Friedrich Nietzsche, Batı metafiziğinin ve ahlak sistemlerinin "Tanrı’nın ölümü" ile birlikte temelsiz kaldığını ilan ettiğinde, yalnızca bir yıkım peşinde değildi. Onun "Tanrı öldü" çığlığı, insanın artık dışsal bir otoriteye sığınarak değil, kendi değerlerini bizzat kendi içinden üreterek var olması gerektiği, "yetişkinliğe erişme" sancısının bir ifadesi.
Nietzsche felsefesinin merkezinde yer alan "Güç İstenci" kaba bir iktidar hırsı değil; yaşamın kendini sürekli aşma, çoğalma ve kendi üzerine eğilerek kendini biçimlendirme arzusu. İnsan, Nietzsche için "aşılması gereken bir şeydir." Bu, bir tür biyolojik evrimden ziyade, insanın kendi "düşünsel alışkanlıklarının" ve "toplumsal kalıpların" (das Man’a benzer bir şekilde, sürünün dayattığı ahlakın) üzerine çıkması anlamına gelir.
Buradaki "Üstinsan" kavramı, hiçbir otoriteye boyun eğmeden kendi yasasını koyan, varoluşun ağırlığına rağmen "evet" diyebilen kişi. Ancak bu "evet" deme hali, hayatın tüm trajedisini ve acısını reddetmekle değil, "Bengi Dönüş" düşüncesiyle mümkün olur:
"Yaşadığın hayatı, en küçük ayrıntısına kadar sonsuz kez daha yaşayacak olsan, bu düşünce sana ne yapardı?"
İşte bu soru, insanı anlık hazlardan veya boş tesellilerden çıkarıp, eylemlerinin sorumluluğunu bütünüyle üstlenmeye zorlayan ontolojik bir sınav.
Nietzsche, ahlakı bir "korku mekanizması" olmaktan çıkarıp bir "yaratım sanatı" haline getirmeyi önerir. Ona göre insan, yaşamın anlamsızlığı karşısında nihilizme düşmemek için, kendi anlamını estetik bir eylemle kurmalı. Onun felsefesi, hayatı bir "kurban etme" alanı olarak değil, kendi üzerine bir sanat eseri gibi eğilinen, zorlukların ve acıların "ağırlık antrenmanı" olduğu bir varoluş alanı olarak görür.
Son tahlilde Nietzsche, insanın kendi hakikatiyle yüzleşmesinden doğan korku verici özgürlüğü kutlar. O, insana dışarıdan bir anlamın verilmediği, aksine insanın kendi yaşamının "yaratıcısı" olduğu zorlu zirveyi işaret eder. Onun çağrısı, geçmişin ağırlığından sıyrılıp, "kendi kaderinin mimarı" olma cesaretini gösteren "özgür ruhlara" yapılmış bir davettir. Zerdüşt’ün dağdan inip insanlara seslenmesi, insanın 'hayvan ile Üstinsan arasında gerilmiş bir ip' olduğunu hatırlatması, bu varoluşsal projenin edebi ve sarsıcı doruğu. Zerdüşt için Üstinsan, kendi üzerine köprü kurabilen, sürünün güvenli sessizliğini değil, kendi içsel fırtınasını göze alan kişidir.
Zerdüşt’ün meşhur 'Bengi Dönüş' sınavı, bu noktada metnin kalbi gibidir. Yaşadığın hayatı, en küçük acıları ve sevinçleriyle sonsuz kez yeniden yaşayacak olsan, bu düşünce seni dehşete mi düşürürdü yoksa hayatına bir 'evet' mi dedirtirdi? Zerdüşt, insanı bu ağırlıkla yüzleştirerek, onu anlık tesellilerden koparıp, kendi yaşamının mutlak sorumluluğunu üstlenmeye çağırır.
Hakiki özgürlük, dışarıdaki bir otoritenin yokluğu değil, içerideki 'kendi kendini yaratma' iradesidir. Böylece Böyle Buyurdu Zerdüşt, bir nihilist manifestosu olmaktan çıkar; insanın kendi 'kışını' geçip, kendi yaşamının anlamını estetik bir sanat eseri gibi ilmek ilmek dokuduğu, zorlu ama görkemli 'bahara' ulaşma çağrısı olur.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.