YazYorum
Şiir30 Ağu 2026

Demirlerin Arasında Bir Pırlanta

Bir insanı tanımak için aynı dünyadan gelmeye gerekmiyor…

Umay|30 Ağustos 2026|3 dk okuma
153 görüntülenme|4 yorum

Bir iş kuracaktık

İsviçre’de…

Hastanelere bone,

galoş satacaktık.

Yerimiz hazırdı,

hayalimiz hazırdı

ama bir makine eksikti.

Öyle sıradan bir makine değil,

bizim için özel yapılacak,

bizimle birlikte doğacak bir makine…

Batmanlı amcam dedi ki:

“Mehmet var.

Benim makineyi o yaptı.

Hem de öyle fabrikalardan çıkmış gibi değil,

kendi aklıyla, kendi elleriyle…

Gidin, bir sorun.

Belki size de yapar.”

Atladık uçağa.

Vatan toprağına indik,

Çorlu’nun sanayi yollarına düştük.

Demirlerin arasında bulduk onu.

İki metre boyunda,

ayağında Crocs,

ellerinde nasır…

Demirler konuşuyor,

o cevap veriyordu.

“Usta,” dedik,

“bize yardım et.”

Gülümsedi.

“Alın çayınızı,

bekleyin.”

Çayımızı beklerken

gözüm bir deftere ilişti.

Demirlerin, yağın,

makine seslerinin arasında

birkaç kelime duruyordu:

“Hangi bahçenin gülüydün de, her yaprağında ayrı bir yara kaldı?”

Bir an durdum.

Sanayide

böyle bir cümleyle karşılaşmayı

kim beklerdi?

Mehmet Usta geldi.

Derdimizi anlattık,

o dinledi.

Anlaştık.

Tam çıkarken sordum:

“Abi, şiir sever misin?”

“Yazarım,” dedi.

“Şiir de…

müzik de yaparım.”

Şaşırdım.

Demirle uğraşan ellerin

şiir yazabileceğini unutmuşuz meğer.

Akşam bizi evine çağırdı.

“Et sote yaparım,” dedi,

“bir de ufak bir aslan sütü içeriz.”

Akşam olduğunda

küçük bir bahçe,

küçük bir masa,

büyük bir gönül karşıladı bizi.

Mezeler dizilmişti sofraya,

odun ateşinde et pişiyordu.

Kediler etrafında,

oğlu boynuna sarılmış…

Ben içimden geçirdim:

Bazı insanların evi küçüktür,

ama yuvası kocamandır.

Sonra müzik başladı.

Ludovico Einaudi…

Sanayinin demir sesleri

çok uzaklarda kaldı.

Sohbet derinleşti.

Edebiyat dedik,

Nihal Atsız dedik,

Turancılık dedik,

memleket dedik…

Sonra hayatını anlattı.

Fakir bir evden çıkmıştı.

Çalışmış,

okumuş,

yorulmuş…

Bazen yalnız kalmış.

Ama vazgeçmemiş.

Makine mühendisi olmuş.

Kendi işini kurmuş.

Ve bütün o hayatın sonunda

tek bir hayali kalmış:

Dikili’de küçük bir ev.

Gece ilerledi.

Şiirler döküldü masaya.

Ben çayımı içerken

gözlerinin aya takıldığını gördüm.

Dolunay

gökyüzünde sessizce asılıydı.

Einaudi usulca çalıyordu.

Ve Mehmet Usta söyledi:

“Dolunay asılı gökyüzünde,

Ludovico çalıyor usulca.

Gece, kimseyi uyandırmadan

eski defterleri açıyor içimde.

Bir nota düşüyor aya,

bir diğeri sana…”

Ben sustum.

Bazı dizeler alkış istemez.

Bazı geceler

insan sadece susar.

O gece anladım:

İnsanları bazen

üzerindeki kıyafetle,

ellerindeki nasırla,

ayakkabısıyla,

çalıştığı yerle tanımaya çalışıyoruz.

Oysa insan

bunların çok daha ötesinde.

Bir adamın elleri

demirden nasır tutabilir,

ama kalbi

ay ışığı kadar ince olabilir.

Sanayinin ortasında

bir makine ararken

bir insan bulmuştuk.

Belki de

asıl bulduğumuz oydu.

Demirlerin arasında

saklanmış bir pırlanta…

Vedalaşırken:

“Makine iki haftaya hazır,” dedi.

“Karşılığında da bir Togg isterim.”

Güldük.

Ama o geceden sonra

benim için Mehmet Usta’nın değeri

ne yaptığı makineyle ölçüldü

ne de istediği Togg’la…

Çünkü bazı insanlar

hayatınıza kısa bir akşamlığına girer,

bir çay içersiniz,

bir sofraya oturursunuz,

birkaç şiir dinlersiniz…

Sonra giderler.

Ama geride

uzun yıllar unutamayacağınız

bir cümle bırakırlar.

O gece aya baktım.

Dolunay hâlâ oradaydı.

Ve düşündüm:

Sanayide ne pırlantalar saklıymış,

biz farkında değilmişiz.

Meğer insanı tanımak için

aynı dünyadan gelmek gerekmiyormuş.

Bazen bir çay,

bir sofra,

birkaç kelime…

Ve biraz da

yüreğini açmak gerekiyormuş.

Tartışma

Yorumlar

4 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar