1.
O akşamüstü ben dağınık bi' yatakta ağlıyordum etim sıcak bitkin ve vazgeçmiş üstümde duruyordu ilk kez olacakları bilmiyordum balkondaki tozlu sehpanın üstünde bir sigara paketi sağ elimde anahtar sol elimde telefon gözümde dağ gibi büyüyen karışık bir ev acı kahve üzüm ve gece bi' şişe kırmızı şarapla "kent ozanının andantesi " ile geçmişti ilk iki gün mutfağı henüz paketlememiştim her sey yarım yamalak duruyordu ve sadece bakarak ya da anlatarak üstesinden gelebilirmişim gibi tavana bakıp soluksuzca siluet uyduruyordum duvarlarda su içmek için gidiyordum mutfağa –sadece- ve ayak sesimi işitmemek için terliksiz geçiyordum antreyi bu anı kalabalığında eşyaların üstündeki lekeleri rengi can sıkan perdeleri ve benim bu evde aslında hiç 'ben' olmamışlığımı unutabilseydim ev epey yaşanabilirdi aslında yalnız garip bi'şey vardı ben durumu bi' hayli kabullenmiş görünüyordum bu çok tuhafıma gidiyordu -birkaç kez daha sızlanacaktım ve bitip gidecekti - sadece birkaç ağlama nöbeti bi' süre sonra üzüldüğüm bu şeyin ne olduğunu unutturup yeniden hatırlatmıştı bana o geri gelse sevinmeyecektim ne de olsa aylardır kendim olamazsam hayata ve kendime çok ayıp olur diye düşünmüyor muydum galiba üzüntü veren şey o akşamüstü sadece gittiğim ve gittiğime üzülmediğim için ağladığımdı
Yeni evimden içeri bunu bilerek girmek çok iyi geldi başka şehirlerden dostlarla telefonda başını ve sonunu hatırlamadığım konuşmalar yapıp onlara tutamayacağım sözler verdim düşecekken bi'yerden -ki bu tutunmakla garip bi' şekilde aynı anlama geliyordu benim için ve gidecek bir yerim yok, hayır- şu kapıdan çıkma gücü veriyor içeride kalsam ölecekmişim gibi insanı bi' bulamaçtan alıp kıvama sokan bu yeni duygu beni ayaklarımdan tutup yeni mahallemdeki çorbacıya götürdü masaya oturup bekledim sağıma soluma baktım insanlar her zamanki gibi tuhafıma gitti akşamla kararan bi' camda görüntümü izledim oturduğum masanın tozunu sildim parmağımla bi' çorbanın masaya gelmesi esnasında yapılması gereken her şeyi yaptım anlayacağınız ilk ekmek ısırığı ilk yutkunuş bu lokma günler sonra benim yeniden dünyaya gelişim olabilir yaşam ayaklarımın altında yeniden canlanmaya başladı sesim başka çıkıyor sanki yıllardır gülümsememişim gibi gülümsüyorum cebimdeki bozuk paraları sayıyorum peçeteyle ağzımın kenarını siliyorum taksiye biniyorum ve...
….
Duyulmaya değer bir akşam üstü bu John Lyell’in yankılarının uzadığı bir gece (A Far Away Place)
Düşünceli karanlığı sükunetiyle kesen ağaç altları ağaçlara sokulmuş sarmaşıklar ve sarmaşığa örülü çocuk kahkahasında kendine yer bulan kelimeler huzur tat ve gece hep böyle sürsün diye adam gibi oturan sandalyeler insanı en derine iten ama anda tutan seven sevildiğini düşündüren ruh ve siz sessizliği kaç kez dinlediniz?
Düşüncelerinizi duyamayacak kadar dahi sağır olmayı istediniz mi? İsteyin bu akşam üstleri çok gelmiyor insanın başına gözlerinizi kapatın ve ruhunuzun ışığını hissedin sadece dinleyin…
...
Birazdan sosyal ağ hesabıma gizemli bir ileti düşecek 2 göz odalı küçücük evimde yatağımın üzerinde iskambil falı açmamdan tam 3 dakika sonra kızımla yataklarımız yan yana arada sadece bir kitabın düşüp sıkışabileceği kadar açıklık var kalkıp bilgisayarımın başına geçecekken farkında olmadan ayağımı sokmuş olduğum o açıklıktan kurtulamayıp yere kapaklanıyorum
2.
Paldır küldür hayatınıza girdi mi hiç birileri? Çok düşündüm bu bir hata değil. Hata bile değil. Bu, yanlış olamayacak kadar imkansız, olasılıksız (Olasılık bi’çok şeyin içinden geçebilir. Matematiğin ve kuşkunun içinden geçebilir, rüyadan geçebilir). Ama bu benimki, bir rüyanın bile içinden geçemez hatta bir saçmalığın, bir nevrozun bile Belki bir şifreden geçebilir, bir şiirden geçebilir.
Hikaye, içine hiç geçememişliğimle içinden çıkılamayanın; sadece yürüyen, orada değilmiş gibi yürüyen, terlikleriyle, yok yere, yersiz, suyu ve denizi çekerek yürüyen birinin hikayesi, hikayemiz (Bir ihtimal ayı fark etmemişti, tek ortak yanımız bu olabilir, bu aysızlık.. Zaten başımız hep yerdeydi, göz çukurlarımız vardı)
Masada kalabalık bi sürü şey var: Ses var, insanların birbirinden habersiz düşündükleri ve kurdukları... Kırılan bardaklar, kötü oyuncular, kül tabakları, fıstık kaseleri… Gülümsemek, karşıya art niyetsiz bi’ içtenlik teminatı gönderir.. Ben de o gece beklenmedik şeylere gülümsedim. Eski, makul bi’ şeyi harekete geçirdiğimi sandım.. Oysa masada viski kadehleri de vardı. Böyle olunca nasıl da inanmak istiyor insan. İnsan içince sözlerin içinden de geçiyor..
Benim sevdiğim şarkılar oluyor, ama sevmemi anlamıyorum o şarkıları, severken kahkahayla seviyorum.. Bi’ gülsek arkasından hemen o şarkı gelecek, biliyoruz. Bi’ şezlonga şarkılarla uzanıyoruz, ay hala yok. Kumlar var, deniz var, 18 yaşım var..
Fısıltı:
-Simdi bu gökyüzünün rengi var mı?
-Yok mu?
Başım dönüyor, galiba içkiden değil. Herkes gitti. durumumu beğenmiyorum* Bana sevdiğim şarkıları çalıyor, benim istediklerim oluyor. Duymak istediğiyim onun. İkimizden başkası yokmuş. Çıplak ayaklarla kıyıya yürüyorum, kalabalığın içinden bakıyor bana.
-Fazla uzağa gitme!
Dönüşte kumda birbirine çekilen sesler, sadece birbirini duyan, birbirini seçen o özel ton. Herkesi dışarıda bıraktığını duyuyorum. (Hayır, bi’ hatanın bile içinden geçemez, ama fazlasıyla gerçek) Durumumu beğenmiyorum* Küçücük elleri var, küçücük gözlerle bakıyorum. Durduk orada. Gözleri bi’ kıyı gibi ve yakından. Sarılsam? (bunu okumayın) Ey ruh, geldiysen üç kere götür beni burdan! Üç kere sil bu son cümleyi, ruhum ellerinden kayıp gidecek! Başım dönüyor, durumumu beğenmiyorum* Ama çok mutluyum, (ne iş?) Mutluluk. Mutlu oldum .(Neden?) Bunu… o... hiç bilemeyeceğim..
Fısıltı:
-Şimdi bu gökyüzünün rengi var mı?'
-Yok mu?
Balıkçı çocuklara takıldım, gece bitti. Gece benim mavi elbisemle bitti. Gece bir kahveyle bitti. Son yudumda bitti. Ben o son yudumda bittim. Küçük gözleriyle bittim. Mavi, küçük... O, balıkçı çocukların oltasıyla balık tutarken onun betonda uyumamam için verdiği plaj havlusunda uyurken bitti. (Bitmesi için başlaması gerekir) Sonraki günler onu aradım… aradım…aradım... O kadar çok aradım ki yanındayken bile aradım onu... En son, o küçücük barda tekila içerken gördüm küçücük ağzını. Küçücük ağzına büyük gelen gülümsemesini. İşte orada! Çıkışta köpek sevdik, kimse yoktu. Köpek beni sevmedi, var gücüyle havladı. Köpeğe dört yıldır bakıyormuş. Bu, ona köpeği azarlama hakkı verdi. Diğer çocuklar diğer köpeklerle gittiler, o burda kaldı! Tam burası işte. Saat 09.43.45
Yürüdüm, bir süre yürümek -şöyle on adım filan- heyecanlandırır mı? Çocuk gözlerinde korundum. Bana nasıl geliyorsa, öyle korudu beni çocuk. Bir kadın korunduğunu anlar.
Etrafa şaşırıyordum, her şey mutluydu.
…Bi’ daha onu görmedim, gelmedi, diğer çocukların diğer arkadaşlarıyla birlikte de gelmedi hatta, çağırdılarsa da gelmedi. Üzüldüm, ama üzülmemle de gelmedi, çünkü üzüldüğümü çok iyi saklarım ben.
Nedenini iyi biliyorum.. Bu, ancak bi’ şiirin içinden geçebilir. Çünkü;
12, büyük bi’ sayı…
**: Oğuz ATAY, Korkuyu Beklerken
3.
Kendimle yüzleşirsem ölebileceğimi söylemiştiniz -nerede bilmiyorum-/ bunu ilk hatırladığımda sizden nasıl göründüğümü ve size nasıl geçtiğimi düşündüm/ eminim şaşırmazdım bilseydim ama şaşırmış kadar olurdum/ allak bullak olurdum yadırgardım kendimi/ "tabi ya" derdim mesela/ sanki çok mantıklıymışım gibi /benim bi' derdim var bu gece kendimi hiç sevmiyorum mesela/ aslında ilk kez bu gece bu hisse kapıldım/ amacım bu değildi böyle yazmamalıydım/ “ilk kez bu gece kabullendim kendimi sevmememi” demeliydim sevmediğim yanlarımı düşünürken/ ama bilmiyorum belki sevmeye çalışmışımdır da bu gece/ becerememişimdir ilk kez
Giderek daha az istemeye başladığımı düşünürken hayatı -ve içindeki birçok şeyi-/ tek bi'şeye bağlanmanın değişik bi' adı olmalı diye düşünüyorum/ düşünmek zorundayım çünkü çelişki beni öldürebilir -hele de şu an-/ içimin dışarıda bir karşılığı olmalıydı bu kadar yalnız kalacak ne yapmış olabilirim yoksa/
Başı ve sonu olmayan şeyler anlatıyorum tıpkı hayatım ve tercihlerim gibi/ “lafı hiç uzatmayacağım” deyip kestirebileceğim bi' özet olsa keşke/ söylesenize delilik mi bu?
İstikarlı tavrınıza hayranım /yatırım planlarınıza/ mülklerinize/ her gün aynı kişi olarak uyanmalarınıza imreniyorum / ben her gün başka biri olarak uyanıyorum mesela/ her gün başka bi' şeye karar vermiş olarak uyanmış olmak hüzünlendiriyor beni biliyor musunuz/ keşke başı ve sonu olmayan hikayelere bi' anlam biçmek yerine bildiğim hikayeleri yeniden yazsaydım/ böylece belki daha hızlı düşünürdüm ve zor anlaşılmaktan kurtulurdum/ biliyor musunuz sadece akıl sır erdiremeyenler tuhaf der bana/ biliyorum çoktan uyumuş olmam gerekirdi.
Bu, sancılar içinde uyuyamadığım kaçıncı gece acaba başım deli gibi dönüyor uykusuzluktan kendimi şu ardımdaki kanepeye atsam sabah uyanıp “bana dün gece ne oldu” desem? Kalkıp bi' kahve yaptım saat 03.12.33
O gece de sabahı zor ettim. Bir yabancının benim mabedime girebileceğini hiç düşünmemiştim. İstesem de açamadığım kapalı kapılara çok inanıyordum. Bazen ağlıyordum da bu yüzden. Kilitli ve kapkaranlıktım. Kimbilir ne zamandır ağzımın bir bıçakla ikiye ayrılmasını dahi bekliyor olabilirdim Tek bi' şey için uyumuyordum işte tam da bu saatlerde: “Bir şeye inanmaya çok muhtaçtım ben”.. (etrafımdaki herkesten ve her şeyden kaçarak neye inanmayı bekliyordum ki)
Başlangıçta bir arayış gibi görebilirdik bendeki bu kılığı. Üstümde gereğinden fazla ağır bi' inanç boşluğu vardı çünkü. Üstelik bunu dile getirmiştim. Bu da benim, “bir arayış içinde olmadığıma” en büyük kanıt sayılır.
İçim rahat. Kimseyi ve hiçbir şeyi aramıyorum. Tek istediğim, şimdi’nin içinde yaşayan, yarınla bağlantısı olan bi' şey… Arayıp bulabileceğim bi' şey. Beni tutan bi' şey. Neden içimdeki hapishaneye bu kadar eseflendim, neden onunla soluklandım, neden kaçmadım da yanında durdum, neden amiyane konuştum, neden konuşmak için onu seçtim? Neden ona karşı bi' şey hissetmediğim halde onu bu kadar çok hissettim? Bunlar nasıl oldu da bir araya geldi? Bu kadar baskın çıktı, bu kadar ona döküldü?
Birini sevme duygum yoktu. Kimseyi sevmiyordum bu aralar. Mantıklı insanları sevmiyordum mesela; onlar sezgiyi, derinliği, anlamın ve coşkunun, tutkunun ve aşkın büyüsünü bozuyorlardı bana göre ve her şeyi planlayıp programlayanlar hayatın duyulabilir, haz alınabilir bir yer olmadığını düşünüyordu. Onları tek tek hayatımdan çıkarmaya ve böylece yalnız kalmaya başlamıştım. Buna hiç bozulmuyordum çünkü içimde bi' yerlerde biliyordum ki ben hayatı planlayarak değil hissederek yaşamak için doğmuştum. En azından bu bildiğime vakıf kalmışım.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.