Ceket, omzuma tam oturdu. Terzinin kim olduğunu, astarın hangi dükkandan alındığını hatırlamıyordum ama düğmeleri iliklerken parmaklarım hiç yabancılık çekmedi. Saat tam dörttü. İstasyon caddesindeki kahvehanenin camından içeri baktım. Adam oradaydı. Çay bardağını tutuşundaki o eski ve tanıdık kederi gördüğümde, benim de içimde bir şeyler ilk kez kıpırdadı.
Geçmişe dair hiçbir şey yoktu zihnimde; ne bir çocukluk anısı, ne bir oyuncak, ne de bu caddeye çıkmadan önce yürüdüğüm sokaklar. Benden esirgenen bir hafızasızlıkla boşluğun ortasında otuz yaşımda ve bu çizgili ceketle aniden var olmuştum. İnsanların çocukluk fotoğraflarına bakıp hüzünlendiği bir dünyada, benim ilk hatıram istasyon caddesinin soğuk kaldırımı ve adamın sırtı olmuştu. Cebinden çıkardığı birkaç bozukluğu garsonun bakışlarını beklemeden masaya bıraktı ve dışarı çıktı. Adımlarım onun ritmine esrarengiz bir uyumla katıldı. Aramızda aşağı yukarı on metrelik bir mesafe vardı; ne o yaklaşıyordu ne ben uzaklaşabiliyordum. O, gri pardösüsünün ceplerine ellerini gömmüş, başı önünde yürüyordu.
Cadde kalabalıktı. Yol kenarındaki satıcıların sesleri, korna gürültüleri bana ulaşmadan önce onun omuzlarına çarpıyor, sonrasında benim zihnimde yankı buluyordu. Arkada sokakta akan hayatı onun kulaklarıyla duyuyormuşum gibi tuhaf bir aidiyetle peşi sıra yürüyordum. Dünya aramızdaki görünmez bağın içinden geçtiğinde bir şekle giriyordu sanki. Yaşamı onun algısı ve henüz olgunlaşmamış yirmili yaşlarının kırılganlığı üzerinden tüketiyordum.
Yol boyunca birkaç mağazanın önünden geçtik. Bir tuhafiye dükkanının vitrin camına yansıyan silüetlerimize baktım yan yana. O henüz yirmilerinde, omuzları dik, yüzü pürüzsüz bir gençti; ben onun arkasından yürüyen, göz kenarları çökmüş, otuzunda bir adam. Biraz sonra eski bir sahafın önünde durdu. Vitrindeki kitaplara değil, kendi yansımasına baktı uzun uzun. Cebinden bir sigara tabakası çıkardı. Metalin tırnağına çarpma sesini duyduğum an, benim de sağ elimin dördüncü parmağında sızılı bir soğukluk peydahlandı. Galiba ben onun gövdesinin gelecekte bırakacağı tortulara sahip olmanın ötesinde fazla bir şey değildim.
İstasyon caddesinin sonunda sıvaları dökülmüş bir ahşap eve saptı. Bahçe kapısının menteşeleri gıcırdadı. Merdivenleri çıkarken adımları ağırlaştı, sanki sırtında benim otuz yaşımın gövdesini taşıyordu. Kapıyı açtı ve içeri girdi.
Sırtımı, yüzüme kapanan kapının soğuk ahşabına yasladım ve bekledim. Mesafe açıldıkça göğsüm sıkışıyor, nefesim daralıyordu; onun varlığına mahkumdum. Sokaktaki lambanın sarı ışığı altında, rüzgarın süpürdüğü birkaç kuru yaprağı izledim saatlerce. Dünya onun gizemli sessizliğiyle daha da ağırlaşmış halde dönmeye devam ediyordu.
Gece yarısına doğru içeriden kâğıt sesleri duydum. Gözlerimi kapattım. İçerideki odanın düzenini, eşyaların kokusunu alabiliyordum. Garip bir bilme hali vaki olmuştu bende. Lambanın yeşil abajuru, kenarı çatlak kül tablasında biriken külü ve adamın parmakları arasındaki kurşun kalemi, duyu organlarımın ötesinde farklı biçimde tezahür eden bir algıyla sezinledim.
Kalem kâğıda değdi. İlk cümle yazıldı. Göğsümde hiç bilmediğim bir sızı belirdi. Yazdığı satırlar, odanın duvarlarını aşıp zihnime akıyordu sanki. Fakat kâğıtta geçmişe ait tek bir kelime, eski bir hatıra, pişmanlık dolu bir aşk cümlesi dahi yoktu. Sadece iki şahidin ismi, bir adres ve soğuk, resmi bir üslup... Satır aralarında kendi üzerimdeki kumaşı da gördüm. "Üzerimdeki her şeyi yakıp," diyordu düz bir sesle, "beni gardroptaki o hiç giyilmemiş, çizgili ceketle..."
O an her şey buz gibi bir netlikle oturdu yerine. Ben onun geçmişinden gelen bir hayalet, ölen bir yakını değildim. Ben onun birazdan vazgeçeceği, hiçbir zaman olamayacağı otuzuncu yaşıydım. Masanın başındaki genç adam, birkaç dakika sonra tamamen iptal edeceği geleceğini, hiç yaşanmayacak günlerini geride bırakmaya hazırlanıyordu. Bense henüz yaşanmamış ve birazdan tamamen vazgeçilecek bir ihtimal, olmayacak bir geleceğin soğuk tasarımıydım.
Sabaha karşı yazı durdu. Kalemin masaya bırakılış sesini duydum. Ardından gıcırdayan bir çekmece açıldı. Metalik bir nesne bırakıldı masaya.
Tam o anda sağ elimden başlayarak çözülmeye başladığımı hissettim. Ceketimin çizgileri soluyor, parmak uçlarım havaya tütün külleri gibi dağılıyordu. Canım acıyordu; çünkü var olmayı delice arzulayan bir geleceğin can çekişen bir bilinci vardı. Teslim olmak istemedim. Hiç doğmamış bir mazi adına değil, yaşamayı delice umut eden bir gelecek adına direndim. İçimdeki muazzam yaşama isteğiyle parmaklarımı kapının ahşabına gömdüm. Parmağımda sadece izi olan o gümüş yüzük, içeride, kenarı çatlak kül tablasının yanında duruyordu. Dışarıda var olmak için çırpınıyordum. Umudum yoktu ama ben tüm var olma ihtimallerimi nasıl hayata geçirebileceğimi düşünüyordum. Biraz sonra içerideki masada tuhaf bir şey oldu: Gümüş yüzük durup dururken masadan kaydı ve büyük bir gürültüyle parkeye düştü. İçeride ani bir hareketlenme oldu, irkildim. Genç adam, elindeki soğuk metali masaya bırakıp yere eğildi. Yüzüğü almak için parmaklarını uzattığında gözü az önce yazdığı vasiyette bahsettiği gardrobun alt aynasına ilişti. Yerdeki yansımasında kendi gözlerini gördü. Gözlerinde, yirmili yaşların kırılganlığı değil, benim dışarıda can çekişen otuz yaşımın olgun, yorgun ama hayata delice aşık bakışı vardı.
İçeriden hıçkırığa benzer, derin bir nefes alma sesi geldi.
Kağıtların yırtılma sesini duydum. Büyük bir kurtuluşla parça parça ediyordu vasiyetini.
Kapı aniden açıldı.
Karşımda duruyordu. Yüzünde ne bir şaşkınlık vardı ne de korku. Gözlerinde, az önce eşiğinden döndüğü büyük karanlığın dehşeti, şafağın ilk ışıkları gibi parlayan muazzam bir uyanış vardı.
Bana, yani bir dakika önce vazgeçmek üzere olduğu, o çizgili ceketli otuz yaşına uzun uzun baktı aynada. Kendinden vazgeçmekten vazgeçen bir adamın, kendi yarınıyla imzaladığı sessiz ve muhteşem mutabakata şahit oldu. Göz kenarlarımdaki kırışıklıkların, gelecekte yaşanacak güzel günlerin çizgilerine dönüştüğünü hissettim. Ceketim artık üzerimde eğreti durmuyordu.
Kapı tekrar kapandı. İçeride yakılan bir ocağın, kaynayan bir çayın huzurlu tıkırtısı idi bu kez. Sağ elimde başlayan o çözülme hissi durdu.
İstasyon caddesinin soğuk kaldırımında, hiç yürünmemiş yolların, henüz çekilmemiş fotoğrafların ve yapılacak tüm o güzel hataların coşkusuyla arkamı döndüm. Artık bir ihtimal değildim. Oraya doğru güvenle yürüyen gerçek bir yarındım.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.