Sürgün Anahtar
Yusuf KARA
Özgür için her yeni tayin, devletin soğuk gri koridorlarında yankılanan bir sürgün ilanı değil, çantasına sığdırdığı o emanet hayatın bir şehirden diğerine savrulmasıydı. Ankara’nın ağır bürokrasisinden, Ege’nin rüzgarlı kıyılarına, oradan da şimdi Bolvadin’in o bozkır kokulu, sert ayazına fırlatılmıştı. Ceketinin astarında taşıdığı muhalif öfke, sadece bir siyasi duruş değil; ruhunun onur nişanıydı. Gittiği her mal müdürlüğünde, her vergi dairesinde "dosyalar arasında unutulması gereken, huzur bozan adam" muamelesi görse de; o, rakamların ve mühürlü kâğıtların arkasındaki o devasa adaletsizliği görmekten bir an bile vazgeçmiyordu
Özgür için sürgünün ilk günleri, bir şehre alışmanın telaşı değil, kutsal bir ayinin hazırlığıydı. Valizini daha açmadan, ceketi toz içindeyken yapması gereken iki hayati hamle vardı; hayatının geri kalanını o iki hamlenin üzerine kurardı. İlki, eski sevgilisine bir mektup yazmaktı. Masası henüz kurulmamış, mutfağında tek bir kap kacak bile yokken; bir kâğıt parçasına yeni sürgün adresini, sokağın adını ve kapı numarasını kazırdı. İçinde ne bir sitem, , ne de yaşadığı haksızlıklara dair tek bir kelime olurdu, sadece bir özlem… Anlatmak istediği çok şey yoktu. Çünkü kelimeler çoğu zaman yalan söyler, kelimeler eksik kalırdı; ama bir adresin gerçekliği yalındı. Mektubu postaneye teslim ederken, zarfın içine sadece bir yer bildirimi değil, bir "ihtimal" bırakırdı.
İkinci ve en önemli işi ise sırt çantasının en derin bölmesinden o gazeteye sarılı, ağır pirinç kilidi çıkarmaktı. Evin asıl sahibinden aldığı o emanet, yabancı anahtarı bir dolaba saklar; kendi kilidini kapının kalbine yerleştirirdi. Tornavidayı her çevirişinde, Bolvadin’in ayazına ya da sürgün edildiği herhangi bir bozkır kasabasına karşı kendi kalesini inşa ederdi. Bu kilit, onun dünyayla arasındaki tek dürüst bağdı. Çünkü biliyordu ki; eski sevgilisinin çantasında, o kilidi dilsiz bir tanık gibi açacak tek anahtar vardı. Mektuptaki adresi takip edip bir gün o kapının önüne gelirse, anahtarı yuvaya soktuğunda hiçbir yabancılık çekmemeliydi. Kapı zorlanmamalı, kilit o bildik, yumuşak tıkırtıyla teslim olmalıydı.
Mektuplarına hiçbir zaman cevap gelmezdi. Posta kutusu her daim birikmiş elektrik faturalarıyla, resmi tebligatlarla ve süresi geçmiş ödeme emirleriyle dolup taştı. Ama Özgür, her gece o gıcırdayan yatağına uzandığında, kulağı dışarıdaki sokak köpeğinin sesinde ya da rüzgarın uğultusunda değil, kilidin içindeki o hayali ama muazzam tıkırtıdaydı. Ona göre asıl sürgün, gidilen yerin merkeze uzaklığı ya da iklimin sertliği değil; bir gün o kapının tanıdık bir elle açılacağına dair duyulan o inatçı inancın yitirilmesiydi.
Dairedeki masası, her zamanki gibi eğretiydi ve odanın en karanlık, rutubet kokan köşesine itilmişti. Masasının bir bacağı kısa kalıyor, her evrak imzalayışında bir gemi gibi sallanıyordu. Özgür, o boşluğu doldurmak için haksız yere işten çıkarılmış bir taşeron işçinin reddedilmiş dilekçesini katlayıp destek yapmıştı altına. Bu onun sessiz protestosuydu; adaletsizliğin üzerine inşa edilmiş bir çalışma düzenini, yine o adaletsizliğin kurbanıyla dengeliyordu. Etrafındaki mesai arkadaşları, başlarını kâğıtlardan kaldırmadan, adeta bir "başımıza iş almayalım" korosu gibi sessizce ve itaatle çalışırken; Özgür, şefin liyakatsiz bir akrabasına kestiği usulsüz faturayı, sanki bir suç mahallini inceler gibi titizlikle süzüyordu. Kalemi masaya bıraktığında çıkan o sert ses, odadaki herkesin ürpermesine yetti. Ama onun zihni o an orada değildi.
İş yerinde verdiği kavga, aslında dışarıdaki mutlak yalnızlığını meşrulaştıran tek gerçeklikti. Amirinin "Biraz esnek ol Özgür, dünya senin etrafında dönmüyor, düzen böyle yürüyor," dediği her an, o biraz daha keskinleşiyor, biraz daha aykırı bir renge bürünüyordu. Çünkü o çok iyi biliyordu ki; eğer adaletten bir milim saparsa, evindeki o kutsal ve sessiz bekleyişin de hiçbir anlamı kalmazdı. Kirli ve yozlaşmış bir dünyanın tam göbeğinde, bembeyaz ve lekesiz bir bekleyiş inşa etmeye çalışıyordu. Onun muhalifliği sadece sisteme değil, zamanın her şeyi aşındıran ve unutturan gücüne karşıydı da.
Özgür, gündüzleri haksızlıklara karşı bir barikat gibi dimdik dururken; geceleri sadece o bir çift anahtarın kilitte buluşacağı anın hayaliyle yumuşuyordu. Dünya onu her kapı dışı ettiğinde, o biraz daha kendi içine, o hiç gelmeyen ama her an gelebilecekmiş gibi beklenen kadının sığınabileceği o değişmez, o sadık kilide sığınıyordu. Çünkü anahtar sadece kapıyı değil, bunca sürgünün ardından Özgür'ün yarım kalmış hikayesini de tamamlayacaktı. Özgür, Bolvadin'in keskin ayazında, perdeleri tam kapanmayan o kiralık odada, kilidin diline sürdüğü bir damla yağın kokusuyla, dünyanın en dirençli ve en aşık mahkumu gibi beklemeye devam etti. Umut, onun için bir sonuç değil, o kilidi her şehirde yeniden takacak kadar büyük bir eylemdi.
Yusuf KARA /





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Özgür’ün tavrı, iş yerindeki sessiz ve itaatkâr kalabalığa karşı bir muhalif duruş. O, sadece usulsüzlükleri ve liyakatsizliği sorgulamakla kalmıyor aynı zamanda kendi yalnızlığını da bu mücadeleyle anlamlı kılıyor. Yüreğinize sağlık 👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Aslında hepimiz Özgür 'den birer parça saklıyoruz
Bence de
Eski sevgiliyi umutla beklerken, yeni, bir ihtimal olabilecek sevgiliyi bile görmemek…
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.