Her şey fazla düzgün, fazla yerli yerinde; ama hiçbir şey gerçekten yaşanmış gibi değil. Cümleler temiz, etkileyici… Ama insanın içine oturmuyor. Sanki biri duyguyu iliklerinde hissetmek yerine, sadece o duygunun dışarıdan nasıl göründüğünü ezberlemiş ve bize o ezberi yazıyor. Metnin altından bir insan değil, kusursuz işleyen soğuk bir sistem çıkıyor.
Eskiden yazının içindeki o insanı ele veren kusurları severdim. Gereksiz uzayan, nefes nefese kalmış cümleleri; aniden dağılan, toparlanamayan paragrafları; yazarın ne söyleyeceğini bilemeyip kendi içinde kaybolduğu o boşlukları… Oralarda biri vardı çünkü. Gerçek, çelişkili, bazen saçmalayan bir insan. Şimdi ise her metin aynı fabrikadan çıkmış (gibi) ruhsuz bir mükemmellikle karşımızda. Kimin yazdığını değil, "neyin" yazdığını sorgularken buluyorum kendimi.
Çağın da yeni hastalığı bu: Hissetmekten ziyade, hissediyormuş gibi görünmek. Acı bile artık yaşanmak için değil, anlatılabilir ve pazarlanabilir bir forma sokulmak için var. Yazılar güzel duruyor ama yaşamıyor; sadece kadrajı iyi ayarlanmış birer fotoğraf gibi donup kalıyorlar.
Teknoloji, derinliği taklit etmeyi inanılmaz kolaylaştırdı. Birkaç saniyede kurulan o "etkileyici" cümlelerin içinde, kelimeyi kuran kişinin izi yok. Kelimeyi doğru dizmekle, o kelimenin ağırlığının altında ezilmiş olmak aynı şey değil. Duygunun bilgisi var ama ruhu yok.
Gerçek yaşantı kırıklardan oluşur. İnsan saçmalar, çelişir, kendini ele verir. Oysa bu yeni nesil metinlerde herkes fazla kontrollü, fazla "farkında", ve iyi yazılmış. Galiba bu yüzden sahici bir cümleye rastlayınca, içimde o küçük, eski titremeyi hissediyorum. Birinin gece uykusunu kaçırdığı, o kağıda gerçekten terinin ve tereddüdünün değdiği belli oluyor. Diğerleri ise sadece okunuyor ve geçip gidiyor. Çünkü insanın içinden geçmeyen kelime, başka bir insanın içine de kolay kolay yerleşmiyor.
Zamanında hocalarımızdan öğrendiklerimizi naçizane paylaşmak isterim:
Okuyucunun sizi "derin" ya da "duyarlı" bulması için kurduğunuz o sahneleri yıkın. Derin görünmek için harcadığınız çaba, yazının ruhunu boğuyor. Bir fotoğraf karesi gibi donmuş cümleler kurmak yerine; hayatın o dağınık, kontrolsüz ve bazen de çirkin olan tarafına dokunmaktan korkmayın.
Her boşluğu kelimelerle doldurmak zorunda değilsiniz. Bazen en güçlü cümle, kurulamayan cümledir mesela.
İçinizdeki insanı uyandırın; çünkü ancak o uyandığında kelimeler gerçekten nefes almaya başlar. Bir duygunun nasıl anlatılacağını Google’dan ya da başka metinlerden öğrenebilirsiniz ama o duygunun üzerinizde bıraktığı lekeyi taklit edemezsiniz. Acıyı "anlatmayın", acının sizi nasıl değiştirdiğini, hangi sabahları uyanılmaz kıldığını gösterin.



Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Ustam demişti ki bkz. Oğuz Atay ''elbette çok şey beklediğimi biliyorum, her zaman da bekledim. her yeni tanıştığım insandan tanışır tanışmaz neler bekledim. o daha adımı öğrenmeden ben onunla ilgili hayaller kurdum, ümit etmeye başladım hemen ve o insan yanımdan bir dakika bile ayrılınca ben öyle yerlere varmıştım ki hayalimde bu ayrılmayı bir ihanet saydım gücendim. hayır benimle başa çıkılmaz, beni bırak.''
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Harika bir örnek. Gerçek bir insanın hayal kırıklığının ne kadar ağır, düzensiz ve "başa çıkılmaz" olduğunu Atay üzerinden hatırlatmışsınız. Teşekkür ederim.
Yapay olmayan Her şeye....
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.