Bir iş kuracaktık
İsviçre’de…
Hastanelere bone,
galoş satacaktık.
Yerimiz hazırdı,
hayalimiz hazırdı
ama bir makine eksikti.
Öyle sıradan bir makine değil,
bizim için özel yapılacak,
bizimle birlikte doğacak bir makine…
Batmanlı amcam dedi ki:
“Mehmet var.
Benim makineyi o yaptı.
Hem de öyle fabrikalardan çıkmış gibi değil,
kendi aklıyla, kendi elleriyle…
Gidin, bir sorun.
Belki size de yapar.”
Atladık uçağa.
Vatan toprağına indik,
Çorlu’nun sanayi yollarına düştük.
Demirlerin arasında bulduk onu.
İki metre boyunda,
ayağında Crocs,
ellerinde nasır…
Demirler konuşuyor,
o cevap veriyordu.
“Usta,” dedik,
“bize yardım et.”
Gülümsedi.
“Alın çayınızı,
bekleyin.”
Çayımızı beklerken
gözüm bir deftere ilişti.
Demirlerin, yağın,
makine seslerinin arasında
birkaç kelime duruyordu:
“Hangi bahçenin gülüydün de, her yaprağında ayrı bir yara kaldı?”
Bir an durdum.
Sanayide
böyle bir cümleyle karşılaşmayı
kim beklerdi?
Mehmet Usta geldi.
Derdimizi anlattık,
o dinledi.
Anlaştık.
Tam çıkarken sordum:
“Abi, şiir sever misin?”
“Yazarım,” dedi.
“Şiir de…
müzik de yaparım.”
Şaşırdım.
Demirle uğraşan ellerin
şiir yazabileceğini unutmuşuz meğer.
Akşam bizi evine çağırdı.
“Et sote yaparım,” dedi,
“bir de ufak bir aslan sütü içeriz.”
Akşam olduğunda
küçük bir bahçe,
küçük bir masa,
büyük bir gönül karşıladı bizi.
Mezeler dizilmişti sofraya,
odun ateşinde et pişiyordu.
Kediler etrafında,
oğlu boynuna sarılmış…
Ben içimden geçirdim:
Bazı insanların evi küçüktür,
ama yuvası kocamandır.
Sonra müzik başladı.
Ludovico Einaudi…
Sanayinin demir sesleri
çok uzaklarda kaldı.
Sohbet derinleşti.
Edebiyat dedik,
Nihal Atsız dedik,
Turancılık dedik,
memleket dedik…
Sonra hayatını anlattı.
Fakir bir evden çıkmıştı.
Çalışmış,
okumuş,
yorulmuş…
Bazen yalnız kalmış.
Ama vazgeçmemiş.
Makine mühendisi olmuş.
Kendi işini kurmuş.
Ve bütün o hayatın sonunda
tek bir hayali kalmış:
Dikili’de küçük bir ev.
Gece ilerledi.
Şiirler döküldü masaya.
Ben çayımı içerken
gözlerinin aya takıldığını gördüm.
Dolunay
gökyüzünde sessizce asılıydı.
Einaudi usulca çalıyordu.
Ve Mehmet Usta söyledi:
“Dolunay asılı gökyüzünde,
Ludovico çalıyor usulca.
Gece, kimseyi uyandırmadan
eski defterleri açıyor içimde.
Bir nota düşüyor aya,
bir diğeri sana…”
Ben sustum.
Bazı dizeler alkış istemez.
Bazı geceler
insan sadece susar.
O gece anladım:
İnsanları bazen
üzerindeki kıyafetle,
ellerindeki nasırla,
ayakkabısıyla,
çalıştığı yerle tanımaya çalışıyoruz.
Oysa insan
bunların çok daha ötesinde.
Bir adamın elleri
demirden nasır tutabilir,
ama kalbi
ay ışığı kadar ince olabilir.
Sanayinin ortasında
bir makine ararken
bir insan bulmuştuk.
Belki de
asıl bulduğumuz oydu.
Demirlerin arasında
saklanmış bir pırlanta…
Vedalaşırken:
“Makine iki haftaya hazır,” dedi.
“Karşılığında da bir Togg isterim.”
Güldük.
Ama o geceden sonra
benim için Mehmet Usta’nın değeri
ne yaptığı makineyle ölçüldü
ne de istediği Togg’la…
Çünkü bazı insanlar
hayatınıza kısa bir akşamlığına girer,
bir çay içersiniz,
bir sofraya oturursunuz,
birkaç şiir dinlersiniz…
Sonra giderler.
Ama geride
uzun yıllar unutamayacağınız
bir cümle bırakırlar.
O gece aya baktım.
Dolunay hâlâ oradaydı.
Ve düşündüm:
Sanayide ne pırlantalar saklıymış,
biz farkında değilmişiz.
Meğer insanı tanımak için
aynı dünyadan gelmek gerekmiyormuş.
Bazen bir çay,
bir sofra,
birkaç kelime…
Ve biraz da
yüreğini açmak gerekiyormuş.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Her insan bir dünyadır......
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Kesinlikle🌻
Kalemine yüreğine sağlık kıymetli hocam 💫👏🏻
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Çok teşekkür ederim 🌹