Geriye dönüp baktığınızda, o anlarda tam olarak nerede olduğunuzu hatırlıyor musunuz — yoksa sadece sonuçlarını mı?
Sonuçlar her zaman gelir. Bazen yavaş, bazen ansızın. Ama hep gelir. Ve geldiğinde iki şey olur:
Ya yüzleşirsiniz ya kaçarsınız.
Uyurgezer, bu iki seçenek arasında sıkışıp kalan bir adamın yedi yıllık hikâyesidir.
Yunus’un başına gelenler — kaybettiği insanlar, gittiği yerler, verdiği kararlar — büyük ölçüde kendi eliyle kurul muş bir dünyanın ürünüdür. Ama bu dünyayı kurarken o ne redeydi?
Tam burada, gözleri açık, ayakta, hareket halinde. Tıpkı bir uyurgezer gibi.
Uyurgezerin trajedisi şudur: Tehlikenin tam ortasında yürür, düşmez. Gündelik hayat onu taşır. Çevresi onu normal sanır. O ise hiçbir şeyin farkında değildir — ta ki bir gün bir şey onu uyandırana kadar.
5
Bu romanı okurken kendinizi Yunus’a kızmış bulabilirsi niz. “Neden görmüyor?” diye sorabilirsiniz. Ama bir noktada, belki fark etmeden, aynı soruyu kendinize soruyor olacaksı nız.
Ya sen?
Uyanık mısın?
Murat Erdem Arıker
Sıcaktı.
Cehennem gibi sıcak.
Huzursuzca açtı gözünü. Yastığı ve çarşafı terden sırılsık lamdı, üzerine ılık bir yağmur çiselemiş gibi. Pencere ardına kadar açıktı ama tül perde kıpırdamıyordu. Duvardaki saate baktı, üç buçuk civarı…
- Tekrar uyuyabilir miyim?
Zihni bu soruyu sorarken bedeni çoktan reddetmişti. Yine de denedi. Duvara dönüp gözlerini yumdu. Yok… Mümkün değildi. Gözlerini tekrar açtı, yatağın kenarına oturdu. Sessizliği dinlemeye başladı.
Duyduğu ilk şey, bahçede cırlayan cırcır böcekleriydi. Ar dından vadinin derinliklerinden bir baykuşun boğuk yankısı geldi. Ancak asıl gürültü içerideydi. Duvardaki saatin tik tak ları, göğüs kafesine çarpan kalp atışları ve en çok da kafasın daki düşünce trafiği.
Biraz hava almak, biraz da serinlemek için pencereye doğ ru bir adım attı.
7
Odanın bu cephesi derin bir vadiye bakıyordu. Gündüz leri sıcak bir yeşilliğe bürünen yamaçlar, gecenin bu saatinde iki koyu karanlık gibi denize iniyordu. İleride, tam vadinin ağzında, yakamozların cılız ışığıyla yıkanan küçük bir deniz parçası seçilebiliyordu. Küçük ama parlak bir özgürlük ihti
mali.
Sol yamaçtaki yüksek kayalıklar görüşü büyük ölçüde ka patıyordu. Başını, dışa bükülmüş demirlerin izin verdiği son noktaya kadar dışarı uzattı. Metalin soğuğunu alnına sürdü. Sahilde olmanın hayalini kurdu. Islak kumların üzerinde yü rümek, dalgaların hışırtısını dinlemek ve yüzünde hissetmek denizden esmesi muhtemel hafif rüzgârı...
Fısıldadı kendi kendine:
- Patikadan yürüsem… On beş dakikaya kayalıklarda yım.
Hafifçe iç çekti. Bu mümkün değildi.
Bakışları, arka bahçenin köşesindeki, o kendini bildi bileli kırık çite takıldı. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. Sahile yürüyen çocukluğunun düşünü gördü:
- Bu sefer en büyük midyeyi ben çıkaracağım. İçinde inci de olsa ne güzel olur. Anneme veririm.
Yüzündeki gülümseme, boğazındaki düğümle birleşince acı bir gerilmeye dönüştü. Yüzünü yeniden odaya çevirdi ve pencerenin pervazına yaslandı.
Nadiren bulduğu, yamru yumru ve pirinç tanesinden biraz büyük o incilere; birer zümrüt, yakut ya da elmas gibi sevinen annesi, getirdiği her “hazine” için yavrusuna sarılıp
8
onu öpücüklere boğan annesi, onu korumak için yaptığı tüm fedakârlığa rağmen üç gün önce toprağa verilmişti. Ani gelmişti ölüm. Annesinin son nefesinde elini tutama mış, “Korkma, yanındayım” diyememişti. Haberi alır almaz kasabaya dönmüştü. Ama tek bulabildiği bir taze toprak yı ğınıydı. Başı, Yavuz’un omzuna düşmüş sarsılarak ağlarken sorabildiği tek soru:
- Sakladınız mı, kardeşim?
Yavuz’un sesi de en az onunki kadar kırıktı:
- Sakladık kardeşim.
Bakışlarını odanın karanlığında gezdirdi. Bir teselli arı yordu. Her şey, on sekiz yaşındayken bırakıp gittiği gibiydi. Çocukluğunun sığınağı… İlk gençliğinin bazen hapishanesi, bazen de özgürlük alanı olan bu oda, içinde yaşayanın ruh hâ line göre şekilden şekle girerdi. Şimdi ise tuhaf biçimde tutar lı ve durağan görünüyordu.
Zaman, bu dört duvarın arasında donup kalmıştı sanki. Dışında geçen onca yıl, yaşlanan ahşabın kokusuna sızsa da hatıraların yerini değiştirmemişti. Yatağı, komodini, duvara monteli kitap rafları… İlk heyecanları, ilk aşkı, şiirleri, resim leri ve tüm hayalleri bıraktığı yerdeydi.
Camın yanındaki masasına yaklaştı, bir suç mahalline yak laşır gibi. Akşamdan açık bıraktığı not defteri – o karanlık ya bancının posta kutusu –, biri siyah, biri kırmızı, biri mavi üç kalem; tam bıraktığı gibi duruyorlardı. Not defterini alıp son sayfaya göz attı.
- Yeni bir şey yok. Her şey sakin.
9
Hem içine dalıp gittiği geçmişin genişliği hem de hâlâ terlemesine neden olan sıcak, zaten küçük olan odayı daha da küçültmüştü. Balkonu olmadığı için odadan çıkıp sofaya geçti.
Sofa aslında yatak odasından çok da büyük değildi. Ama neredeyse hiç eşya bulunmadığı için daha ferah hissediliyor du. Pencerelerin bulunduğu duvarlara yaslanmış, birbirlerine bitişik “L” şeklinde iki sedir vardı. Yatak odasına ve lavaboya açılan kapılar… Bir zamanlar merdiven boşluğu olan yere sonradan eklenmiş bir kapı… Ve duvardan duvara serilmiş halıfleks. Bunların dışında sofa tamamen boştu.
Sağdaki pencerenin tülünü hırsla kenara çekti. Deniz, bu kez tüm görkemiyle, gümüşi bir çarşaf gibi önüne serildi. Diz lerini sedirin sert yüzeyine koyup kollarını pencere pervazına dayadı. Başını kollarının üzerine bıraktı. Denizin kokusunu içine çekmek ister gibi derin bir soluk aldı. Tam şu anda sahil
de olmayı o kadar çok istiyordu ki…
Bir anlık dürtüyle ayağa kalktı. Kapıya doğru bir adım attı. Durdu. Elini havada asılı bıraktı. Bileğindeki saate baktı. Dörde geliyordu, kapıyı açamazdı.
- Ninenin kalkmasına daha en az bir buçuk saat var. Omuzları, o bir buçuk saatin altında ezilir gibi çöktü. Tüm direnci kırılmış bir şekilde sedirin üstüne yattı. O an nefesi, daralan bir boğazdan çeker gibi zorlandı. Odadaki oksijen tükeniyor gibiydi. Parmak uçlarında başla yan karıncalanma, bir sarmaşık gibi kolundan yukarıya tır mandı. Şakaklarına saplanan o bildik, keskin sızı… Dizlerini
10
göğsüne çekti. Başını dizlerinin arasına gömdü. Kendi içine sığınmak istedi.
Sofa gittikçe küçülüyor gibiydi.
Kirişler ve menteşeler can çekişiyor, parçalanan ahşabın çatırtıları kulaklarını dolduruyordu. Oda, üzerine doğru ka panan dev bir avuçtu sanki.
Tepesinde biriken bu dehşetin neye benzediği görmekten korkarak gözlerini kaldırdı. Ama o anda her şey bıçakla kesilmiş gibi sustu. Az önceki gürültünün yerini ağır bir sessizlik aldı.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.