Mira, şehrin en kalabalık caddelerinden birinin köşesindeki küçük kafede, her zamanki masasına oturduğunda aslında yeni bir güne başlamıyordu; aynı günün farklı bir tekrarına düşüyordu.
Sandalye aynıydı, cam aynıydı, ışığın masaya düşme açısı bile sanki yıllardır değişmemek üzere anlaşmış gibiydi. Değişen tek şey, Mira’nın buna her seferinde biraz daha az itiraz etmesiydi.
Camın ötesinde şehir vardı; içeride ise onun uzun zamandır kimseye anlatmadığı bir eksiklik.
Garson onu tanıyordu. “Her zamanki” sorusu artık soru değildi. Bir onaylama biçimiydi. Mira başını hafifçe eğdi. Cevap vermedi. Gerek de yoktu; bazı insanlar konuşmadıkça daha net anlaşılırdı.
Kahve geldi. Köpüğü dağılmıştı. Kenarlara taşmış, ortası çökmüş bir yüzey… Mira fincana baktı ve bunun bir içecek değil, bir günün özeti olduğunu düşündü. Her şey yerinde gibi görünüyordu ama hiçbir şey tam değildi.
Telefonu titredi.
Ekran açıldı.
Hikâyeler aktı.
Denizler, şehirler, kahkahalar, kusursuz ışıkta yakalanmış yüzler… İnsanlar sanki hayatı yaşamıyor da, yaşadıklarını kanıtlıyordu. Her kare bir cümleydi: “buradayım”, “iyi hissediyorum”, “devam ediyorum”.
Mira izledi.
İçinde ne kıyaslama vardı ne de hayranlık. Daha tehlikeli bir şey vardı: alışma. Görülen şeylerin gerçek olup olmadığı artık önemli değildi; önemli olan, yeterince tekrar edilip edilmediğiydi.
Telefonu kapattı.
Sessizlik geri geldi. Ama bu sessizlik boşluk değildi; bastırılmış cümlelerin birbirine sürtünerek çıkardığı ince bir gürültüydü.
Kahvesine uzandı. Soğuktu. Yine de içti. Çünkü bazı şeyler artık tat için değil, ritüel için yapılırdı; insan kendini bırakmamak için küçük alışkanlıklara tutunurdu.
Dışarıda şehir kendi hızında akıyordu. İnsanlar birbirine değmeden ilerliyor, herkes bir yere varıyordu ama kimse gerçekten “varmış” gibi görünmüyordu. Yön vardı, ama temas yoktu.
Bir süre sonra garson yeniden geçti.
“İyi misiniz?”
Bu soru Mira’nın içinde kısa ama net bir boşluk açtı. Cevap hazırdı; fazla hazır olduğu için bile eksikti.
“İyiyim.”
Ama bu kelime, bir durumu anlatmıyordu. Sadece tartışmayı kapatıyordu.
Garson uzaklaştı.
Mira camdan dışarı baktı. Bir çocuk düştü, kimse eğilmedi. Bir yetişkin telefonuna bakarak geçti. Bir çift aynı karede bile buluşmadan yan yana yürüdü. Hayat, küçük kırılmaları büyütmeden yok sayma konusunda ustalaşmıştı.
Mira o an fark etti:
İnsan, kimse bakmadığında yalnız kalmıyordu sadece, kendinden de yavaş yavaş çekiliyordu. Biraz ses, biraz istek, biraz “ben” eksiliyor; yerini açıklaması kolay bir sessizlik alıyordu.
Telefonu tekrar eline aldı. Ekran kapalıydı ama yansıma açıktı. Kendi yüzüne baktı. Uzun süre baktı. Tanıdık gelen şey yüzü değil, yorgunluktu.
Ve o an, ilk kez içinden geçen cümleyi geri çevirmedi:
“Ben en çok, kimse beni görmediğinde eksiliyorum.”
Ama bu kez cümle içeride kalmadı.
Mira fincanı itti. Para bıraktı. Sandalyeyi geriye çekti. Kalktı.
Kapıya yürüdü ve kapıdan çıkmadan önce, şehir ona hiçbir şey söylemedi. Bu en net cevaptı.
Nihayetinde bazı insanlar kaybolmazdı.
Sadece fark edilmeden,
kendilerinden çekilerek yaşarlardı.
Tuğba MARTİN





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Garson çok iyi birisi..
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.