YazYorum
Öykü20 Haz 2026

Beklediğim Şeyin Adı Yok

"Bazen insan neyi beklediğini bilmeden bekler. Korkunun, utancın ve yıllarca ertelenmiş duyguların arasında sıkışan bir iç sesin hikâyesi."

Emine Demir|20 Haziran 2026|4 dk okuma
175 görüntülenme|2 yorum

 Mutfakta ışık yanmıyor. Yine de her şey görünüyor. Tezgahın üstünde yarım kalmış bir bardak, içinde su değil sanki bekleyiş var. Bekledikçe ağırlaşmış. Giderin ağzına bakıyorum. O küçük karanlık, bir şey yutmaya hazır. 

CV’si yok onun. Bir kâğıtta sıralanmış başarılar yok. Zaten başarı dediğin şey hangi kapıyı açmış, hangi kapıyı kapatmış, kimse söylemiyor. Onun hayatı daha çok listelenmemiş bir bekleyiş. Sanki bir kuyrukta durmuş da sıra numarasını kaybetmiş. Önündekiler ilerliyor mu, yoksa o mu yerinde sayıyor, anlayamıyor. Beklediği şeyin adını koysa bitecek gibi. Adını koyunca gerçek olacak gibi. O yüzden adı yok.

 Korkak diyorum. Pısırık diyorum. Kelimeler sert, ağzımın içinde tık tık vuruyor dişlerime. Ama bu sertlik bana ait değil. Bu sertlik başkalarının sesinden kalma. Babamın cansız bedeninden taşan o ölçülü sessizlik, annemin gözlerini yere indiren alışkanlık, büyüklerin arasında konuşurken küçülen omuzlar. Sanki cesaret bir eşyaydı da evde hiç alınmamıştı. Market listesine yazılmamış. Kimse “cesaret” dememiş, “aman” demişler. Aman sus. Aman büyütme. Aman ayıp. Aman günah. Aman el âlem.

 Cesaret öğrenilen bir şey mi? Öğretilmeyen şey de öğrenilebilir mi? Yoksa Tanrı’nın bahşettiği bir hediye mi? 

Eğer öyleyse bana niye verilmedi. Tanrı bazen eli açık, bazen eli sıkı mı? 

Kime göre? Neyine göre? 

Birine gani gani, birine kıtlık. Benim içimdeki kıtlık. Kıtlık deyince aklıma çocukluk geliyor. Ekmek kıtlığı değil. His kıtlığı. Dokunma kıtlığı. Sorunun karşılığı kıtlığı. Sorarsın, cevap yerine bakış gelir. Bakışın içi boş. İçinde hava yok. Nefes yok.

Boğazımda bir düğüm var şimdi. Yutkunuyorum, düğüm yutkunmuyor. Sanki düğüm benmişim, boğazım bana dar. İçimde kara bir delik var dediğimde romantik olmuyor. Gerçek oluyor. Göğüs kemiğimin arkasında bir boşluk. Bazen genişliyor, bazen daralıyor. Daraldığında sanki akciğerlerim içeri doğru katlanıyor. Nefes alıyorum, nefesim ciğere uğramıyor. Boğazımda kendini imha ediyor. Havayı yutuyor, havayı kusuyor. Nefesim bile karar veremiyor burada kalmaya.

Bir yanım çıkıp kurtulmak istiyor. Kapıya kadar geliyor. Kapı koluna uzanıyor. Ama kol ağır. Ağır olan kol değil sanki, yıllar. Bir yanı ise boşlukta salınıyor, kılını bile kıpırdatmadan. Salınmak kelimesi güzel. Hafif gibi. Halbuki salınmak bazen ağırlığın biçimi. Hareket var ama yol yok. Bir salıncak gibi. Gidersin, dönersin. Gidersin, dönersin. Dışarıdan bakan “ne güzel sallanıyor” der. İçeride olan “ne zamandır yer değiştirmiyorum” der.

 Sonra o imza geliyor aklıma. Bir kalemin ucunda duran o küçük karar. Bir imza. Bir çizgi. Birkaç kıvrım. Ne kadar kolay. Birkaç saniye. Halbuki saniyenin içine bir ömür sığmış...

 Cinsellik. Bu kelime bile ağzımda yanıyor. Küçükken yanmayı günah zannettik. Islanmayı ayıp. Arzu dediğin şey ya yok sayılmalıydı ya da evlilikle mühürlenmeliydi. Mühür. Kenet. Kilit. “Evlendikten sonra” diye başlayan cümleler vardı. Sanki beden bir takvim. Sanki vajina bir kapı ve anahtar nikah cüzdanında. Evlilik bir izin belgesi gibi. O belgeyi almazsan arzun suç. Alırsan arzun makbul. Ne kadar tuhaf. Arzu aynı arzu. Suçla makbul arasında bir kâğıt.

 O yüzden mi küçük yaşta kendini bir imzayla bilinmezliğe bıraktı. Çünkü başka türlü nefes alamayacağını sandı. Çünkü aile evinin içinde arzu boğaza kaçan bir lokma gibi kalıyordu. Çünkü arzunun sesi çıkınca “sus” geliyordu. Sus. Sus. Sus. Suskunluğun içinde büyüyen şey sevgisizlik değildi yalnız. Bilinçsizlikti. Kendi duygusunu tanımayan ebeveynlerin çocuğa öğrettiği şey, duygudan kaçmaktı. Duygu gelince kapıyı kapatmak. Kapıyı kapatınca kendini güvenli sanmak. Ama kapı kapanınca içeride bir şey kalıyor. İçeride kalan şey büyüyor. Bir gün artık sığmıyor. O gün ne oluyor? O gün içinden delikler açıyorsun. Kocaman delikler. Kaosun içinde nefes alabilmek için. Deliklerden saklanıyorsun. Delik nefes gibi geliyor. Çünkü delik boşluk. Boşluk acıtıyor ama aynı zamanda rahatlatıyor da. İnsan acıya alışınca, acısızlık ürkütüyor. Bilinmezlik ürkütüyor. Bildiğin kâbus, bilmediğin ihtimalden daha sıcak geliyor. Sıcaklık böyle bir şey. İyi olmak zorunda değil. Tanıdık olması yetiyor.

 “Kalbim pompalamayı reddetti” diyorum.

Ama kalp bir makine değil ki. Kalp bir anlaşma. Kalp “görülüyorum” derse çalışıyor. “Duyuluyorum” derse çalışıyor. “Güvendeyim” derse çalışıyor. Bunlar yoksa kalp kendi içine kapanıyor. Kan damarlarında yönünü şaşırıyor. Kan bile ne tarafa gideceğini bilmiyor. Vücudun içinde bir yön kaybı bu. Bedenin pusulası kırık.

 “Vajina arzuya kapılarını kapattı” diyorum. Kapanmak, bedenin hayatta kalma yöntemi. Kapandığında suçluluk azalıyor sanıyorsun. Kapandığında tehlike geçiyor sanıyorsun. Ama kapanınca sen de duruyorsun. Gençliğin çağlayan şelaleleri duruluyor. Duruluyor çünkü her damlaya bir kelime yapıştırılmış: ayıp, günah, kirli, fazla, açgözlü, şehvet. Şehvet kelimesini fısıldayarak söylerlerdi. Sanki kelimeyi yüksek sesle söylersek duvarlar çökecek. Duvarlar zaten çökmüş, biz altında kalmışız.

 Şimdi yalnızca psişenin yarattığı imgelerle boşalır oldular. İmgeler güvenli. İmgeler kimseye hesap vermez. İmgeler yakalanmaz. İmgelerin üstüne ışık tutulmaz. İmgeler bir odanın içinde, kilitli. Anahtar sende. Ama anahtar da bazen korkudan yapılmış oluyor. Açıyorsun, ama açtığın kapının ardında yine bir bekleyiş duruyor.

 Bardaktaki suya bakıyorum. Su duruyor. Ben de duruyorum. Beklediğim şeyin ne olduğunu bilmeden, beklediğimi biliyorum. Bu bilgi, bilmemekten daha ağır. Bilmediğin bir şeyi beklemek, hayatını bir ihtimale devretmek gibi. İhtimal, senin yerine yaşamaya başlıyor. Sen seyirci kalıyorsun.

Peki neydi beklediğin tam olarak?

Belki bir ses. Birinin “korkuyorsun, tamam” demesi. “Korkuyorsun ve yine de yürüyebilirsin” demesi. “Korkmak utanılacak bir şey değil” demesi. Belki de ilk defa kendisinin kendine bunu demesi. Belki cesaret, Tanrı’nın bahşettiği bir şey değil. Belki cesaret, korkunun yanına oturup kaçmadan durabilmek. Belki cesaret, kapıyı kırmak değil. Kapıya dokunmak. Kapı kolunu tutmak. Elinin titremesine izin verip yine de tutmak.

 Giderin karanlığına bir damla düşüyor. Musluk mu damlatıyor, ben mi?

Ses küçük, ama küçük sesler bazen hayatı başlatır.

 

Tartışma

Yorumlar

2 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

çekirdek kabuğu|

Yazınızı baştan aşağıya çok beğendim özellikle şu kısım beni çok tuhaf hissettirdi ; "Salınmak kelimesi güzel. Hafif gibi. Halbuki salınmak bazen ağırlığın biçimi. Hareket var ama yol yok. Bir salıncak gibi. Gidersin, dönersin. Gidersin, dönersin. Dışarıdan bakan “ne güzel sallanıyor” der. İçeride olan “ne zamandır yer değiştirmiyorum” der." Kaleminize saygılar, müthiş bir aktarma biçiminiz var.

Yanıt yaz

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Emine Demir|

Çok teşekkür ederim🌸🙏🏻

Devam et

Benzer yazılar

Öykü22 Haz 2026

Fırtınadaki Tüy

Taşranın sert, baskıcı ve şiddete meyilli hiyerarşisinde büyüyen küçük bir çocuk haksızlıklara tanık olur. Kalabalığın içindeki yalnızlığını anlatıyor.

Yuzika·4 dk·6·587
Öykü22 Haz 2026

Şener Bey'in Vefası

Pandemi günlerinde Sevda’nın ailesiyle yaşadığı zorlu süreçte, komşuları Şener Bey ve Nergis Hanım’ın maddi ve manevi destekleriyle hayatın nasıl değiştiğini anlatan dokunaklı bir hikâye. Çanakkale’den Edremit’e uzanan umut yolculuğu.

Sevgi Seçen·2 dk·3·172
Öykü20 Haz 2026

Benim Çocuklarım 2: Tayfanın Karası

Bu tarım düzeninde çocukların oyun oynaması "gereksiz enerji kaybı" olarak görülür; çocuklar erken yaşta tarlalarda traktörlerin, yabalardan çıkan kıvılcımların arasında birer işçi ("tayfa") olarak çalışır.

Yuzika·5 dk·6·480