YazYorum
Öykü4 Tem 2026

Eşik

Bu hikaye, Çağan Irmak'ın Kabuslar Evi serisinin 3. filmi Hayal-i Cihan'dan esinlenmiştir.

Sevil Arık Tok|4 Temmuz 2026|5 dk okuma
85 görüntülenme|1 yorum

Şehrin çok sesli ve kendi cevherini durmadan öğüten muazzam çarkından, nihayetsiz mesailerinden kaçıp bu uzak taş konağın sükûtuna sığındığımda, ruhum kendi mukadder iflasının eşiğindeydi. Günlerce süren koşuşturmaların, masaların üzerinde biriken evrak yığınlarının ve zamanı bir giyotin gibi dilimleyen saat tıkırtılarının altında bütünüyle ezilmiştim. İçimde eski bir düş gibi özlediğim yalnızlığıma çekilmek, hayatın hoyrat ritminden koparak kendi iç zamanımı yeniden inşa etmek arzusu vardı. Konağın kapısını kapatıp anahtarı iki tur çevirdiğim saniyede göğsümü daraltan o büyük dünya yükünün nihayet bittiğini, zamanın burada benim için asude bir nehir gibi akacağını vehmetmiştim.

​Fakat evde, geldiğim ilk günden itibaren beni huzursuz eden tekinsiz bir mukavemet gizliydi. Üst kattaki odalarda, gecenin en koyu ve en rüyasız saatinde, ahşap zemini belli belirsiz esneten ritmik, kesik, muayyen adımların sesi yükseliyordu. Bu koridorlarda ne zaman yürüyecek olsam, benden hemen önce bir başkası oradan geçmiş, maziye ait bir havayı orada bırakmış gibi tenimi yalayan serin bir esintiyle irkilmekteydim. Evde yalnız değildim. Ağır ve müphem bir uykusuzluk hastalığının pençesinde kıvrandığı, gözlerinin etrafına birikmiş koyu, mor halkalardan anlaşılan yaşlı bir adam, odaların arasında adeta yarım kalmış bir teessür gibi dolaşıp duruyordu. Bakışlarında deliliğin ve hudutsuz bir yorgunluğun sınırlarında gezen hırçın bir infilak arzusu vardı. Benimle asla konuşmuyor, varlığımı tamamen yok sayarak gölgelerin arasından süzülüyordu. Belli ki bu fani inzivayı bozmamdan, onun o donmuş zamanına dahil olmamdan hoşnut değildi; dilsiz, sitemkar varlığıyla beni buradan kaçırmaya çalışıyordu.

​Günler geçtikçe bu psikolojik harp, ruhumun kimyasını bozan muazzam bir musibete dönüştü. Ben mutfakta oturup saatlerce boş tezgaha, parmaklarıma yahut pencerelerden süzülen ikindi melaline dalmışken, o ihtiyar aniden kapının eşiğinde beliriveriyor, elindeki fenerin ışığını tam durduğum noktaya, gözlerimin ta içine doğru delice sallıyordu. Yüzüme bakıyor fakat beni bir insan gibi değil de bir boşluk gibi addediyor gibiydi; kör edici ışıkla varlığımı taciz ediyordu. Kendi odama çekilip yatağa uzandığımda ise, kapının hemen ardında durup dakikalarca nefesini tuttuğunu, karanlığı dinlediğini duyuyordum. Şehrin insanı kendi cevherine yabancılaştıran çarklarına boyun eğmiştim belki; fakat bu tekinsiz adamın beni kendi kiraladığım bu mazi sığınağında delirtmesine müsaade etmeyecektim.

​Dün gece yarısı boğazında düğümlenen inleme sesleri üst kattan yeniden aksetmeye başladı. Zihnimdeki yorgunluk, bir anda hırçın ve durdurulamaz bir öfkeye tahvil oldu. Bitmek bilmeyen bu kabusa, bu muamma dolu gece nöbetlerine bir son vermek azmiyle merdivenleri hızla tırmandım. Odasının kapısını sert bir hareketle iterek açtım.

​Yaşlı adam yatağın kenarına çökmüş, başını iki elinin arasına almış sağa sola sallanıyordu. Oda, bir ömrün enkazı gibiydi; her yerde kırık eşyaların izleri vardı. Elinde eski, kenarları sararmış soluk bir fotoğraf tutuyor, hıçkırıklar içinde boşluğa doğru fısıldıyordu: "Lütfen..." diyordu, sesi çaresizliğin en dip, en karanlık kuyusundan geliyordu. "Yalvarırım git artık bu evden. Bırak uykuma kavuşayım. Bana neden rüyalarımda bile rahat vermiyorsun?"

​Adımlarım eşikte, havada asılı kalmış bir tereddüt gibi donakaldı. Kimi kastettiğini, bu sitemin kime ait olduğunu anlayamamıştım. Ben günlerdir kendi köşesinde bir sükût heykeli gibi oturan, onu rahatsız etmemek için çıt çıkarmayan, varlığı ile yokluğu belirsiz masum bir kiracıdan başka neydim/kimdim ki? "Buradayım!" diye bağırdım odanın ortasına doğru birkaç adım atarak. "Yüzüme söyle ihtiyar! Benden ne istiyorsun?"

​Yaşlı adam aniden başını kaldırdı. Gözleri tam olarak benim durduğum noktaya kilitlendi. Dehşetle büyümüş göz bebeklerinde kendi aksimi, öfkeli yüzümü görmeyi bekledim; fakat gözlerinin içindeki koyu dehlizde hiçbir yansımam yoktu. Komodinin üzerindeki eski feneri aldı ve tam üzerime doğrulttu.

​Gözlerimi kırpmadım. Işık, göğsümün tam ortasından, sanki orada etten kemikten bir varlık yerine bir parça serin hava varmış gibi pürüzsüzce geçip arkamdaki gardırobun kapağını aydınlattı.

​Bakışlarım bir dehşet ürpertisiyle aşağı kaydı. Ellerime baktım. Yerdeki eski kilimin nakışları, renkleri hiçbir kesintiye uğramiyordu. Yanı başımdaki tozlu boy aynasına döndüm.

Şaşkınlığım katı bir korkuya dönüşürken, ihtiyar feneri yere fırlattı. Ansızın, bir fâniden beklenmeyecek vahşi bir öfke ve hummalı bir güçle üzerime atıldı. Kaçmaya yeltendim ama parmakları etime değil, ruhumun çeperlerine geçirilen demir bir pençe gibi boynumu kavradı. Beni o tozlu boy aynasına doğru yeniden sürüklemeye başladı.

Boynumu sıkan elinin şeklini görüyordum ama tenimde ne bir sıcaklık vardı ne de bir acı; parmakları sadece boşluğu büküyordu. Beni aynanın tam önünde durdurdu. Başımı vahşi bir itişle çevirdi:

​"Bak!" diye bağırdı, sesi odadaki tüm eşyaları sarsan bir çığlığa dönüştü. "Bak buraya! Kimsin sen?"

​Gözlerimi aynaya diktim.

​İhtiyarın öfkeden kızarmış yüzü, titreyen omuzları ve ensemdeki o boğum boğum eliyle boynumu kavradığı yerde sadece boşluk vardı. Yüzüm, varlığım, benden tek bir leke bile yoktu aynada. Yansıyan tek şey, yaşlı bir adamın kendi gölgesiyle yaptığı delice ve beyhude bir kavgaydı.

​İçimde bir yıldırım hızıyla patlayan şey tamiri imkansız bir hayal kırıklığıydı.

​Zihnim maziye, masamın üzerinde biriken o tanıdık evrak yığınlarına doğru çaresizce tutunacak bir dal aradı. Kendime ait bir geçmişi, bir çocukluk izini, bir gençlik hatırasını çağırmak istedim. Alelacele telefonumu çıkardım cebimden, rehberim boştu. Ne yana dönsem, o güvendiğim belleğim, bir mürekkep lekesi gibi dağılıyordu. Hafızamda bulduklarımın hiçbiri yaşanmamıştı. Ben ölmüş bir fani, maziye saplanıp kalmış eski bir hayalet bile değildim. Ben, bu uykusuz ihtiyarın yalnızlığından, onun gece hezeyanlarından ve koyu melankolisinden doğmuş dilsiz bir vehimden, hiç doğmamış bir gölgeden ibarettim. Bir başkasının zihnindeki bir saniyecik rüya kırpıntısıydım.

​Bu idrak, ruhumun kimyasını bütünüyle eritti. Ağlamak istedim. Haykırmak, bu haksızlığa, bu hiç var olmamışlık teessürüne isyan etmek istedim Bir ömre sahip olamamanın, hiçbir zaman bir kadına dokunamamış, bir sokakta yürüyememiş olmanın asil ve trajik kederi göğsümün ortasına çöktü.

​İhtiyar, boynumdaki elini yavaşça gevşetti. Parmakları boşluğumun içinden pürüzsüzce kayıp yanına düştü. Bakışlarındaki o delice nefret, yerini kendi yarattığı hayale acıyan derin bir hüzne bıraktı. Aynadaki mutlak boşluğa doğru fısıldadı:

​"Kırk yıldır her gece seni buraya ben çağırıyorum," dedi, acıklı bir yalnızlıkla bükülerek. "Kırk yıldır o gürültülü şehirleri, hiç görmediğim o büyük binaları bana anlat diye seni zihnimden doğuruyorum. Seni de kendimi de affediyorum artık... Git!

​Sonra da yıllardır çektiği uykusuzluğun ardından ilk kez gevşeyen omuzlarıyla yatağına doğru yürüdü ve uzandı; göz kapakları huzurla kapandı ve nihayet derin, asil bir uykuya daldı. Onunla birlikte, beni bu odada tutan yegane hafıza çarkı da durdu.

​Şafağın ilk ışıkları pencerelerden içeri sızarken, ben odanın tozlu havasında seyrelen bir duman gibi bile kalamadım. Bir anı bırakamadan, maziye dahi sığınamadan, hiç var olmamışlığın o kör ve ebedi sessizliğine doğru, bir rüyanın uyanışında bütünüyle silinip gittim.

​Gerçek nihayet uyumuştu; hayal ise hiç var olmamıştı.

Tartışma

Yorumlar

1 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü2 Tem 2026

Çatlayan Benlik

En çok susturduğumuz yanımız, bir gün karşımıza yabancı biri gibi çıkar. Bu öykü, Carl Gustav Jung’un gölge arketipi ve bölünmüş benlik kavramından ilham alarak yazılmıştır.

Emine Demir·6 dk·2·340