YazYorum
Edebiyat27 Haz 2026

Uyurgezer

ÖNSÖZ  Çoğumuz hayatımızın önemli kararlarını uyanık verdiğimizi sanırız.                        Oysa düşünün:   O ilişkiye neden devam ettiniz?   O fırsatı neden kaçırdınız?   O söz neden söylenmeden kaldı?

Murat Erdem Arıker|27 Haziran 2026|5 dk okuma
94 görüntülenme|0 yorum

 Geriye dönüp baktığınızda, o anlarda tam olarak nerede  olduğunuzu hatırlıyor musunuz — yoksa sadece sonuçlarını  mı? 

Sonuçlar her zaman gelir. Bazen yavaş, bazen ansızın. Ama  hep gelir. Ve geldiğinde iki şey olur:  

Ya yüzleşirsiniz ya kaçarsınız. 

Uyurgezer, bu iki seçenek arasında sıkışıp kalan bir adamın yedi yıllık hikâyesidir.  

Yunus’un başına gelenler — kaybettiği insanlar, gittiği  yerler, verdiği kararlar — büyük ölçüde kendi eliyle kurul muş bir dünyanın ürünüdür. Ama bu dünyayı kurarken o ne redeydi?  

Tam burada, gözleri açık, ayakta, hareket halinde. Tıpkı  bir uyurgezer gibi. 

Uyurgezerin trajedisi şudur: Tehlikenin tam ortasında yürür, düşmez. Gündelik hayat onu taşır. Çevresi onu normal  sanır. O ise hiçbir şeyin farkında değildir — ta ki bir gün bir  şey onu uyandırana kadar.

Bu romanı okurken kendinizi Yunus’a kızmış bulabilirsi niz. “Neden görmüyor?” diye sorabilirsiniz. Ama bir noktada,  belki fark etmeden, aynı soruyu kendinize soruyor olacaksı nız. 

Ya sen?  

Uyanık mısın? 

Murat Erdem Arıker


Sıcaktı. 

Cehennem gibi sıcak. 

Huzursuzca açtı gözünü. Yastığı ve çarşafı terden sırılsık lamdı, üzerine ılık bir yağmur çiselemiş gibi. Pencere ardına  kadar açıktı ama tül perde kıpırdamıyordu. Duvardaki saate  baktı, üç buçuk civarı…  

- Tekrar uyuyabilir miyim? 

Zihni bu soruyu sorarken bedeni çoktan reddetmişti. Yine  de denedi. Duvara dönüp gözlerini yumdu. Yok… Mümkün  değildi. Gözlerini tekrar açtı, yatağın kenarına oturdu. Sessizliği dinlemeye başladı. 

Duyduğu ilk şey, bahçede cırlayan cırcır böcekleriydi. Ar dından vadinin derinliklerinden bir baykuşun boğuk yankısı  geldi. Ancak asıl gürültü içerideydi. Duvardaki saatin tik tak ları, göğüs kafesine çarpan kalp atışları ve en çok da kafasın daki düşünce trafiği.  

Biraz hava almak, biraz da serinlemek için pencereye doğ ru bir adım attı. 

Odanın bu cephesi derin bir vadiye bakıyordu. Gündüz leri sıcak bir yeşilliğe bürünen yamaçlar, gecenin bu saatinde  iki koyu karanlık gibi denize iniyordu. İleride, tam vadinin  ağzında, yakamozların cılız ışığıyla yıkanan küçük bir deniz  parçası seçilebiliyordu. Küçük ama parlak bir özgürlük ihti 

mali. 

Sol yamaçtaki yüksek kayalıklar görüşü büyük ölçüde ka patıyordu. Başını, dışa bükülmüş demirlerin izin verdiği son  noktaya kadar dışarı uzattı. Metalin soğuğunu alnına sürdü.  Sahilde olmanın hayalini kurdu. Islak kumların üzerinde yü rümek, dalgaların hışırtısını dinlemek ve yüzünde hissetmek  denizden esmesi muhtemel hafif rüzgârı... 

Fısıldadı kendi kendine: 

- Patikadan yürüsem… On beş dakikaya kayalıklarda yım. 

Hafifçe iç çekti. Bu mümkün değildi.  

Bakışları, arka bahçenin köşesindeki, o kendini bildi bileli  kırık çite takıldı. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. Sahile  yürüyen çocukluğunun düşünü gördü: 

- Bu sefer en büyük midyeyi ben çıkaracağım. İçinde inci  de olsa ne güzel olur. Anneme veririm.  

Yüzündeki gülümseme, boğazındaki düğümle birleşince  acı bir gerilmeye dönüştü. Yüzünü yeniden odaya çevirdi ve  pencerenin pervazına yaslandı.  

Nadiren bulduğu, yamru yumru ve pirinç tanesinden  biraz büyük o incilere; birer zümrüt, yakut ya da elmas gibi  sevinen annesi, getirdiği her “hazine” için yavrusuna sarılıp 

onu öpücüklere boğan annesi, onu korumak için yaptığı tüm  fedakârlığa rağmen üç gün önce toprağa verilmişti.  Ani gelmişti ölüm. Annesinin son nefesinde elini tutama mış, “Korkma, yanındayım” diyememişti. Haberi alır almaz  kasabaya dönmüştü. Ama tek bulabildiği bir taze toprak yı ğınıydı. Başı, Yavuz’un omzuna düşmüş sarsılarak ağlarken  sorabildiği tek soru: 

- Sakladınız mı, kardeşim? 

Yavuz’un sesi de en az onunki kadar kırıktı: 

- Sakladık kardeşim. 

Bakışlarını odanın karanlığında gezdirdi. Bir teselli arı yordu. Her şey, on sekiz yaşındayken bırakıp gittiği gibiydi.  Çocukluğunun sığınağı… İlk gençliğinin bazen hapishanesi,  bazen de özgürlük alanı olan bu oda, içinde yaşayanın ruh hâ line göre şekilden şekle girerdi. Şimdi ise tuhaf biçimde tutar lı ve durağan görünüyordu.  

Zaman, bu dört duvarın arasında donup kalmıştı sanki.  Dışında geçen onca yıl, yaşlanan ahşabın kokusuna sızsa da  hatıraların yerini değiştirmemişti. Yatağı, komodini, duvara  monteli kitap rafları… İlk heyecanları, ilk aşkı, şiirleri, resim leri ve tüm hayalleri bıraktığı yerdeydi.  

Camın yanındaki masasına yaklaştı, bir suç mahalline yak laşır gibi. Akşamdan açık bıraktığı not defteri – o karanlık ya bancının posta kutusu –, biri siyah, biri kırmızı, biri mavi üç  kalem; tam bıraktığı gibi duruyorlardı. Not defterini alıp son  sayfaya göz attı. 

- Yeni bir şey yok. Her şey sakin.

Hem içine dalıp gittiği geçmişin genişliği hem de hâlâ  terlemesine neden olan sıcak, zaten küçük olan odayı daha  da küçültmüştü. Balkonu olmadığı için odadan çıkıp sofaya  geçti.  

Sofa aslında yatak odasından çok da büyük değildi. Ama  neredeyse hiç eşya bulunmadığı için daha ferah hissediliyor du. Pencerelerin bulunduğu duvarlara yaslanmış, birbirlerine  bitişik “L” şeklinde iki sedir vardı. Yatak odasına ve lavaboya  açılan kapılar… Bir zamanlar merdiven boşluğu olan yere  sonradan eklenmiş bir kapı… Ve duvardan duvara serilmiş  halıfleks. Bunların dışında sofa tamamen boştu.  

Sağdaki pencerenin tülünü hırsla kenara çekti. Deniz, bu  kez tüm görkemiyle, gümüşi bir çarşaf gibi önüne serildi. Diz lerini sedirin sert yüzeyine koyup kollarını pencere pervazına  dayadı. Başını kollarının üzerine bıraktı. Denizin kokusunu  içine çekmek ister gibi derin bir soluk aldı. Tam şu anda sahil 

de olmayı o kadar çok istiyordu ki…  

Bir anlık dürtüyle ayağa kalktı. Kapıya doğru bir adım attı.  Durdu. Elini havada asılı bıraktı. Bileğindeki saate baktı.  Dörde geliyordu, kapıyı açamazdı. 

- Ninenin kalkmasına daha en az bir buçuk saat var. Omuzları, o bir buçuk saatin altında ezilir gibi çöktü. Tüm  direnci kırılmış bir şekilde sedirin üstüne yattı. O an nefesi, daralan bir boğazdan çeker gibi zorlandı.  Odadaki oksijen tükeniyor gibiydi. Parmak uçlarında başla yan karıncalanma, bir sarmaşık gibi kolundan yukarıya tır mandı. Şakaklarına saplanan o bildik, keskin sızı… Dizlerini 

10 

göğsüne çekti. Başını dizlerinin arasına gömdü. Kendi içine  sığınmak istedi. 

Sofa gittikçe küçülüyor gibiydi. 

Kirişler ve menteşeler can çekişiyor, parçalanan ahşabın  çatırtıları kulaklarını dolduruyordu. Oda, üzerine doğru ka panan dev bir avuçtu sanki. 

Tepesinde biriken bu dehşetin neye benzediği görmekten  korkarak gözlerini kaldırdı. Ama o anda her şey bıçakla kesilmiş gibi sustu. Az önceki gürültünün yerini ağır bir sessizlik  aldı.


Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Edebiyat1 Tem 2026

Bugün Umay Geldi

Ne bir rüzgâr koptu, ne gök başka renge döndü, Yalnız içimde eksik duran bir mevsim tamamlandı. Bazı gelişler kapıdan değil, insanın kaderinden olur; Bugün bana Umay geldi, sessizlik bile çoğaldı.

Can BAĞCI·2 dk·4·258