çiz. Kes. Zihnindeki sesler atölyenin sesini bastırıyordu. Ölç, çiz, kes, ölç, çiz, kes, ölç, çiz, KEEESSSSS!
Gel de yüreğe anlat; Bağırıyor işte… Yavuz nefes nefese durdu. Aleti tezgâha sertçe bıraktı. Önlüğünü başından çekip çıkardı:
- Ben gideyim usta.
Rüstem gönyeden gözünü ayırmadı, parçalanmış ahşabın sesini duymamış gibi yaptı:
- Eyvallah.
Yavuz, "Selamünaleyküm," diyerek postaneden içeri girdiğinde başı hâlâ önündeydi. İçeride sırasını bekleyen, mektup yalayan, telgraf kâğıdı dolduran üç dört kişi vardı; hiçbirinin yüzüne bakmadı. Doğrudan ahşap bankoya yürüdü. İçerisi eski evrak, mühür mürekkebi ve nem kokuyordu:
- Abi, not varmış bana.
Camın arkasındaki memur, lastikle tutturulmuş küçük zarf destesini başparmağıyla taradı. İçlerinden birini çekip altındaki boşluktan Yavuz’a itti.
Yavuz bir dirseğini bankoya yaslayıp omuzdan memura hafifçe sırtını döndü. Zarfı yırtmadan, kenarından usulca açtı. İçinden çıkan kare kâğıtta İstanbul kodlu bir telefon numarası yazılıydı. Altında da “Beni ara - Yunus”.
Yavuz kâğıda uzun uzun baktı. Sevinmedi. Üzülmedi. Yüzündeki o donuk, sert ifade milim oynamadı ama çene kasları seğiriyordu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Tekrar memura döndü, cebinden çıkardığı buruşuk yüz bin lirayı uzattı:
- Abi, üç tane büyük jeton versene bana.
Dışarı çıkıp postanenin hemen yanındaki, üzeri küfürlerle kazınmış sarı ankesörlü telefona yürüdü. Gömleğinin üst cebindeki Samsun 216 paketini çıkardı. Sigaraya başlayalı henüz bir ay olmuştu. Bir dal çekip dudaklarının arasına yerleştirdi, çakmağı çaktı. İlk nefesi ciğerlerine öyle bir çekti ki ateş sigaranın yarısına kadar indi. Paketi ve çakmağı telefonun metal kasasının üzerine bıraktı.
Ahizeyi alıp kulağına dayadığında, mekanik ve aceleci bir çevir sesi geldi. Jetonlardan birini ince yarıktan içeri bıraktı. Para kutuya tok bir sesle düştüğünde, Yavuz numarayı çevirmeye başladı.
Telefon çalmaya başladı. Çok uzak, boğuk ve kısıktı karşıdaki ses. Hat yine kötüydü, belli.
Yavuz, ankesörlü telefonun bulunduğu dar kabinde sırtını sokağa döndü. Nuriye tam o sırada postane kapısından çıkacakken duraksadı, usulca tekrar içeri girdi. Ahizeden ardı ardına mekanik tıkırtılar geldi, hat bağlandı. Beklediği o tanıdık ses yerine, buz gibi, mesafeli bir kadın sesi doldu kulağına:
- Terraforce İnşaat, buyurun.
Yavuz duraksadı. Bulunduğu yerdeki gürültüden mi, yoksa duyduğu ismin yabancılığından mı bilemedi, ahizeyi kulağına daha da bastırıp bağırdı:
- Ne? Terafors mu?
- Evet, buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?
Yavuz yutkundu, boştaki eliyle telefonun metal kordonunu sıktı.
- Adım Yavuz. Yunus… Yunus Bozatlı ile görüşecektim.
Santral beklemeye aldı. Birkaç saniyelik boşluğun ardından, hatta bir tıkırtı koptu. Sonra o ses geldi. Ama Yunus gibi değil, sanki derin bir kuyunun dibinden, donuk, yavaş, pürüzsüz bir yankı gibi:
- Alo, Yavuz!
Yavuz’un içinde haftalardır, aylardır biriken o zehirli şüphe, yerini aniden dizginlenemez bir öfkeye bıraktı. Sesi gök gürültüsü gibi patladı kabinin içinde:
- Nerdesin lan sen!
Yunus’un sesi hiç dalgalanmadı, dümdüzdü:
- Yav bir dur. Celallenme hemen, çok şey oldu.
- Ne demek oğlum celallenme. Öldüm lan meraktan, öldürdün beni burda!
Araya ince bir cızırtı girdi. Yunus nefes aldı ama o nefeste bile bir ağırlık vardı.
- Haklısın – dedi. Bi dinle.
Yavuz dinlemiyordu, rahatlamamıştı. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu.
- Yahu yok oldun gittin. Arayan yok, soran yok. Kara haber tez ulaşır, ona bile razı bıraktın beni. Sen yoksun, ev boş. Sema Ana nerde, sen nerelerdesin?
- Anlatıcam, bi dur…
- Lan! Dur deyip durma. Bu terafors neyin nesi, napıyosun orda?
Yavuz’un şu an sadece bağırmak, içindekileri kusmak istediğini biliyordu Yunus. Hak da veriyordu. Ama istese de ona aynı duyguyla karşılık veremezdi. Bedeni buna izin vermiyordu.
Dudakları zor kıpırdayarak, mekanik bir şekilde cevap verdi:
- Çalışıyorum.
- Neeee? Çalışıyor musun? Dalga mı geçiyorsun oğlum. Nerdesin sen?
- İstanbul.
- Haydaaa! İstanbul ne alaka abi? Adam gibi anlat şu işi baştan!
- Anlatacağım. Ama telefonda olmaz, yanıma gelmen lazım.
- Manyak mısın oğlum sen. Asıl senin gelmen lazım.
- Gelemem.
- Ne demek gelemem, başına bir şey mi geldi?
Yunus’un nefesi ahizede asılı kaldı. Sesi biraz daha yavaşladı, sanki her kelime tonlarca ağırlıktaydı:
- Gelemem Yavuz. Gel, her şeyi anlatacağım. İhtiyacım var sana, iyi değilim.
Yavuz hırsını alamamıştı. Daha bağırmak, küfretmek istiyordu ama bu son cümle, boğazına yumruk gibi oturdu. Ahizenin ucunda bir şey kırıldı sanki. Öfkesi saniyeler içinde buharlaştı, yerini koyu bir korkuya bıraktı. Uzun, titrek bir nefes verdi.
- Offff, of be oğlum. Ver adresi.
Nuriye çıktı kapıdan, Yavuz fark etmedi. Adresi aldıktan sonra ahizeyi hemen yerine koymadı. Öylece elinde tuttu, plastik yüzeydeki sıcaklığı hissetti, sonra ağır ağır çatala bıraktı. Dışarı çıktı. Yarım bıraktığı sigarasından derin bir nefes çekti, dumanı dudaklarının arasından sızdırırken yüzü taş gibi sertti. Atölyenin yolunu tuttu. Ustasını, tezgâhtaki karaağacı, yarım kalan her şeyi zihninden sildi. "İhtiyacım var sana," demişti kardeşi. "İyi değilim." Karar verecek bir şey yoktu; dünyanın sonuna da olsa tabii ki gidecekti.
Mecbur olmasa, yine de Yavuz’u yanında isterdi Yunus. Öte yandan mecburdu da. Doktorun odasından çıktığında merdivenleri sayarak inmişti. Bakırköy’ün bahçe kapısına vardığında, karşısında İstanbul dikiliyordu. Gürültülü, aceleci, umursamaz bir canavar. İnsanlar, arabalar, kornalar üzerine üzerine geliyordu.
Adımlarını atarken kimsenin ona bakmadığını, herkesin kendi telaşında olduğunu fark etti. Doktor, "İlaçlara başlayana kadar farkındalığın çok keskinleşecek, her şey üstüne geliyor gibi hissedeceksin" demişti. Haklıydı.
Zihninde uçuşan düşünceleri kontrol etmek imkânsızdı. Bir taksi çevirdi. Şoför dikiz aynasından "Nereye abi?" diye sorduğunda hemen cevaplayamadı. “Maitepe’ye” dememek için kendisini zor tuttu. Emin olduğu tek gerçekti Maitepe. Sonra Yasemin’in hayali belirdi; elleriyle Yunus’un göğsüne vurup “Nefret ediyorum senden!” diye haykırışı kulaklarında çınladı. Yok, Maitepe de gerçek değildi.
Ulus'taki tek odalı evine döndüğünde ışıkları açmadı. Ayakkabılarını bile çıkarmadan öylece koltuğa çöktü. Karanlıkta düşünmek daha güvenliydi; aydınlıkta her şey yer değiştiriyor, gölgeler büyüyordu. Boğazı kuruyana kadar oturdu. Su içmek için mutfağa geçtiğinde, sokak lambasının cılız ışığında camdan yansıyan yüzüne takıldı gözü. Göz çukurları morarmış, elmacık kemikleri çökmüş, teni griye çalmıştı. Buzdolabının üzerindeki beyaz naylon poşeti yırttı. İçinden çıkan şişelerden birini aldı. Etiketteki yazıyı karanlıkta heceledi: Risperidon. Avucuna bir tane düşürüp yuttu. Sonra diğer şişeyi aldı: Diazepam. Bardakta kalan suyu dikip onu da boğazından aşağı yolladı.
Yarım saat sonra, ellerinde ve bacaklarında huzursuz, ince bir karıncalanma başladı. İçi içine sığmıyor, yerinde durmak istemiyor ama ayağa kalkacak gücü de kendinde bulamıyordu. Zorla kalkıp pencereye gitti. Camdan dışarı baktığında sokak lambalarının ışıkları uzuyor, birbirine karışıyordu. Diazepam, kanına ağır bir kurşun gibi yayılmıştı. Göz kapakları tonlarca ağırlıktaydı. Zihni, az önce fırtınalar kopan o panayır yeri aniden yavaşlamış, düşünceler kalın bir jölenin içinden geçmeye başlamıştı. Odasının sınırları genişliyor, duvarlar ondan uzaklaşıyordu. Saatin duvardaki tik tak sesleri arasında saniyeler dakikalara uzadı. Yatağa gidemedi. Olduğu yere, koltuğun üzerine bir çuval gibi yığılıp sızdı.
Sabah alarm çaldığında ter içinde uyandı. Ellerini yüzüne götürdü ama parmak uçlarını hissetmiyordu; kalın bir eldiven giymiş gibiydi. Gözlerini zorla araladığında odanın duvarları hafifçe titriyordu. Ağzının içi kum dolmuş gibi kuruydu, dili damağına yapışmıştı.
Sendeleyerek banyoya gitti, musluğu açıp yüzüne çarpacak suyu avuçladı. Aynaya baktığında kanı dondu. Yüzü oradaydı ama ifade ona ait değildi. Balmumu bir maske takmış gibiydi. Kaşlarını kaldırmaya çalıştı; kaşları kımıldamadı. Şaşırmayı, üzülmeyi, korkmayı denedi; göz kapakları tepkisizdi. İlaçlar yüz kaslarının şalterini indirmişti. İçeride çığlık atan bir adam vardı ama dışarıda yaprak kımıldamıyordu.
O sabah işe giderken, diğer ilaçlarını da yuttu. Plazaya yürürken bacakları kütüklere dönüşmüştü. Her adımını zihninde planlayarak atması gerekiyordu. Kaldırımda yürüyordu ama ayak tabanları zemine basmıyor, sanki havada süzülüyordu.
Terraforce binasının döner kapısından içeri girdiğinde dışarıdan kusursuz görünüyordu. Sakindi, daha doğrusu ilaçların baskısıyla sinirleri tamamen uyuşmuş, bir tetikte olma hâline geçmişti. Bu yapay donukluk, plazanın o yırtıcı ortamında "buz gibi bir soğukkanlılık" olarak algılanıyordu.
Asansörde, koridorda, odasına yürürken kimseye gülmedi. Günaydın diyenlere sadece hafifçe başını eğdi. Gereksiz tek bir kelime etmedi, hiç mimik yapmadı. Şebnem veya Bahar bir şey sorduğunda cevap verirken ses tonu kalp monitörünün düz çizgisi gibi tekdüze ve ruhsuzdu. Ne teşekkür, ne rica. Kimsenin gözünün içine bakmıyordu, çünkü odaklanamıyordu. Göz bebekleri sabitti. İnsanlar arkasından fısıldaşmaya başlamıştı bile. Bazıları bunu Faruk Girneli'nin adamı olmanın getirdiği bir kibir sandı, bazıları ezici bir güç göstergesi... Hiçbiri, o takım elbisenin içinde, bastığı yeri hissetmeyen, aklını kaybetmekten ölümüne korkan yaralı bir çocuğun yürüdüğünü fark etmedi.
Odasına girip kapıyı kapattığında, kasılan ellerinin titremesine engel olamadı. Masasındaki deri koltuğa yığıldı. Kesik kesik, sığ nefesler alıyordu. Akşamdan kalma gibi, ağır bir zehirlenme hissi bütün hücrelerine yayılmıştı. Gözlerini kapattı. Zihni onu Yavuz ve Tuncay’la gümeye gidip ilk kez içki içtikleri o ergenlik akşamına götürdü. O günün sabahında da dünyası böyle dönmüş, midesi böyle kasılmıştı.
Eli ağır ağır ahizeye giderken bir an, bu ofisin gerçek olmadığını düşündü. Bir an, kendisinin burada olmadığını…
Doktorun "Yalnız kalmasan iyi olur" sözü zihninde yankılanıyordu. Kasabanın postanesini arayıp Yavuz’a kısa bir not bıraktırdı. Akşama doğru, göğüs kafesinin altında ritmi bozulan, kanat çırpan bir kuş gibi hızlanan kalbini hissetti. Bekledi. Telefon çalmadı. "Not eline ulaşmamıştır," diye mırıldandı kendi kendine. Mesai bitiminde kimseye görünmeden, hayalet gibi sessizce evine döndü.
Gece yine karanlık ve ağır geçmişti ama sabah, ilki kadar korkunç değildi. Aynanın karşısına geçip tıraş oldu. Boynuna geçirdiği lacivert kravatın düğümü yamuk duruyordu, düzeltmeye yeltenmedi; umurunda değildi. Yürümek hâlâ çamurun içinde ilerlemek gibi zorluydu ama en azından ayak tabanlarının zemine değdiğini hissedebiliyordu.
On üçüncü kata çıkıp koridora adım attığında, elinde kahve kupasıyla geçen bir mühendis, "Günaydın Yunus Bey," diye seslendi. Yunus adımlarını yavaşlatmadan, adamın yüzüne boş, camsı bir ifadeyle bakıp geçti.
Dinlenme odasının önünden geçerken açık kapıdan sızan fısıltılar, ilaçların beynine ördüğü o kalın sis perdesini aşıp kulaklarına ulaştı: "Kaç yaşındaymış?... Yirmi bile değil diyorlar… Faruk Bey bizzat odasında karşılamış… Kim bilir kimin nesi. Baksana, burnundan kıl aldırmıyor, kimseye selam bile vermiyor… Amaaan bana ne, saha ekipleri düşünsün bu buzdağını… Bence tam bir züppe ama çok yakışıklı…"
Yunus duydu ama kelimeler zihnine çarpıp yere döküldü. İlaçlar seslerin frekansını törpülüyor, her şeyi tekdüze bir uğultuya çeviriyordu. İnsanların ona yüklediği o "kibirli, güçlü, gizemli plaza yöneticisi" maskesinin altında, aslında hissetme yetisini kaybetmiş ağır bir psikiyatri hastası yattığını kimse bilmiyordu. Odasına girdi, bilgisayarını açtı.
Nihayet Yavuz aradı. Yavuz’un telefondaki sesi, içindeki donmuş gölde küçük bir çatlak yaratmış, eski duygularını bir anlığına geri getirmişti. Ama o çatlak çabuk kapandı; saman alevi gibi parlayıp sönen o histen geriye yine o tanıdık, ağır uyuşukluk kaldı.
Ertesi gün, akşama doğru masadaki telefonun kırmızı ışığı yandı. Resepsiyondu.
- Yunus Bey, misafiriniz geldi. Odanıza kadar refakat edilsin mi?
- Lütfen…
Telefonu kapattığı an, bedeni ile ilaçlar arasında korkunç bir savaş başladı. Yavuz gelmişti. İçindeki o eski Yunus sevinçten çığlık atmak, ayağa fırlamak istiyordu ama kanındaki kimyasallar buna izin vermiyordu. Bu zıtlık fiziksel bir dehşete dönüştü. Elleri zangır zangır titremeye başladı. Göğüs kafesi mengeneye alınmış gibi sıkıştı, sırtından buz gibi bir ter boşaldı. Nefes alamıyordu. Titreyen parmaklarıyla kravatının bağını çekiştirip gevşetti. Güçlükle ayağa kalktı, sürahiden bardağa su doldurmaya çalıştı. Elleri öyle kontrolsüzdü ki, suyun yarısı cilalı ahşap masaya döküldü. Bardağı dudaklarına götüremeden masaya bıraktı. İki elini masanın kenarına dayayıp omuzlarını düşürdü, kendini dinlendirmeye çalıştı.
Kapı iki kez tıklandı. Yunus’un sesi çatallıydı:
- Girin!
Resepsiyondaki şık giyimli kadın kapıyı aralayıp kibarca, "Yavuz Bey geldiler efendim," dedi ve kenara çekildi.
Açık kalan kapının eşiğinde Yavuz duruyordu. Üzerinde hafif talaş tozu kalmış kadife ceketi, yorgun yüzüyle. Gözleri de en az ağzı kadar sonuna dek açıktı:
- Yunus?... Kardeşim!
Yavuz bir adım atıp arkadaşının yüzündeki o gri, çökmüş, terli ifadeyi gördüğü an şaşkınlığını unuttu. Çantasını yere fırlatıp hızla masanın arkasına seğirtti. Yunus’un omzunun altına girerek onu yavaşça deri koltuğa oturttu. Gömleğinin yaka düğmelerini çözdü. Masada duran yarım bardak suyu alıp Yunus’un dudaklarına yasladı.
- İç şunu. Yavaş… Yutkun.
Yunus suyu güçlükle yuttu.
- Oğlum, hastasın sen.
Yavuz’un sesi titriyordu.
- Kalk, doktora götüreyim seni.
Yunus ağırlaşan göz kapaklarını araladı, titreyen eliyle Yavuz’un kolunu tuttu.
- İyiyim – dedi. Beni böyle görmeni istemezdim. Kusura bakma, kapıda karşılayamadım seni.
- Lan ne kusuru. Deli misin sen? Sus, yorma kendini.
O an, Yunus’un yüzünde bütün kasların çözüldüğü, dudaklarının büküldüğü bir duygu boşalması yaşandı. Gözleri doldu, çenesi titredi. Ağlayacaktı. Ama saniyeler içinde ilaçların o ağır, acımasız barajı devreye girdi. Yüzü aniden bir heykelin soğukluğuna bürünerek o eski donuk, mermer ifadesine geri döndü. Gözyaşları, akamadan gözpınarlarında kurudu. Ayağa kalkıp kardeşine sarıldığında, bedeni bir kütük kadar sertti.
Yavuz’un içindeki tüm kızgınlık, o kırgınlık gitmiş; yerini koyu bir şefkat ve endişe almıştı. Ama zihni cevap bekleyen yüzlerce soruyla kaynıyordu. “Sonra” demişti Yunus. Mesai saati bittiğinde binadan çıkıp eve gittiler.
- İyi ki geldin.
- İki elim kanda olsa yine gelirdim. Anlat dostum, ne oldu?
Önce, Yavuz’un dehşet dolu bakışları altında Yunus akşam haplarını yuttu. Olabildiğince kontrollü davranmaya çalışıyordu. Masaya oturup, Yavuz’u bahçede bıraktığı o günden başlayarak Libya’yı, çölü, bıçaklanmayı, ameliyatı, İstanbul’a gelişini, o korkunç ofisi anlattı. Düz, mekanik bir sesle konuşuyordu. Haber bülteni okur gibiydi. Yaşadığı hiçbir korkuyu, acıyı hissetmiyor, sesine yansıtamıyordu.
Karşısındaki Yunus olmasa, Yavuz bu anlatılanların hiçbirine inanmazdı. Kanlı bir çukurdan plazanın 13. katına uzanan bu akıl almaz hikâyeyi dinlerken nefesi kesiliyordu. Aniden sordu:
- Peki Sema Ana?
Cevap veremedi Yunus. Yavuz’un omuzları gerildi:
- Ya Hanım Ana? O ne diyor bu işe?
Yunus kekeledi. Ameliyat olacaktı. Gelecek hafta olması gerekiyordu belki de. Yavuz, Yunus’un gözlerindeki o dipsiz boşluğu görünce irkildi. Sesi incinmişti:
- Hadi beni aramadın, arayamadın. Onları ne diye aramadın oğlum? Kadın orada can derdinde…
Yunus kendi içine döndü. Bir vicdan azabı, bir pişmanlık; annesi ve ninesi için bir nebze olsun şefkat aradı karanlıkta. Ama bulamadı. İlaçlar, beynindeki o duygusal merkezlerin üzerini kalın bir betonla kapatmıştı. Sadece bir “bilgi” olarak ninesinin ameliyat olacağını biliyordu ama bunu hissetmiyordu. Bu hissizlik, hikâyenin geri kalan her şeyinden daha korkunçtu. Sustu. İlacın baskısı göz kapaklarına kurşun gibi çökmüştü. Oturduğu sandalyede başı öne düştü, uyuklamaya başladı.
Yavuz yutkundu. Gözleri dolmuştu. Zorla ayağa kalkıp arkadaşının koluna girdi, onu sürüklercesine yatağına götürdü. Ayakkabılarını çıkarıp üzerini örttü. Sonra salona dönüp kendi ceketine sarıldı ve dar kanepeye kıvrıldı. Her şey anlatılmıştı ama hiçbir şey anlaşılamamıştı. Belki sabaha doğru uykuya daldı.
Sabah Yunus sırılsıklam bir ter içinde, boğulur gibi uyandı. Gözlerini açtığında kalbi deli gibi çarpıyordu. Yavuz bir halüsinasyon muydu? O da mı zihninin bir oyunuydu? Panikle yataktan fırladı, duvarlara tutunarak salona koştu.
Yavuz kanepede, ceketine sarılmış, ağzı hafif aralık uyuyordu. Yunus’un omuzları düştü, derin bir nefes vererek kapı pervazına yaslandı. Gerçekti. Yavaşça dolaptan bir battaniye çıkarıp kardeşinin üzerine örttü. Mutfağa geçip ilaçlarını yuttu. Sehpaya bir miktar para ve bir not bıraktı:
- Dostum! Buzdolabında yiyecek bir şeyler var. Yine de para bıraktım. Sen dinlen, akşama görüşürüz. Çok sıkılırsan yanıma da gelebilirsin.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Hocam takip ediyorum sonu nereye varacak👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.