Sabah çalıştığı ofise doğru yürürürken telefonundaki çizimlere gömülmüştü Cihan. Başını kaldırdığında, kaldırımın sonundaki gölgeli köşede birini gördü. Adam ona bakıyordu. Yüz hatları bir yerlerden tanıdık ama seçilemeyecek kadar flu. Yabancı hafifçe gülümsedi. Ya da Cihan öyle sandı.
Adımlarını hızlandırdı. Yabancı da aynı hızda yürümeye başladı. Yanına geldiğinde omuz hizasında ilerliyordu. Cihan telefonu yüzüne doğru kaldırıp bir şeyler okuyormuş gibi yaptı. Yabancı ise hiç zorlanmadan, sanki adımların ritmini o belirliyormuş gibi rahattı.
Ofise girer girmez, üzerine yapışıp kalmış o bilinen personaya döndü. Mimardı Cihan. Mezun olduğundan beri bu şirkette çalışıyordu. Çok iyi anlaştığı, etrafa gülücükler saçtığı iş arkadaşlarının arasında zaman zaman boğulacak gibi olurdu. Kapıdan girerken sekretere, tüm sevecenliğiyle: “Günaydın Filiz,” dedi.
Arkasını döndüğü anda gülen yüzü, içe çökmüş somurtkan bir ifadeye dönüştü. Masasına oturdu, çizim dosyalarını açtı. Ama aklı hâlâ adamdaydı. Binanın girişine kadar onu takip etmişti. Yoksa yanılıyor muydu? Hayır, emindi. Basbayağı takip etmişti. Kimdi bu yabancı? Yoksa yabancı bile değil miydi? Siması pek de uzak gelmiyordu.
O günü bu gelgitlerin içinde bitirdi.
Akşam karısı “Neyin var, hayatım?” diye sordu.
“Elinin körü var Yelda, her şeyi de bilme,” demek istedi. Ama onun yerine, sekiz yıldır ezberlediği cümleyi kurdu:
“Yok bir şey sevgilim, sadece biraz yorgunum.”
Yıllardır duyguları da dahil her şeyi rapor rapor sunmaya alışmıştı.
Boşanırsa başıma kalır diye korkan annesi çok emek vermişti bu evliliğe. Gelini rahatsız etmemek için evlerine nadiren uğrardı. Ancak turşusunu, salçasını, tarhanasını göndermeyi ihmal etmezdi. Yeter ki gelin, oğlunun kusurunu görmezden gelsindi. Cihan kısırdı. Annesinin bütün telaşı, bu gerçeği görünmez kılmaktı. Yelda’nın akrabaları, yılışık bir neşeyle:
“Aman canım çocuk dediğin baş belası, büyük sorumluluk istiyor. Fena mı işte, bakın keyfinize,” derlerdi.
Hepsiyle iyi geçinirdi Cihan. Haftada bir toplanır, yaptıkları şakaların içine salyalarını ustalıkla karıştırıp kahkahalarla akıtırlardı.
O gece Yelda, her zamanki tonuyla:
“Ay ben bugün erken yatacağım canım,” dedi. “Yatağa girerken sessiz ol lütfen. Hadi iyi geceler, sen de çok oyalanma.”
“Ne zaman yatacağıma da sen karar ver,” demedi Cihan.
“Şu bölümü de okuyayım, yatacağım. İyi geceler,” dedi yalnızca.
En son ne zaman seviştiklerini hatırlamıyordu. Cihan hiç yanaşmıyor, Yelda da oralı olmuyordu. Bazen karısının bu ihtiyacını başka biriyle giderdiğini düşünürdü. Ama bu düşünceye takılmaz, hatta pek de umursamazdı.
O gece gözlerini yabancıyı düşünerek kapadı. Rüyasında, nefes nefese bir trenin arkasından koşuyordu. Adam da ona kahkahalarla gülüyor “Lan oğlum, bırak gitsin,” diyordu. “Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmaktan yorulmadın mı?”
Cihan uyandığında rüyasındaki gibi nefes nefeseydi. Sırılsıklam olmuştu. Sanki gerçekten koşmuştu o kilometreleri. Hazırlanırken, kahvaltıda adam sürekli zihnini meşgul ediyordu. Dışarı çıktığında dünkü gibi aynı yerde, aynı pozisyonda dikiliyordu. Suratında o rahatsız edici gülümseme. Onu mu bekliyordu? Görmezden geldi. Yanından geçerken başını başka yöne çevirdi. Yabancı, bu kez Metronun girişine kadar geldi.
Masasına otururken, kendi kendine:
“Yok artık,” dedi. “Bu kadarı da fazla. Bu adam düpedüz beni takip ediyor. Tanıdık olsa gelir konuşurdu.”
Böyle söylüyordu ama bir yanıyla da adamı çok yakından tanıyormuş gibi hissediyordu. Dik, kendinden emin, umursamaz görünüyordu. Her hafta başka bir kadınla sevişmenin verdiği canlılık, yüzünde bir parıltı gibi duruyordu.
Filiz’in sesiyle çıktı zihninin derinliklerinden.“Cihan Bey, Faruk bey bugünkü toplantıyı saat üçe erteledi.”
Sesinde her zaman taşıdığı o hafif buğulu ton vardı. Sanki kelimeler ağzından değil de boynunun kuytusundan çıkıyordu. Saçından gelen ağır çiçek kokusu Cihan’ın burnuna çarpınca bir an duraksadı. Filiz masaya doğru eğildiğinde, yalnızca dekoltesi değil, ona yaklaşırken çıkardığı o özgüvenli nefes de çarptı Cihan’a.
“Tamam Filiz, sağ ol,” dedi ama zihni bir anlığına başka bir yöne kaymıştı.
Kadının kahkahasının dalga dalga yayıldığı anları düşündü. Masasına eğildiğinde kolunun Cihan’ın koluna değme biçimini. Sanki her hareketi, bir otel odasına doğru açılan görünmez bir kapıyı rüzgârla aralıyordu. Ama yakışık almazdı; aynı iş yerinde, sürekli dip dibe çalışıyorlardı. Hem şirket sahibi Faruk Bey hiç hoşlanmazdı böyle şeylerden. Yine de Cihan’ın bedeni, bütün bu düşüncelerden bağımsız tepki veriyordu. Filiz’in çekiciliğini inkâr edemiyordu. Bunu fark ettiği anda gözlerini başka yöne çevirdi.
O akşam da aynı bezginlikle girdi eve. Yelda yine sordu: “Hayatım, bu aralar canını sıkan bir şey mi var?”
Sensin be kadın, sensin canımı sıkan. Bedenimin sana çoktan sırtını dönmüş olması canımı sıkıyor.
“Yok sevgilim, nereden çıkarıyorsun bunları?” dedi yumuşak bir tonla. Ayağa kalktı. Karısını öptü.
Yemekten sonra herkes kendi köşesine çekildi. Bu kez erken yatan Cihan oldu. Yelda’nın dizisi vardı.
Ertesi sabah evden çıkarken Cihan’ın kalbi hızlandı. Ya yine orada olursa bu adam? diyerek indi aşağıya.
Bu defa hemen karşılaşmadı. Çünkü metroya indiği merdivenin başında bekliyordu. Canlı, özgüvenli ve özgür duruşu, Cihan’ın kanına dokundu. Tıpkı gençliğindeki gibiydi. Annesinin, Yelda’nın, Yelda’nın ailesinin henüz hayatına musallat olmadığı zamanlardaki gibi…
“Kimsin sen? Ne istiyorsun benden?” diye çıkıştı adama öfkeyle.
Yabancı, hiç istifini bozmadan gülümsedi.
“Tanımadın mı beni?”
“Nereden tanıyacakmışım lan seni?” Bu sefer sesi gür çıkmıştı. Kanı tepesine fırladı.
Merdivenden inen genç bir kız, tuhaf tuhaf baktı. Sonra yönünü değiştirip diğer taraftan inmeyi seçti. Ürkek bir hali vardı.
“Senin yüzünden insanları da korkuttum,” dedi Cihan, dişlerinin arasından.
Yabancı hâlâ umursamaz bir rahatlıkla gülümsüyordu.
“Hiçbir şey benim yüzümden değil,” dedi. “Her şey senin yüzünden.”
“Ne diyon lan sen?”
“Ne yapıyorsan kendine yapıyorsun, diyorum.”
“La havle… Oğlum, sen kimsin? Beni nereden tanıyorsun?”
“İçinden,” dedi yabancı.
Cihan derin bir nefes çekti. İşe geç kalacaktı.
“Deliyle deli olup sinirlerimi hoplatmayayım sabah sabah,” diye mırıldandı kendi kendine. Aşağı indi. Birkaç dakika sonra metrosuna bindi. Oturduğu yerden başını kaldırdığında yabancı, tam karşısında aynı ifadeyle sırıtarak bakıyordu. Sinirleri zıpladı. Kalktı, gitti yakasına yapıştı.
“Niye takip ediyorsun beni? Ne istiyorsun?” diye bağırdı.
Etrafındaki insanlar “Deli midir nedir?” diyerek kenarlara çekilmeye başlayınca, bir tuhaflık olduğunu anladı. Yabancının yakasından ellerini çekti.
“Affedersiniz,” deyip kapıya doğru ilerledi. Başını öne eğip derin derin nefes aldı. Durağının gelmesini beklerken gözlerini yerden hiç kaldırmadı. Adamı gördükçe sinirleri zıplıyor, kendine hakim olamıyordu.
Durağında indi. Hızla çıkışa yöneldi. Metrodan çıktığında koşar adımlarla yürüdü. Bir mağazanın vitrininden adamın silüetini gördü.
“Gel lan buraya, yettin artık sen,” diyerek adamın yakasına yapıştı. Etraftaki tuhaf bakışlara aldırmadan onu kuytu bir köşeye çekti. İki yumruk salladı yüzüne.
“Şimdi anlat bakayım, kimsin sen?” dedi. “Yoksa elimde kalacaksın.”
Genç adamın canı hiç yanmışa benzemiyordu. Aksine, sanki bütün bunlardan haz alıyordu. Cihan kaldırımda gözüne kestirdiği bir taşı hızla avucuna aldı. Taşı adamın başına doğru kaldırdı.
“Şuracıkta gebertirim seni,” dedi.
“Oo, Cihan Bey,” dedi genç adam sakin bir sesle. “Sizin gibi kibar bir beyefendiye yakışıyor mu hiç? İş arkadaşlarınız, karınız, karınızın ailesi görse şu halinizi, ne derler, mazallah?”
Cihan irkildi. Tüm bunları nereden biliyordu bu adam? Elindeki taşı yavaşça yere bıraktı. Kaldırıma çömeldi.
“Nereden tanıyorsun beni?”
“İçinden, dedim ya,” diye cevap verdi yabancı. “Yıllardır kapının arkasında tuttuklarından biriyim yalnızca. Gözünü kaçırdıkların, susturdukların, unuttum sandıkların. Sen ne kadar itersen, ben o kadar yaklaşırım.”
Cihan’ın kafası allak bullak olmuştu.
“Ne saçmalıyorsun sen?”
Yabancı güldü.
“Bana saldırdıkça insanlar neden bizi ayırmak yerine sana deliymişsin gibi davrandılar, bunu bir düşün,” dedi.
Cihan boş gözlerle baktı.
Genç adam devam etti:
“Çünkü beni görmüyorlar. Beni sadece sen görüyorsun. Çünkü ben senim. Beni sen çağırdın. Sıkıştığın yerde nefesin kesildi ve benden yardım istedin.”
Cihan birden ayağa fırladı.
“Kes lan zırvalamayı!” deyip koşmaya başladı. Delirdiğini düşündü. Sonunda aklını kaçırıyordu işte. Dedesi de şizofreniydi.
“Genini siktiğim, başka torun bulamadı aktaracak,” diye homurdandı binadan içeri girerken.
Doğru masasına yürüdü. Çekmeceden çıkardığı parasetamolü ağzına attı. Bir yudum su içti. Başını kaldırdığında gözleri dondu kaldı. Aynı sırıtmayla kapının kenarında dikiliyordu yabancı. Bu sefer içeriye kadar girmişti.
Cihan gardını indirdi. Bitkin bir halde konuştu.
“Ne istiyorsun benden, birader?”
“Ben bir şey istemiyorum,” dedi genç. “Sen istiyorsun. Özgürlüğünü istiyorsun. Hayatını. Kendi kararlarını kendin vermeyi. Ne zaman ne yapacağına, hafta sonu nereye gideceğine, bu işte çalışıp çalışmayacağına, sevişemediğin karınla boşanıp boşanmayacağına, Filiz’e yaklaşmaya cesaret edip etmeyeceğine… Sen benden bunları istiyorsun.”
Cihan gözlerini kırpmadan bakıyor, neredeyse nefes almadan dinliyordu. Sonra yabancı bir anda kayboldu. Sağına baktı, soluna baktı. Camdan aşağı süzüldü gözleri. Kalkıp kapının ardına baktı. Hiçbir yerde yoktu. Masanın üzerine bıraktığı çantasını aldı. Büyük adımlarla dışarı çıktı.
“Filiz, ben bugün yokum, söylersin,” dedi. “İtiraz eden olursa beni arasın.”
Tam kapıdan çıkacakken geri döndü.
“Akşam bir işin var mı?” di




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Güzel olmuş. Kaleminize sağlık. Okuru çok olsun.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Teşekkür ederim🙏🏻
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.