Timote buğulu gözlerle annesinin kokusunu çarşaflarda ararken komodinin üzerindeki zarf dikkatini çekti. Titreyen elleriyle aldı. Açtığında annesinin sesi satırların arasından yükseldi.
Oğluma…
Canım seni yalnız bıraktığım için üzgünüm. Ama ihtiyacın olduğu her an seninle olacağım. Gözlerini kapat ve kalbinin ritmine odaklan. Bundan sonra orada yaşayacağım. Kalbinin atışlarındaki ritimde.
Sana babanla ilgili söylediğim şey yalandı. Beni affet.
O hayatta. Adı: Philipe Morel.
Paris’e git ve onu bul. Bulmakta zorlanmayacaksın. Tanınmış bir CEO.
Sana inanmayacaktır. Ona “Hotel George V
11.11.2007 - Sarah” de.
Seni seviyorum benim küçük prensim.
Timote’nin hayatı Kanada’nın geniş griliği içinde başlamıştı. Çocukluğunda hep aynı yüzleri görerek büyümüştü. Annesinin arkadaşları. Mütevazı bir mahalle. Küçük bir daire. Her şey sade ama sevecendi. Sarah oğluyla birlikte yaşayan güçlü bir kadındı. Hem anne hem baba hem sırdaştı. Timote için dünya ondan ibaretti. Genç kadın oğluna hiç kimsenin dolduramayacağı sıcak bir güven vermişti. Fakat bu güven, oğlu liseyi bitirdiği yıl bir anda çöktü. Hastalık hiçbir uyarı vermeden geldi. Önce halsizlik. Sonra nefes darlığı. Sonra doktorların yüzüne yerleşen o gri ifade. Kanser. Çok hızlı ilerleyen bir tür. Tedavi ihtimali neredeyse olmayan. Timote annesinin yatağının başında günlerce oturdu. Sarah’nın elleri incelmişti. Konuşurken nefesi kesiliyordu. Buna rağmen yüzünde bir gülümseme vardı. Çünkü bir anne bazen en büyük acıların içinde bile çocuğuna güçlü görünürdü.
Sonra bir sabah uyanmadı…
Mektup elinden düştü. Gözyaşları akarken sadece gururu kırılmadı Timote’nin. İçindeki dünya da paramparça oldu. Bir adam vardı. 18 yıl boyunca yok sayılmış bir adam. Annesinin kaçıp kurtulmak için ülke değiştirdiği bir adam. Öfke o an doğdu. Ateş gibi. Keskin bir kararlılığa dönüştü. Hemen ilk araştırmasını yaptı. Philipe Morel’in tüm fotoğrafları, başarı hikayeleri, ailesiyle çekilmiş mutlu pozları ekranı doldurdu. İçindeki öfke iyice kabardı. Annesi ölürken ona bir görev bırakmak istemişti belki de. Paris’e gidip o adamı herkesin önünde çürütecekti.
Birkaç gün sonra uçak bileti aldı. Stüdyo kiraladı.
****
Philipe odasından çıktığında koridorun ışığı bile gözüne ağır geliyordu. Halının sessizliği adımlarının ağırlığını gizleyemiyordu artık. Şirketin duvarları onu yıllar boyunca taşıyan bir beden gibiydi. Güçlü. Soğuk. Fakat o sabah binanın her köşesi sanki avuç içlerinden kayıyordu. Tuvalette yüzüne çarptığı soğuk suyun keskinliği hâlâ yanaklarında dolaşıyordu. Sağ kulağının içinde dalgalanan o uğultu geçmemişti. İnsan yalnızca çevresindeki gürültüyle değil kendi içindeki gürültüyle de sağır olurdu. Asansörle aşağı inmek yerine merdivenleri seçti. Her adım bir önceki adımı boğuyordu. Düşünceler de öyle. Her katta bir fısıltı… Timote’nin videosundaki sessizliğin ardında duran öfke, sarı saçlarının ışığı, gençliğin acımasız berraklığı. Nefret bu kadar inandırıcıysa bir sebebi olmalıydı. Bir yerlerde bir şey yaşanmış olmalıydı. Bir kırılma. Bir hata.
Binadan çıktığında karşılaştığı basın kalabalığı duvar gibi önünde belirdi. Mikrofonlar uzandı. Flaşlar patladı. Sorular bir çığ gibi geldi. Hiçbirine cevap vermeden kalabalığın arasından geçip arabasına bindi. Direksiyona eğildi. Sanki tüm dünya yükünü bir anda omuzlarına indirmişti. Yirmi beş yıllık evlilik, iki kız, başarılarla örülmüş bir hayat… Bir ucunda Denise’in yüzü. Diğer ucunda genç bir oğlanın suçlaması. Ortada ise geçmişi. On dokuz yıl önce… On bir kasım gecesi… O geceyi hafızasından tamamen silmişti. Araba çalışırken motorun titremesi göğsüne doğru yükselen bir sıkışmaya dönüştü. Zihninin aralığından bir görüntü süzüldü. Bir kadının çıplak silüeti. Omuzlarının yuvarlak hatları. Sırtına vuran sarı bir ışık. Yatağın beyaz çarşafında gölge gibi duran bedeni. Ardından görüntü geldiği gibi kayboldu. İçinde soğuk bir boşluk bırakarak.
Eve haber verdiğinde Denise’in sesindeki endişeyi duymamak mümkün değildi. O evin sıcaklığını düşünmeye çalıştı. Kızlarının kahkahalarını. Arabayı hızla eve sürerken düşünceler ağırlaşmaya başladı.
Paris’in sokakları kasvetliydi. Ağaçlar sanki daha uğultulu bir şekilde salınıyordu. Bugüne kadar onu alkışlayan, hayatını kolaylaştıran, adını büyüten şehir…
İşinin ona yıllar boyunca verdiği sertlik şimdi hiçbir işe yaramıyordu. Parfüm dünyası disiplin gerektiriyordu. Kokuların yüzde birlik değişimi bile milyonlarca avroya mal olabilirdi. Bir CEO olarak her zaman kontrolün merkezinde durmalıydı. Üretim süreçleri onun onayından geçerdi. Yeni kokuların formülleri onun masasına gelirdi. Her bir notanın bütçe karşılığı, pazardaki etkisi, marka imajıyla ilişkisi hesaplanırdı. Philipe sayılarla, risk analizleriyle, dünya çapındaki lansmanlarla yaşayan bir adamdı. Bu iş hatayı kaldırmazdı. Koku kadar hassas bir sektör hiçbir şeyi affetmezdi. Ve o bu hassasiyeti yıllardır başarıyla yürütüyordu. Ama şimdi hayatı kokuların bile çözemeyeceği bir karanlığın içine sürükleniyordu.
Bir CEO her şeyi kontrol edebilirdi.
Bütçeleri.
Üretimi.
Pazarı.
Ekibini.
Ama kendi geçmişini kontrol edemezdi.
O gece nerede olduğu… . Zihindeki çıplak kadın görüntüsü… Bir kez daha belirdi.
Bu kez daha karanlık. Daha hızlı. Sanki hatırlamak istemediği bir kapının arkasına sıkışmış bir anı dışarı çıkmak için baskı yapıyordu.
Nefesi tıkandı. Kafasının içindeki uğultu artıyordu.
On bir kasım iki bin yedi.
O gece…
Philipe motoru hızlandırdı.
Eve girdiğinde salonun ortasında durmuş Denise’in sert bakışının ağırlığını taşırken zihni geriye doğru kaydı. Soğuk bir kasım akşamı. Keskin bir tartışmanın kokusu. Ailesi evlerine gelmişti. Masada oturmuşlar, Denise’in kökenine dair yine o tanıdık, zehirli cümleleri kurmuşlardı.
Sözler kibardı ama niyetleri değildi. Hep öyleydi. Denise’in Türk kökleriyle alay etmeleri. Gizli imalar. Her kelimeye bir diken yerleştirmeleri… Denise diş doktoruydu. Daha önünde ağzını açtığı ilk gün etkilenmişti ondan. Zamanla aralarında başlayan tutkulu aşk, onları evliliğe kadar götürmüştü.. Ten uyumları cinselliği taze tuttuğundan birliktelikleri uzun soluklu olmuştu.
Philipe o akşam ailesini durduracak gücü bulamamıştı. Denise gözyaşlarını saklamak için mutfağa kaçmıştı. Onun arkasından gitmemişti. Belki gururdan.
Belki utançtan. Belki de ailesine karşı çıkmak konusunda yıllar boyunca gösterdiği o acı verici iradesizlikten…
Denise’in çığlığı hâlâ kulaklarındaydı:. “Buraya kadar, bitti.”
Şimdi on dokuz yıl önceki bu görüntünün ağırlığını taşırken Denise’in sesi salona yeniden yayıldı. Bu kez geçmişin içinden değil, tam karşısından. “O günü hatırlıyor musun?”
Philipe dondu. Denise ona doğru bir adım attı. Sesi sakin değildi.
“Nereye gittin o gece?”
Philipe’in zihninde parçalar hareket etmeye başladı.
Caddede yürüdüğünü gördü.
Yağmur.
Islak kaldırımlar.
Ceketinin yakasına düşen soğuk damlalar.
Buharlaşan nefesi.
Bara girerken kapının çıkardığı o sert ses.
Kafasını iki yana salladı.
Sonra barda oturduğu tabure.
Viskinin kokusu. Ardı ardına içişi. İçinde dönen uğultu.
Bir kadın.
Sarışın.
Sessiz.
Tanıdık.
Sandalyesini yanına çekişi.
Bir şeyler sorması…
Philipe’in yüzü solmuştu. Denise ondan cevap bekliyordu. Bekledikçe öfkesinin altındaki kırılgan yer daha görünür hale geliyordu. Nefes almaya çalıştı.
Boğazından çıkan ses ince bir çizgi gibiydi.
“O gece nasıl bitti bilmiyorum. Ama tecavüz falan yok. Yemin ederim. Yemin ederim Denise. Öyle bir şey yapmadım. Ben… Ben öyle biri değilim. Bunu sende biliyorsun?”
Denise ona yaklaşmadı. Aksine geri çekildi. Endişe. Güvensizlik. Kopma hissi.
Philipe ellerini kaldırdı sanki görünmez bir duvara dayanacakmış gibi.
“Zaten çok sarhoştum. Hiçbir şey net değil. Bütün gece bulanık. Böyle bir şeyi yapacak durumda değildim. Hotele nasıl gittim, odaya nasıl çıktım hatırlamıyorum.”
Denise onu dinliyordu ama dinlerken acının rengi yüzüne işliyordu.
Philipe devam etti. Sanki ne kadar çok konuşursa o kadar masum kalacakmış gibi.
“Ben o kadına zarar vermedim. O gece ne oldu bilmiyorum ama böyle bir şey olmadı.”
Son cümleyi söylerken gözleri doldu. Dudakları titredi. Ona yaklaşmak istedi. Denise elini kaldırdı. “Bir şey hatırlamıyorsan ne yapıp yapmadığını nasıl bu kadar kesin biliyorsun?” Sesinde kırık bir sertlik vardı.
Philipe dondu. Bu soru bir darbe gibiydi. Sessizliğinde büyük bir panik gezindi. Denise gözlerini kaçırdı. Derin bir nefes aldı.
Philipe cevap bulamadı. Çünkü net hatırlamadığı bir geceye dair doğruları kanıtlayacak hiçbir şey yoktu. Ancak bir şeyi biliyordu. İçgüdüsel, vahşi
keskin bir kesinlikle.
“Ben kimseye böyle bir şey yapmadım Denise. Seni temin ederim ki yapmadım.”
Denise bir süre ona baktı. “Git, bu evden,” dedi. “Şimdi. Benimle aynı havayı bile soluma.”
Olduğu yerde kaldı. Karısının sesi titremiyordu. Titrememesinin kendisi daha da korkunçtu. “Kızlar seni görmeden git.”
Dizlerinin bağı çözüldü. İtiraz etmedi. Çünkü Denise’in sesindeki kesinlik sızacak bir alan bırakmıyordu.
Evden çıktı. Arabasının tekerleri onu on dokuz yıl öncesine götürdü. Her şey yerli yerindeydi. Işıklar. Girişteki mermer. Çiçek kokusu. Atmosfer hiç değişmemişti. Lobiye girince bedeni istemsizce titredi. Asansörle aynı kata çıktı. Ve zihnindeki cama benzeyen yüzey çatlamaya başladı. Gözlerini kapattığında o geceyi adım adım geri çağırdı. Bardaki kadın. Sarah. Sesi yumuşaktı. Gülüşü çekingen. Masaya eğildiği anda saçları omzundan kaymıştı. Hotelin kapısına nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Her şey kesik kesik. Parçalı. Bulanık. Bir sıcaklık. Bir yakınlık. Karanlık bir odada iki nefesin birbirine çarpması. Alkolün ağırlığı zihnine perde çekmişti. Sarah ona yaklaşmıştı. Dudaklarının değdiğini hatırladı. Philipe’in bilinci o an kaymaya başlamıştı. Vücudu ağırlaşmış oda dönmüş sonra boşluğun içinde sarsılmıştı. Sıcak bir bedenin ona doğru eğildiğini sezmişti. Gerçek görüntüler yoktu. Sesler vardı. Nefesler. Kıpırtılar. Ve o anda Philipe’in bilinci kopmuştu. Bedenini kontrol edemiyordu. Birinin ona dokunuşu. Birinin bedenine yönelişi. Birinin onu kullanışı. Her şey bulanıktı. Ama hissi gerçekti. O gece o odada yaşanan şey rızanın olmadığı
bilincin kapandığı karanlık bir şeydi. Sabah uyandığında odada yalnızdı.
Baş ağrısı, mide bulantısı ve boşlukla uyanmıştı…
13 Kasım Pazartesi sabahı kalbinde bir ağırlıkla gitti işe. Önce insan kaynaklarına ardından Sarah’ın odasına…
“Bugün işteki son günün,” dedi. “Sözleşmen feshedildi. Tazminatın hesabında.”
Kadın önce anlamamış gibi baktı. Sonra yüzünde tuhaf bir tebessüm belirdi.
Bir adım geri çekildi. Gülümsedi. Gözlerinde ciddi bir kırgınlık yoktu. Daha çok gizlediği bir sırrın sıcaklığı vardı. Tam o anda Philipe’in içinde bir huzursuzluk kıpırdadı. Ama adını koyamadı. Sarah’nın o bakışı kalbinde bir çengel gibi kaldı. Kadın sessizce eşyalarını topladı. Ne itiraz etti ne tek kelime. Kapıdan çıkarken arkasına bile bakmadı. İki gün sonra Philipe’in özel kalemi masasına kahverengi bir zarf bıraktı. Zarfın içinden bir fotoğraf çıktı. Hotel George V’deki odanın loş ışığında çekilmiş. Arkasında Sarah’nın el yazısı:
İşe başladığım ilk günden beri bedenim seni tutkuyla arzuladı. Barda karşılaşmamız tesadüf olamazdı. Tanrı’nın bana bir lütfuydu. O gece yaptığım şeyden bir an bile pişmanlık duymadım. Seni bir kez daha o derece sarhoş bulsam yine aynısını büyük bir hazla yaparım. Çünkü seni çok seviyorum. Senin beni sevmemen bunu değiştirmeyecek.
Philipe’nin eli titredi. Fotoğraftaki kendisine baktı. Kendi yüzünde tanımadığı bir ifade vardı. Sanki o gece bedenini bırakıp gitmişti. Midesine bir yumru çöktü. Boğazı düğümlendi. Fotoğrafı hızla buruşturdu. Zarfı kapattı. Çöp kutusuna attı. Sonra bir an düşündü. Yetmez. Daha fazlası lazımdı. Tekrar aldı. Lavaboda götürüp yaktı. Fotoğrafın kenarları kıvrılırken midesindeki yumru da büyüdü.
Birkaç hafta sonra Denise’le barıştığında yaşadığı şeyi de kötü bir ânı olarak hafızasının ulaşılmaz bir köşesine hapsetti.
Şimdi mahkum hapsedildiği yerden çıkmıştı. Ve Philipe o gün fotoğrafı yakarak büyük bir hata yaptığını anladı. Elindeki tek delili yok etmişti.
****
Timote o sabah geceden kalma yorgunluğu göz kapaklarında taşıyordu. Telefonuna düşen bildirim sesiyle kendine geldi. Mahkeme sonucu hazırdı. Parmağı ekranın üzerinde titredi. Birkaç saniye havada asılı kaldı sonra dokundu.
-DNA testi pozitif.
Bir anda bütün odanın havası değişti. İçine tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Belki sevinç değildi ama kendini haklı çıkaran bir duygu. Bilgisayarını açtı. Haber siteleri çoktan patlamıştı. Her başlık diğerinden daha büyük harflerle bağırıyordu.
Paris’in ünlü CEO’su mahkemeden gelen sonuçla sarsıldı. Aile skandal sonrası zor günler geçiriyor…
Timote tek tek açtı haberleri. Videolar. Görüntüler. Evlerinin önü kaos içindeydi. Birkaç yerde Philipe’in yüzü yakın plan olarak verilmişti. Bir başka haberde şirket içi bir belge ortaya çıkmıştı. Tarih 13 Kasım 2007-Sarah Lenoir isimli koku uzmanının iş akdinin feshedildiği yazıyordu. Gerekçe belirtilmemiş ama tazminat miktarı yüksekti. Bu bilgi medyaya ulaştığı an hikâye bir anda başka bir renge bürünmüştü. Bir çalışanı işten çıkarıp üstüne davalık bir iddiayla karşı karşıya kalması gazetelere ayrı bir ivme kazandırmıştı. Bazıları bunun bir sus payı olduğunu yazıyordu: Kadına önce tecavüz etmiş sonra da susturmuştu.
Timote ekrana eğildi. Philipe’in karısı Denise’in kapıdan çıkarken yüzünü gizlediği anı büyüttü. Arkada genç kızların korkuyla birbirine sarıldığı görülüyordu. Dudakları istemsizce yukarı kıvrıldı. Bu gülümseme zayıf bir zafer gibiydi. Kendine mırıldandı. Artık herkes her şeyi biliyor. O anda annesinin yanında Paris’e getirdiği eski telefonu çalmaya başladı. İrkilerek telefona uzandı. Ekranda tanımadığı bir numara vardı.
“Alo Sarah Lenoir’ın telefonu mu?”
“Evet, annem.”
“Ben Sainte-Auberge Huzurevinden arıyorum. Kendisiyle görüşebilir miyim?.”
Timote bir an nefesini tuttu.
“Annem artık hayatta değil,” dedi. “Bir süre önce kaybettim.”
Hattın ucundaki kadının sesi yumuşadı.
“Üzüldüm, başınız sağ olsun,” dedi, bir an durup nefes aldı. Sonra devam etti: “Maalesef dün gece de anneanneniz vefat etti.”
Timote oturduğu yerde öylece kaldı. Dudakları aralandı ama söz çıkmadı. Anneannesinin varlığından bile haberi yoktu.
“Eğer isterseniz ona ait özel eşyaları gelip alabilirsiniz,” dedi kadın. “Bazıları annenize ait görünüyor. Birkaç kutu var. Fotoğraflar, mektuplar birkaç kişisel eşya.”
Bu haber hiç beklemediği bir yerden gelmişti. İçindeki zafer duygusu aniden dondu. Yerini ağır bir boşluk aldı.
****
Philipe o sabah ofise geldiğinde binanın soğuğu tenine işledi. Asansörde yüzünü toparlamaya çalıştı ama Hotel George V’de geçirdiği uykusuz gecelerin izi gözlerinden silinmiyordu. İki haftadır sallantıda yaşıyordu. Varla yok arasında bir yerlerde. Masasına otururken telefonu titredi, ekranda Avukatın mesajı belirdi: DNA pozitif. Basına sızdırılmış.
Önce anlamadı. Sonra haber sitelerini açtı. Bir anda yüzüne çarpan başlıklar. Kızlarının görüntüleri. Denise’in başını eğişi. Sarah’nın tazminat dosyası. 13 Kasım. İşten çıkarıldığı gün. Tüm belgeler ortalığa saçılmıştı. Timote çoktan paylaşmıştı hepsini. Yorumlar, videolar, iddialar. Adamın bütün geçmişi bir çukur gibi açılıyordu.
Denise’i aradı. Çalmadan kapandı. Sonra kızlarını… kapandı. Engellendi.
Hepsi sırtını dönmüştü. Bilgisayarda yönetim kurulunun e-postası belirdi. Görevleri askıya alınmıştı. Kartı iptal. Binayı aynı gün terk etmesi isteniyordu. Cümle kısa, keskin, tartışmasız. Philipe ayağa kalktı ama dizleri boşaldı. Kariyeri, ailesi, adı. Hepsi aynı sabah çökmüştü. Kendini toparlamadan binadan çıktı. Eve gitmeyi düşünmedi bile. Dönebileceği bir yer yoktu artık.
Her şey bitmişti…
****
Timote huzurevinin kapısından içeri girerken içinde sıkışan bir şey vardı. Yaşlı kadının odası gösterildi. Duvarlar boştu. Bir yatak. Bir komodin. Üstünde bir kolye. Bir fotoğraf çerçevesi. Ve bir kutu.
Görevli kutuyu ona uzattı.
“Bunlar büyük annenizin bize bıraktığı eşyalar. Kime verileceği yazılmamıştı. Sizin almanız uygun olur.”
Timote kutuyu aldı.
Stüdyosuna döner dönmez kutuyu açtı. Üstte birkaç eski kıyafet. Bir fotoğraf çerçevesi. Annesinin gençlik yıllarından bir kare. Altta yanları yıpranmış kalın bir defter. Defteri açtı. İlk sayfanın üstünde tarih vardı.
14 Kasım 2007.
Sayfanın tamamı annesinin el yazısıyla doluydu.
O geceyi unutamam.
Unutmak da istemiyorum.
Timote’nin nefesi kesildi. Sayfayı çevirdi.
Philipe.
Onu işte gördüğüm ilk gün kalbim hızla çarpmıştı. Kızlarına olan sevgisinde hiç tanımadığım bir babayı gördüm.
Benim hiç bilmediğim bir sevgiyi.
Onu düşünmediğim tek bir an bile olmadı.
Dün gece barda karşılaşmamız tesadüf değildi. Bunun bir işareti olduğuna inanmak istiyorum. Onunla konuşmak hayatımın en huzurlu saatleri oldu. Karısını anlattı. Denise’i. Nasıl aşık olduğunu. Onu dinlerken kıskanmadım. Sadece o kadının ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Onun kalbi ışık dolu.
Timote’nin gözleri hızla kaydı.
Bir sonraki sayfada yazılar kararmıştı, satırlar daha tutkulu, daha düzensizdi.
Onu odasına ben çıkardım.
Ayakta duracak hâli yoktu. Yatağına uzandığında bir an durdum. Gitmedim.
Gidemiyordum. Onu öptüm. Belli belirsiz gözlerini açtı. Ne yapıyorsun deyip uykuya daldı. O kadar masumdu ki. O kadar güzeldi ki. O gece benim için kutsaldı.
Sayfanın altına yapıştırılmış küçük bir fotoğraf vardı. Altında da bir not:
Hayatımın en özel gecesi.
Fotoğrafta Philipe vardı. Bilinci kayık. Yarı uykulu. Işık loş. Gözleri kapalı.
Timote hızla sonraki sayfaya geçti. Oraya bambaşka bir fotoğraf yapıştırılmıştı.
Bir ultrason görüntüsü.
Benim bebeğim. Timote. Ondan asla haberin olmayacak sevgilim. Senden taşıdığım bu parça hayatımın hediyesi. Bebeğimi de alıp gidiyorum. Nereye gittiğim önemli değil. Artık nefes aldığım sürece sen de benimlesin. Çünkü içimde büyüyen can hem benim hem senin.
Timote’nin parmak uçları titriyordu. Odaya bir ağırlık çöktü. Sarah giderken defteri annesine bırakmış olmalıydı. O da alzheimer olunca yıllarca komodinin içinde unutulmuştu. Her şey bir anda yerine oturdu. Annesinin acısı. O gece. Philipe’in bilinci. Fotoğraf. Ultrason. Aşk. Saplantı. Karanlık. Gerçek.
Defteri kapadı. Dizlerine koydu. Bir süre kafasını eğdi. Nefes almayı unuttu. Satırlar ağırdı. Philipe’e duyulan saplantılı bir aşk. Bir adamın sarhoşluğu. Bilincinin kayışı. Annesinin bunu bir kader işareti sanışı.
Adam suçlu değildi. O gece uyanık bile değildi.
Yaptığı her şey. Mahkeme. Medyaya servis ettiği belgeler. Ailenin dağılması. Kızların korkusu. Denise’in çöküşü. Philipe’in yalnızlığı…
Telefonunu aldı. Defterin sayfalarını fotoğrafladı. Hepsini. Gerçeğe ait her kelimeyi. Dosya hâline getirdi ve bir tuşa dokundu. Medyaya gönderildi. Bir başka dosya Denise’e gitti.
Açıklama yoktu. Savunma yoktu. Sadece gerçek.
Sonra bavulunu hazırladı. Huzurevinin kutusu da içindeydi. Taksiye bindi. Şehrin ışıkları geri çekilirken gözlerini kapadı. Vicdan bir ağırlıktı. Bazen insanı ayakta tutar, bazen dizlerinin üzerine çöktürürdü.
Timote Kanada’ya dönerken ikisini de hissetti.
****
Gerçekler ortaya çıktığında Philipe’in hayatı geri gelmedi. Sadece yıkıntıların üstüne bir sessizlik çöktü. Herkes sustu. Suçlamalar bitti. Yüzlerindeki öfke dağıldı. Yerini utangaç bir şaşkınlık aldı. Denise ve kızları kapıya ilk gelenler oldu.
Denise yıkılmış bir hâlde fısıldadı: “Özür dilerim.”
Philipe hiçbir şey söylemedi. Sanki dilini hareket ettirecek kaslar çalışmıyordu. Gözlerini kaçırmadı. Kadına bakarken içinden geçen duygu sevgi değildi artık.
“Benim birine tecavüz ettiğime inandın,” diyebildi güçlükle. Bu cümle keskin bir kapıydı. Kapandı.
Denise “Özür dilerim,” dedi tekrar. Sesi titriyordu. İçindeki bütün pişmanlık o iki kelimenin içindeydi. Ama hiçbir kelime geçmişi geri getiremezdi.
Philipe kızlarına sarıldı. Bir müddet yalnız kalmak istediğini söyledi.
Birkaç saat sonra Avukatı aracılığıyla Timote’nin numarasına ulaştı. Aradı. Açılmadı. Tekrar denedi.
Yine.
Yine.
Sonunda telefon ulaşılamıyora düştü.
Bir mesaj attı: “Konuşmak istiyorum. İstersen yüz yüze gelmeyiz. Sadece bir kez.”
Cevap gelmedi. Philipe mesaj penceresine uzun süre baktı. Timote’nin Kanada’ya döndüğünü biliyordu. Ama asıl bilmediği şey kendisine bakacak cesareti olup olmadığıydı. Belki affedilmek istemiyordu. Belki karşılaşmaya gücü yoktu. Belki de her şeyin böyle kalması daha doğruydu.
Telefonu kapadı. Pencerenin önüne geçti. Paris’in akşam ışıkları soğuk bir nehir gibi akıyordu. İçinde bir yer hâlâ kırıktı.
Bazı hikâyeler tamir olmazdı.
Sadece taşınırdı.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Elinize emeğinize sağlık.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
🙏🏻