Bir şeyler yazmanın en zor yanı iyi bir giriş cümlesiyle başlamak kaygısıdır. Bazen böyle bir kaygımız olmaz, aklımıza ilk gelen cümleyle bir giriş yaparız. İkisi de olur, o an nasıl istersen öyle olur. Aslında ben de bu şekilde başlamayacaktım, aklımda başka bir şey vardı, her neyse bir şekilde başladık artık.
İnsan bazen “yazılacak her şey yazıldı zaten ben üstüne ne koyabilirim?” diye düşünüyor. Bu güne kadar bir sürü yazar ve şair, binlerce kitap ve milyonlarca cümle sundular insanlığa. Sonuç, hala yazacak bir şeylerimiz var. Çok garip hala söyleyecek şeylerimizin olması. Belki de bir yerde bitmeliydi, hayatla ilgili bu kadar çok ifadenin olması bazen kötü hissettiriyor beni. Hangisi gerçek, hangisi daha doğru bilemiyorsun. İşte olay tam da burada başlıyor. Edebiyatta gerçek ve doğru cümle diye bir şey yok. İstediğini seçebilirsin, istediğini motton yapabilirsin. Yüzyıllardır var olan bu güç hala elimizde, eskimeyen tek şey düşünebilmek. İlham aldığımız yazarlar ve eserler çok değerli, önümüzde birçok örnek var. Mesela bu kadar örneğin ve eserin olmadığı ilk üretim zamanlarında yazar olmak istemezdim, önünde çok az örnek var ve senin kalemine uymayan örnekler belki de. Yeni bir görüş, yeni bir edebi değer oluşturmalısın. Bir bakıma oldukça özgün ve özgür bir alan sunsa da, ilham kaynağın az.
Belki de önemli olan bu da değildir, aslında ben hiç bunlardan bahsetmek istemiyordum. Özgürlük alanımı kötüye kullanıyorum.
- "Nereye kadar yazacaksın böyle? Bir gün yazmak istemediğinde ne olacak?"
- "Bilmem, gittiği yere kadar, ölene kadar belki de. Yazmak istemediğimde ne olacağını, yazmak istemeyen versiyonum düşünsün."
İnsan ilişkilerini hala çözemedim, anlam veremediğim çok şey var, belki 50 yaşında çözerim. Sanırım çok derine inmemek gerek, genel olarak hayatta. Yüzeyselliği kendime uyduramadım, gerekliydi bir nebze ama benim hoşuma gitmedi üstünkörü yaşamak. Her duygum, her düşüncem çok gerçek geldi bana, gereği var mıydı hayatı bu kadar iliklerimde hissetmemin? Bilemiyorum, bu da bir bilmece. Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmeli mi bilmiyorum ama sevebilme ihtimalini tasarlamalıdır çekirdeklerinde. İnsanın kendi doğrularının olması çok güzel bir şey, kendi yanlışlarının olması kadar. Ama önemli olan bakış açılarına saygı duyabilmek. Bizde bu biraz eksik sanırım, istiyorlar ki onlar gibi bakalım hayata, onlar gibi düşünelim ve yaşayalım. Ben reddediyorum, her şeyi reddediyorum. Kendimi özel ve farklı görmüyorum, sadece hepimiz bahçedeki farklı çiçekleriz, bunu biliyorum. Çok rahatsız oluyorum, benzer şeyleri görmekten, sadece kendini düşünen insanlardan, sevmeyi bilmeyenlerden, düşünmeyi bile kendinden esirgeyenlerden, insanlığa çok uzak bir noktada yaşayıp insanlık ve iyilik üzerine ahkam kesenlerden, son derece rahatsız oluyorum.
Bazen kendimden de rahatsız oluyorum, kendimi eleştiriyorum, sorguluyorum. Sonra “sal beni artık” diyorum ve kendimi rahat bırakıyorum. İnsan kendiliği üzerine çok fazla düşününce bir süre sonra kendisi olarak değil bir yabancı olarak yargılıyor kendisini. Bunu bırakalım mesela, kendimizi bu kadar eleştirmeyelim. Olduğumuz gibi olalım ve kendimizi olduğumuz gibi kabul edelim. Kimsenin de bizi olduğumuz gibi kabullenmesini beklemeyelim, “kabullenmeyenler gidebilir” rahatlığı olsun hepimizde. Birileri fikirlerimizi ve benliğimizi kabul etsin diye oturup beklemeyelim, hiç kimse için kendimizi azaltmayalım, eksilmeyelim. Şahsen pek umurumda değil, hiç kimse için ruhumu eksiltemem, beni ben olarak benimseyen insanları ben de benimsiyorum. Aslında asıl sorun kendimizi kabul edilebilen bir şey olarak görmemiz. Kabul görmek kavramı da rahatsız ediyor beni. Bağırasım geliyor mesela, siz kimsiniz de bizi kabul görüyorsunuz diye. Ben de bunu kabul etmiyorum. Sizin gibi sahte ve kimliksiz insanların, gerçek ve benliği olan insanları kabul görebilme ihtimalinizin olduğunu sanmanızı kabul etmiyorum. Bence yaşamak böyle bir şey değil, hayatta var olabilmek ve kendine bir yer edinebilmektir önemli olan. Hiçbir yerde yer edinemesek bile kendi varlığımızın tam ortasına kamp kurabiliriz. Şimdi mesela düşünüyorum, bu konuda söylenmesi gereken her şey söylendi ben şimdi ne kattım bu bakış açısına diyorum. Olsun en azından kendi düşüncelerimi aktaracak bir kaleme ve ruha sahibim, daha önce ne söylendi ne yazıldı onlar ayrı bir yerde, bunlar da benim düşüncelerim bunlar da bir yerde. İçimdeki ses bazen “sen hayatla ilgili düşüncelerini aktarma” diyor, “niye diyorum”, “boş ver sen sadece yaşa” diyor. Ona da katılmıyorum, yaşarken yazabilmeliyim hayat benim için böyle daha anlamlı diyorum. Kendiyle konuşabilme cesareti göstermek düşünebilmek kadar önemli değil mi? İnsanın kendisiyle barışık olması sadece özgüveniyle alakalı bir şey değil, kendi iç sesiyle ne kadar iletişim halinde olduğuyla da alakalıdır.
Yaşamayı sevmek kadar sevmemek de normaldir. Nasıl yaşadığımıza bağlı; bazen seversin bazen sevmezsin. İnsan düz bir çizgide sonsuza kadar yürüyemez, zigzaglar hayatın anlamıdır. Mesela ben bazen yaşamayı sevmem ve bunun normal olduğunu fark ettim. Yaşamayı sevdiğim ve hayattan keyif aldığım anları sorgulamıyorsam, hayattan zevk almamayı da normal görmeliyim, kabul etmeliyim. İnsan içindeki karanlıkla beraber aydınlığın değerini anlar, bütün duygular iyisiyle kötüsüyle bize ait ve değerli. Önceden içimdeki karanlıkla savaşırdım, bitsin isterdim, aydınlık yanımı zehirliyor sanırdım. İkisinin de bir arada olabileceği ve birbirini besleyebileceği ihtimalini düşünmezdim. Artık düşünüyorum, hayatı sonsuza dek güneşli hissedemeyiz, karanlık günler de hissedilmeli. Kış güneşi gibi düşünebiliriz aslında. Hava buz gibi soğuktur ama güneş seni yine de ısıtır. Hayat siyah veya beyaz olmak zorunda değil, içimizdeki renkleri keşfedip hayata sunmalıyız. Bazen karanlıkta uzun süre yaşamış olsak bile. Dünya dönüyor, yeni bir gün başlıyor hep. Hatta bırakın dünya sizin etrafınızda dönsün, sorarlarsa "evet, benim dünyam, benim etrafımda dönüyor" dersiniz. Seni ne ilgilendirir benim dünyamın nerede döndüğü?
Bunları yazarken çalan şarkıdan bir cümle eklemek istedim.
“Bir şövalye var içinde seni koruyan.”
Evet hepimizin içinde bizi koruyan bir şövalye var. Kendi ruhumuzu bizden başkası koruyamaz.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İşte bu yüzden bana çok şeffaf ve samimi geliyorsun bence doğru yoldasın. Yazıya gelecek olursam muhteşem olmuş
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
ayy teşekkür ederiiim 🩷
sonsuza dek güneşli hissedemeyiz ellerine sağlık :)
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
tişekkür ederim 🩷🎀✨️
Harika bir bilinç akışı fakat ben "yazılacak her şey yazıldı" düşüncesinin bir yanılgı olduğuna inanıyorum. Mühim olan yeni bir konu bulmak değil; evrendeki milyonlarca benzersiz yaşantının, farklı zihinlerin süzgecinden geçen aynı konuların her defasında yeniden biçimlenmesidir. Ben, binlerce kez anlatılmış bir duyguyu bile her insanın kendi hikayesinin penceresinden dinlemenin zevkine inanıyorum. Bir metni okurken "işte bu yazarla yaralarımız denk veya renklerimiz aynı" diyebilmek okumanın en büyük hazlarından biri. Keşke herkes, bugüne kadar yazılmış olanların üzerine kendi bakış açısından bir cümle ekleyebilseydi. Ancak o zaman kendimizde olmayanı görebilir, başka hayatların içinden kendi duygularımıza yeni bir karşılık bulabilirdik. Dünya üzerinde bunca farklı ruh varken konular tükense bile onlara hayat veren biçimler, sesler ve üsluplar hiçbir zaman tükenmeyecek. Bana göre yazınızda olan da tam olarak bu: Söylenmiş bir düşüncenin sizin ruhunuzdan ve sesinizden yeniden doğması. Bazen insanın ihtiyacı olan yeni bir fikir değil, kendi duygusunu başka bir kalpte yeniden duymaktır. Umarım bu yanılgıya hiçbir zaman düşmez ve bizi kaleminizden mahrum bırakmazsınız.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
ne kadar güzel ifade etmişsiniz bana da yeni bir bakış açısı kazandırdınız 🥹 teşekkür ederim yorumunuz çok ama çok değerli 🩷