Beni yanlış anlamayın. Hiç kimseyi suçlamıyorum. Belki biraz kendimi. Belki biraz da ortaokulda bana sırf kalemimi yere düşürdüm diye tokat atan beden eğitimi öğretmenini. Ama aslında mesele kalem değil, mesele düşmekti. O gün kalem düştü. Yarın ben düşecektim. Yine de kendime bir mızrak yaptım. Tahtadan değil, demirden değil, bir kelimeden. “Durmak.” Hem de dikine.
Dik durmak kolay sanılır. İki omzu geri at, çeneyi kaldır, sırtı düzleştir. Oysa ben içimde duruyorum. İnadına. Herkes eğilirken, bükülürken, ben içimde mızrak gibi doğruluyorum. Kimse görmüyor ama olsun.
Babam beni böyle görse, başını sallar, “Boş ver oğlum,” derdi. Babam boş vererek yaşadı. Yani belki onun da bir mızrağı vardı ama yere gömdü, hiç göstermedi. Bir sessizlik gibiydi. Kalın, duvar gibi bir suskunluk. Arada bir çay içerdi. Bardak dudaklarına değerdi ama bir şey içtiğini hiç görmezdim. “İçime akıttım,” derdi şaka yollu. Oysa ben bilirdim. O suskunlukla birlikte içini de yutuyordu.
Ben ise yutamadım. İçim şişti. Ve sonunda mızrak oldu.
Bir defterim vardı çocukken. Kırmızı kaplı, kenarları yıpranmış. İçine gizli şeyler yazardım. Mesela: “Bir gün büyüyüp mızrak olacağım.” Arkadaşlarım futbolcu olmak isterdi, ben ise sivri olmak istedim. Batacak kadar sivri, ama kırılmayacak kadar sağlam.
O deftere babamla ilgili hiç bir şey yazmamıştım. Çünkü onunla ilgili ne düşündüğümü bilmiyordum. Sevgiden mi kaçtım, hayal kırıklığından mı? Belki ikisi de. Babam dik durmamı istemedi. Ama her düşüşümde de bir şey demedi. Sadece baktı. Bazen susmak, destek olmak değildir. Sadece susmaktır.
Sonra büyüdüm. Mızrak gibi olmak içime yerleşti. Kalemim, sözüm, bakışım hep yukarı doğruydu. Ne var ki yukarı bakmak, bazen göğü değil, yalnızlığı gösterir.
Üniversitede bir hocam vardı. Duruşuyla değil, yorgunluğuyla öğretti bana bazı şeyleri. Bir gün, sınıfa boş gözlerle baktı ve dedi ki:
“İnsan hayatı boyunca dik durabileceği bir an yakalar. Eğer o anı kaçırırsa, hep eğik yaşar.”
Sınıf sessizdi. Kalem oynatmadım. O an ben de durdum. Acaba o an mıydı? Yoksa zaten geçmiş miydi?
Sonra biri girdi hayatıma. Bir kadın. Gözlerinde merhamet değil, merak vardı. “Neden hep mesafelisin?” dedi bir gün. Ne diyebilirdim? Mızrakların ucu yakındır ama gövdesi uzakta kalır. Yaklaşırsan batarsın, uzak durursan kaybolursun.
Onu sevdim. Ama sevdiğimi bile doğru düzgün söyleyemedim. Çünkü dik durmanın dili kalın olur. Eğilip bir kelimeyi fısıldayamazsın. Sevgi bazen diz çökme işidir.
Ben çökemedim.
O da beklemedi.
Gittiğinde sadece bir not bıraktı: “İçindeki savaş seni yoruyor.” Belki de haklıydı. Ama bazı insanlar mızraktan yapılır. Eğilirlerse kırılırlar.
Sonra işe girdim. Küçük bir şirkette. Herkesin kafası önde, gülüşleri yöneticinin mimiklerine göre şekillenmiş. Bir gün, bir toplantıda müdür, sahte bir sunumla “başarıyı kutluyordu.” O sunumda benim ismim bile geçmedi. Oysa bütün projeyi ben sırtlamıştım.
El kaldırdım. “Bu raporda eksik var,” dedim. Herkes bana baktı. Müdür gözlüklerini çıkardı.
“Ne eksikmiş bakalım?”
“Sahici olan,” dedim. “Gerçek olan eksik.”
O an anladım: Mızrak olmak sadece yalnızlık değil, tehdit de demekti.
Sonra çağırdılar. “Uyum sağlayamıyorsun,” dediler. “Fazla dik duruyorsun.”
Bu cümleyle ilk defa gurur duydum. Çıktım kapıdan. Ve ilk defa havayı ciğerlerime kadar çektim. Çünkü bazı insanlar ancak kovulunca özgürleşir.
Annemin evine döndüm bir süre. Aynanın karşısına geçip duruşumu inceledim. Omzum hafif düşmüş, boynum hafif bükülmüş. Ama içimde hâlâ o diklik vardı. Bazen mızrak dışarıdan değil, içeriden dik durur.
Yıllardır yazdığım cümleler birikti. Kimi eksik, kimi kırık. Ama hepsi sivri. Çünkü yazmak, konuşmanın dik hâlidir. Yalnızların, suskunların, içini dökemeyenlerin mızrağıdır kelimeler.
Bir gün bir çocuk yanıma geldi. Sokakta. Elinde tahta bir sopa vardı.
“Bu benim mızrağım,” dedi.
Gülümsedim.
“Benimki kalemdi,” dedim.
Anlamadı. Ama önemli değildi. Bir çocuğun mızrağı olması yeterdi.
Şimdi buradayım. Bu satırları yazarken dik oturuyorum. Belki dışarıdan biri görse anlamaz. Ama ben biliyorum. Her harf bir duruş. Her kelime bir başkaldırı.
Mızrak olmak, kimseye saldırmak değil. Eğilmeyerek bir şeyleri hatırlatmak.
Bir gün biri bu satırları okur da “Ben de dik durabilirim,” derse — işte o zaman bu mızrak yerini bulmuş olur.
Dik durmak bir iddia değil. Bir ihtiyaç. Çünkü bazen sadece dik durmak bile bir devrimdir.
Ve bazen…
Sadece başkaldıranlar hayatta iz bırakır.
Resul Bayraktar




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Harika bir çalışma ve çalışmadan öte bir duruş👏👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Teşekkür ederim kalemdaşım, okuyan gönlünüze sağlık
😔….
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.