YazYorum
Öykü30 Haz 2026

Altın Sarısı Bir Tesadüf

Kapanmak üzere olan bir kafede paylaşılan son patates, iki yabancının hikâyesini başlatır.

Nilden İçağasıoğlu|30 Haziran 2026|2 dk okuma
150 görüntülenme|2 yorum

Altın Sarısı Bir Tesadüf

Saat gecenin biri olmuştu. Gent’in Arnavut kaldırımlı dar arka sokaklarındaki o küçük kafenin loş ışıkları, dışarıdaki yağmur çiselentisiyle birleşip masalarda puslu yansımalar bırakıyordu. Garsonlar sandalyeleri hafif gürültülerle topluyor, birkaç masada yarım kalmış bira bardakları gecenin sonunu bekliyordu.

Her şeyin kapanışa evrildiği o yorgun dakikalarda, mutfaktan gelen o tanıdık koku bütün havayı bir anda değiştirdi: Yeni kızarmış, buharı üstünde çıtır patatesler…

Tam o anda, kafenin karşılıklı iki köşesinden aynı anda iki ses yükseldi.

“Büyük boy patates kızartması, yanına da bira lütfen.”

Garson elindeki tepsiyi havada tuttu, şaşkınca ikisine baktı.

“Maalesef sadece bir sepetlik malzeme kaldı.”

Lucy oturduğu masadan başını kaldırıp kaşlarını oyunbaz bir edayla yukarı kaldırdı.

“O zaman önce sipariş verene gelsin.”

John karşı köşeden kollarını kavuşturdu, gözlerinde meydan okuyan bir pırıltı belirdi.

“Ben senden en az iki dakika önce düşündüm yalnız.”

“Düşünmek yetmez.” Lucy gülümsedi. “Önemli olan hayata geçirmek, yani söylemek.”

John da gülümsedi. Sandalyesini hafifçe geriye itip ayağa kalktı, aradaki boş masaları geçerek Lucy’nin karşısına oturdu.

“O zaman savaş başlasın. Bu arada ben John.”

Lucy elini uzattı.

“Ben de Lucy. Ve şimdiden söyleyeyim, iyi olan kazansın… yani ben.”

Garson, aralarındaki bu beklenmedik elektriğe gülümseyerek dumanı tüten sepeti masanın tam ortasına bıraktı. İlk patatese aynı anda uzandılar; parmakları sıcak patatesin üzerinde birbirine değdi. İkisi de elini çekmedi.

“Bayağı iddialısın.”

John gözlerini Lucy’ninkilerden ayırmıyordu.

“Patates söz konusu olduğunda fazlasıyla.”

Sepetteki altın sarısı dilimler azaldıkça laflar uzadı, laflar uzadıkça kahkahalar yükseldi. Zamanın nasıl geçtiğini ikisi de fark etmedi. Arada garson boşalan bira bardaklarını sessizce yenileriyle değiştirdi; onlar ise yalnızca birbirlerinin cümlelerine odaklandı.

Lucy, John’un Amsterdam’da treni nasıl kaçırdığına dair anlattığı seyahat hikâyesine gülerken elindeki patatesi neredeyse masaya düşürüyordu. John ise Lucy’nin “Asla teslim olmam.” derkenki kendine has mimiklerine, gözlerini kısarak kurduğu cümlelere takılmıştı.

Sonunda sepette tek bir patates kaldığında ikisi de aynı anda sustu. Kafedeki müzik çoktan kapanmış, geriye yalnızca dışarıdaki yağmurun ritmik sesi kalmıştı.

“Bu anı bekliyordum.”

“Ben de.”

John son patatese baktı.

“Ama sanırım… bu kez berabere kalacağız.”

Lucy gülümseyerek patatesi ikiye böldü.

“Rövanşı istiyorum.”

“Memnuniyetle. Ne zaman?”

Lucy montunu giyip ayağa kalktı.

“Numaramı aldığında.”

John hiç vakit kaybetmeden telefonunu cebinden çıkardı.

“Ben hızlı öğrenirim.”

Lucy telefonu eline aldı, numarasını kaydedip geri uzattı.

“Hızlı davran, John. Yoksa elinden bütün patatesleri kaçırırsın.”

John kahkaha attı.

“Bu riski alamam.”

Kafeden çıkıp sokağa adım attıklarında ikisi de hâlâ gülüyordu. Kanala vuran sokak lambalarının sarı ışığı altında, ıslak taşların üzerinde yan yana yürümeye başladılar. Patates kokusu gecenin serinliğinde çoktan dağılmıştı. Ama o gece başlayan sohbet, Gent’in dar sokaklarında yürümeye devam ediyordu.


Tartışma

Yorumlar

2 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü4 Tem 2026

Eşik

Bu hikaye, Çağan Irmak'ın Kabuslar Evi serisinin 3. filmi Hayal-i Cihan'dan esinlenmiştir.

Sevil Arık Tok·5 dk·1·85
Öykü2 Tem 2026

Çatlayan Benlik

En çok susturduğumuz yanımız, bir gün karşımıza yabancı biri gibi çıkar. Bu öykü, Carl Gustav Jung’un gölge arketipi ve bölünmüş benlik kavramından ilham alarak yazılmıştır.

Emine Demir·6 dk·2·340