Yakup, taksinin kapısını iterek Ulus Meydanı'nın gri yüzeyine adım attı. Gökyüzü, ağır bir kurşun rengiyle kaplıydı. Ay, sabırsızca yükseliyordu. Yıpranmış, kepengini indirmiş büfeye doğru yürüdü. Ricacı oldu:
- Bir paket Tekel 2000
Büfeci, Yakup’un varlığına önce kayıtsız kalmıştı. Ardından, gözlerini kaldırarak kepengi açtı. Yakup, sigarayı eline alırken, Mine’den kalma çakmağını çıkarıp rüzgâra karşı korumaya çalıştı; alev bir an kıvılcımlandı. İlk nefes, ciğerlerine dolarken, gözlerini anıtın sert yüzünden ayırmadan yürümeye devam etti. Merdivenleri ağır adımlarla tırmandı; parmaklarının arasında sigara, titrek bir kaygı gibi duruyordu.
Kazanmıştı. Dubai işi onun olmuştu. Faruk söz verdiyse dönmezdi. Ama bir tuhaf boşluk vardı içinde, mağlup hissediyordu.
Sigarayı çekti.
- Aldık başımıza belayı...
Göz ucuyla heykele baktı: Sert, hareketsiz ve dik. Eğilmiyor.
- Millet haklıymış...
Dumanı yavaşça üflerken, düşünceleri derinleşti.
- Adam süreci öyle yönetiyor ki...
Cümlesini tamamlayamadı; bir otoriteye değil, bir stratejiye yenilmişti. Faruk Bey, ona hiçbir güç göstermemişti; yalnızca başka seçenek sunmamıştı. Kabul, görünüşte bir zafer gibi dursa da, aslında içi teslimiyetle doluydu.
Şimdi yeniden oraya gidiyordu. Yarım kalmış işlerin olduğu yere. Hesapların kapanmadığı yere. Sigaradan son bir nefes aldı. Attı. Döndü, eve yürüdü.
Kapıyı açıp içeri girdi. Onu sessizlik karşıladı. Işıklar kapalıydı ama sokak lambasının solgun ışığı tülün ardından süzülüp salona yayılıyordu.
Yunus kanepede kıvrılmıştı. Nefesi derindi, salonun sessizliğini dolduruyordu. Yüzü sakindi… ama kaşlarının arasında ince bir gerilim vardı. Yakup, gürültü etmemek için duraksadı, uyandırmaya kıyamadı.
Üşür diye düşündü. Önce pikaba yöneldi. İğneyi plaktan ayırıp yerine bıraktı. Tam dönecekti, Yunus hareket etti. Yavaşça doğruldu, ipin ucundaki bir kukla gibi. Gözleri açıktı. Ama bakmıyordu. Sağ elini kaldırdı. Hayali bir çeşmeden su içer gibi.
Yakup yaklaştı.
- Yunus…
Bir adım daha attı.
- İyi misin?
Ama cevap gelmedi. Yunus etrafa baktı. Gözlerinde tuhaf bir sevinç vardı. Bir şey bulmuş gibi. Sonra bıraktı. Hiçbir şey olmamış gibi tekrar uzandı, gözlerini kapadı.
Yakup bir süre onu izledi. Anlamadı ama üstünde durmadı. Odaya gidip yumuşak bir pike çıkardı, geri döndü ve Yunus’un üzerini nazikçe örttü. Yunus’un yüzü artık huzurluydu; Yakup’un dudakları, hafif bir gülümsemeyle kıvrıldı.
- Şaşkın oğlan…
Odaya yöneldi. Masadaki dağınıklık gözüne battı. Plaklar hâlâ oradaydı. Birini almak için uzandı, plak kabından sıyrıldı, gürültüyle yere düştü.
- Hay aksi...
Eğildi. Plak yerde dönüyor, sürtünerek ses çıkarıyordu. Hızla yerden kaptı.
O anda Yunus huzursuzlandı. Ulumaya benzer boğuk bir ses çıkardı. Yakup kendisine daha da kızarak hareket etmeyi kesti. Başını dikkatle Yunus’a çevirdi.
Gözlerini açmamıştı ama rahatsız görünüyordu. Yakup yavaşça yaklaştı. Parmak uçlarında. Yunus uyuyordu ama bedeni, bir şeylerin yanlış olduğunu haykırıyordu. Saçları yapış yapış, alnı ve avuçları ter içinde kalmıştı; boğuk, derinden gelen sesleri, duyduğu korkunun bir yansıması gibiydi.
İnleme mi, hırıltı mı belli değildi. Üzerine gelen bir şeyden korkuyormuş gibi, başını sağa sola savurdu. Hayır der gibi.
Yunus’un yüzünde az önceki huzur yerini şiddetli bir korkuya bıraktı. Sanki bir sıtma nöbetinin pençesinde, önce titrek bir sarsıntıyla başladı bedenindeki huzursuzluk; sonra, şiddetli bir şekilde sarsılmaya başladı. Nefesi kesik kesikti. Kasılmış parmakları havayı pençeliyordu.
Yakup panikle eğildi, onu tutmaya çalıştı ama Yunus’un bedeni sanki başka birine aitti. Korkunç bir güçle kendini savuruyor, koltuğun arkalığına çarpıyor, etrafı tekmeliyordu. Yakup çaresizce sarıldı yeğenine. Kalbi göğsünde zonkluyor, avuç içleri buz kesiyordu.
Yeğeninin üzerine kapaklanan Yakup yorgunluktan, daha çok da korkudan nefes nefese kalmıştı. Nasıl müdahale etmesi gerektiğini gerçekten hiç bilmiyor sadece Yunus’un kendine zarar vermesini engellemeye çalışıyordu.
Sanki son nefesini vermiş gibi aniden hareketsiz kaldı Yunus. Panikle ayağa kalktı Yakup. İki eliyle başını tutmuş umutsuzca Yunus’u seyrediyordu. Yunus gözlerini açıp yatağından hafifçe doğruldu. Yakup’un şaşkın bakışlarının altında yokuş aşağı kayar gibi yavaşça yere süzülüp halının üzerinde sürünmeye başladı.
Yakup’un ensesinden soğuk bir ürperti geçti, içgüdüsel olarak arkasına baktı. Ayağa kalkan ve halının ortasında duran Yunus köşeye sıkıştırılmış ve kendini korumak üzere saldırmaya hazırlanan yaralı bir hayvan gibiydi. Olduğu yerde dönüyor, alnındaki ter damlaları loş ışıkta parlıyordu. Kendisini saran hayali düşmanlara anlamsız seslerle haykırıyordu. Bir ölüm kalım kavgasının içindeymiş gibi hareket ediyordu.
Yakup’un sesi çıkmadı önce. Sonra zorladı kendini:
- Ne oluyor oğlum… kendine gel
Ama Yunus duymuyordu. İçindeki panik büyüdükçe, Yunus’un fısıltıları da daha uğursuz hâle geliyordu. Dudaklarından anlaşılmaz mırıltılar dökülüyor, bazen çığlığa varan bir iniltiye dönüşüyordu. Yunus’un kelimeleriyle birlikte salonun duvarları da titriyormuş gibi hissediliyordu.
Aniden koltuğun üzerine sıçrayarak, tüm gücüyle duvara yumruklar savurmaya başladı Yunus. Boğuk bir çığlıkla haykırıyordu, sesi odanın duvarlarını sarsıyordu. Yakup, panik içinde bir hamle yapıp onu kucakladı; fakat Yunus’un savurduğu bir yumruk, kulağında keskin bir acı bıraktı. Çınlama beynine saplandı. Yakup onu tutmaya çalışırken Yunus kızarmış gözleriyle etrafına dehşetle bakıyor, yüzündeki korku ifadesi Yakup’un yüreğine derin bir bıçak saplıyordu.
Kollarının arasından sıyrılan Yunus yine fırlayıp koltuğun üzerine çıktı. Gözlerinden yaşlar boşanıyor, iniltisi bir çocuğun yardım çığlığı gibi odada yankılanıyordu… Yakup tekrar yakaladı, kollarını kilitledi, koltuğa bastırdı. O an odanın içine boğuk bir uğultu yayıldı. Yakup’un şah damarına buz gibi bir şey yürüdü; kalbi bir anlığına ritmini kaybetti. Tüm evi titreterek içinden geçen bir dalganın Yunus’un bedenine çarptığını hissetti. Yunus aniden gevşedi, boş gözlerle duvara saplandı bakışları. Dudaklarının kenarı titredi, hırıltısı bir iniltiye dönüştü. Göğsü düzensiz, kırık nefeslerle inip kalkıyor, nefesi parçalanmış bir makine gibi ses çıkarıyordu.
Yakup mutfağa koştu. Dolaptan bir bardak su doldurdu. Telaşla dönerken masaya çarptı. Bardak elinden fırladı, yerde patladı. Cam her yere dağıldı. O anda bir ses geldi. Yunus konuşuyordu ama düzgün değil. Kelimeler dağılmıştı. Ağızdan değil, boğazdan çıkıyordu sanki:
- yağemmin… booğaımm… ğeni…
Yakup geri çekildi, dizleri boşaldı. Gözlerini Yunus’tan ayıramadı. Ne duyduğuna, ne gördüğüne, neye inandığına emin değildi artık. Tek bildiği, gözlerinin önünde sevdiği birinin kendi zihninde boğulduğuydu.
Sabaha kadar kalkmadı. Yunus’un yanında oturdu, bekledi. Gün ağarırken, pencereye vuran ışıkla birlikte yaşananların dehşeti daha net görünür hâle geldi. Salona dağılmış cam parçaları, yamuk duran sehpa, duvardaki yumruk izleri… geceyi unutamıyordu.
Yunus gözlerini açtığında başında beklerken buldu dayısını, kafası karışmıştı.
- Dayı? Hayırdır, bir şey mi oldu. Nenemden haber mi var?
Yakup, sesini yumuşattı. Altta, gece boyunca biriken endişe vardı.
- Yok! Senin için endişelendim biraz. Nasılsın oğlum?
- Yoo, iyiyim. Senden sonra hemen yattım, uyumuşum. Ne oldu ki, neden endişelendin?
Yunus neler olduğunu hatırlamıyordu, etrafa göz gezdirince dağınıklığı fark edip yatağında doğruldu, anlamaya çalışıyordu. Bu, Yakup’u hem şaşırttı hem de ürküttü. Gece olanları anlatmaya çalıştı ama nereden başlayacağını bilemedi. Zoraki bir gülümsemeyle sordu:
- İlaç, alkol ya da başka bir şey almış olabilir misin?
Yunus’un yüzü gerildi:
- Olur mu dayı öyle şey. Neler oldu burada?
- Hiçbir şey hatırlamıyor musun?
Yunus başını iki yana salladı. Dudaklarının kenarında belirsiz bir çizgi vardı.
- Yok! – dedi. Bir rüya gördüm ama net değil, aslında bir kâbus.
Yakup’un elleri istemsizce birbirine kenetlendi. Sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak:
- Sen… bağırdın, duvara saldırdın
Yunus bir an başını kaldırdı, dayısının yüzündeki korkuyu gördü ama anlam veremedi.
Yakup ne söylese yük olacak gibiydi. Konuyu zorlamadı. Sigarasını yakıp pencereyi araladı, sokağa baktı, sonra da mutfağa geçti. Yunus, koltuğun kenarına çökmüş, pikeyi dizlerine çekmişti. Gözleri hâlâ donuktu.
Yakup, mutfaktan getirdiği kahveyi masaya bırakırken onun hâline baktı. Zoraki bir tebessümle:
- Belli ki bir kâbustu.
İkisi de susunca evin içini bu kez kahve kokusu doldurdu.
Ceplerini karıştıran Yunus bulduğu öğrenci yerleştirme belgesini çıkarıp dayısına uzattı heyecanlı bir tavırla.
- Akşam acelen var gibiydi, söyleyemedim. Kazandım dayı!
Bu haber birdenbire değiştirdi odadaki havayı. “Ooooo!” dedi Yakup belgeyi incelerken:
- Aferin sana be!
Sıkıca sarıldı yeğenine:
- Kutlamamız lazım bu haberi, annenlere de haber verelim hemen.
Hâlâ tedirgindi Yakup aslında yine de Yunus’un heyecanına paydaşlık etti. Gece olanları daha fazla deşelemedi ve beraberce evi toplayıp kahvaltı boyunca sohbet ettiler. Ofise gitmesi gerekiyordu. Yunus’u evde yalnız bırakmaya çekindi. Onun da kendisiyle gelmesini istedi.
Ofise geldiklerinde hemen herkesle tek tek tanıştırdı Yunus’u Yakup. Dayısının kendi hakkında “geleceğin parlak inşaat mühendisi” derken gururlandığını görünce mahcubiyetle karışık Yunus da gururlandı.
Odasına geçtiklerinde dayısı sekreterini çağırarak Yunus’la ilgilenmesini ve binanın diğer bölgelerini de gezdirmesini rica edip Yunus’a halledilmesi gereken bazı acil işlerinin olduğunu, biter bitmez onlara katılacağını söyledi.
Odada yalnız kaldığındaysa hemen telefona sarılıp Almanya’yı aradı:
- Ablacım nasılsın?
- Ayyy ablammm. Çok iyiyiz çok, hiç merak etme. Sana o kadar dua ediyoruz ki bir bilsen. Hastane gibi değil de otel gibi burası.
Güldü:
- Sanırım Almanlar bilmiyor. Yoksa hepsi hasta olup buraya gelirlerdi.
- Var mı bir gelişme?
- Son görüştüğümüzden beri, iki gün önceydi değil mi, doktorlar bir sürü şey anlattı. Dillerini de anlamıyoruz, sağ olsun arkadaşın gelip yardımcı oldu her seferinde.
- Ne diyorlar? Sorunlu bir durum mu var?
- Özetle anlatayım; annemde hem şeker hem de tansiyon var önce bunlarla ilgilenmeleri gerekiyormuş. Bunlardan da çok kemik erimesinden endişeliler. Protez ameliyatı konusunda aceleci değiller, ameliyata hazır olana kadar da yapmayacaklarmış.
- Böylesi daha iyi boş ver. Oradan çıktığınızda sorun kalmayacağından emin olacağız bu şekilde.
- Ablam iyi diyorsun da süre çok uzuyor. Parayı nasıl ayarlayacağız? Her günümüz masraf sonuçta.
- Sen ona takılma, ben hallederim. Asıl bomba haberler bende, verecek misin müjdemi?
Sema heyecanlandı:
- Yaaaaa! Gelince sarılırım, söyle hadi neymiş?
- Önce küçük müjdeyi vereyim. Sonunda istediğim işi aldım. Ama öncesinde küçük bir işi halletmem gerekecek.
- Ablam, ne diyorsun, çok sevindim.
Allah yâr ve yardımcın olsun canım benim.
İyi de sen buna neden küçük diyorsun? Çok büyük haber bu.
- Dur sen… Asıl haber: Yunus’un sonuç geldi.
Burayı kazanmış. Mühendis olacak.
Gözünden bir damla indi Sema’nın
- Aslanım benim.
Sesi titriyordu.
- Biliyordum... Yanında mı şimdi? Bi sesini duysam!
- Yok abla, yanımda değil. Biraz da onun için aradım seni.
Beş gün içinde Libya’ya gitmem gerekiyor.
Onu da yanımda götürmek istiyorum. Kayıt vaktine kadar benimle kalsın.
- Neden?
Yakup, hele ki bu kadar uzaktayken korkutmak istemiyordu ablasını. Ne kadar mümkünse o kadar yumuşatarak anlattı gece başlarından geçenleri. Karşıdan gelen sessizlik, kelimelerden daha ağırdı. Sema derin bir nefes aldı:
- Yakup... biliyorsun, küçükken de bazen... ama o zamanlar...
- Evet, o zamanlar sadece uykusunda yürüyordu ama şimdi bambaşka bir şeydi bu.
Sema’nın sesi önce inceldi, sonra birden kesildi. Karşıdan sadece hıçkırıkları duyuluyordu. Uzun bir sessizlikten sonra kısık bir sesle
- Bilmiyorum ki... Acaba biz mi ciddiye almadık?
Sesinde yılların suçluluk duygusu vardı Sema’nın, elinde ahize yaslandığı duvarda yere çöküp hıçkırıklara boğulduğunu işitti Yakup. Elinden geldiğince sakinleştirdi ablasını. Ona hiç merak etmemesini, her şeyin kontrolü altında olduğunu ısrarla vurguladı. Ama ateş düşmüştü Sema’nın yüreğine, oğluna dikkat etmesi için yalvardı kardeşine.
Ablasından hemen sonra üniversiteden tanıdığı eski bir doktor arkadaşına telefon etti. Olanları hatırlayabildiği tüm detaylarıyla birlikte anlattı bu sefer. “Bilemiyorum” dedi arkadaşı:
- Benim bilgi sahibi olduğum bir alan değil. REM uyku bozukluğu olabilir belki.
Sesinde bilimden çok şaşkınlık vardı.
- Yani bana doğru dürüst bir şey söyleyemiyorsun.
- Bu konuda hâlâ çok az şey biliniyor. Turgay Hoca var İstanbul Üniversitesinde, onunla görüşmenin bir yolunu bulmak lazım. Yine de şunu söyleyebilirim ki düşündüğüm gibiyse yalnız bırakma. Uykudayken kendine zarar verme risk var.
Telefon kapandığında Yakup pencerenin önünde bir süre kıpırdamadan kaldı. İçinde sert bir korku vardı. Kararlıydı, Yunus’u gözünün önünden ayırmayacaktı.
Az sonra gezisini tamamlayan Yunus odasının kapısını sessizce açtı. Yakup başını kaldırdı, göz göze geldiler. “Dayı?” dedi Yunus, sesinde yorgun bir çekingenlik vardı. Yakup’un durgunluğu gözünden kaçmamıştı:
- Bir şey mi oldu?
Yakup, zorlama bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.
- Yok, tam tersine. Annenle konuştum şimdi, haberler iyi.
Yunus masanın yanındaki koltuğa oturdu. Hem meraklıydı hem de annesiyle konuşma imkânından mahrum bırakıldığı için bir kırgınlık vardı sesinde:
- Nasıllar dayı? Nenem… yolunda mı her şey?
Yakup’un sesi teskin ediciydi:
- Endişelenecek hiçbir şey yok, merak etme. Sadece süreç düşündüğümüzden uzun sürecekmiş anlaşılan. Öncesinde ilgilenilmesi gereken rahatsızlıkları varmış Hasniye Hanımın. Ameliyat için beklememiz gerekecek, belki aylar…
- Yaaa!
Yakup arkasını döndü. Gözlerinin altındaki morluk geceyi hâlâ taşıyordu. Uzun bir sessizlik oldu, konuyu nasıl açacağını bilemiyor gibiydi:
- Sadece biraz düşünüyordum. Sabah anlatmıştım, biliyorsun acilen Libya’ya gitmem gerekiyor.
Yunus meraklanmıştı:
- Evet dayı?
Yakup masaya yaslanıp elini Yunus’un omzuna koydu:
- Senin de benimle gelmeni istiyorum. Dün geceden sonra burada yalnız kalmanı istemiyorum.
Yunus’un kaşları çatıldı:
- Ne oldu ki o kadar? Bir kâbus gördüm, hepsi bu. Zaten okula kaydolmam gerek, gelemem.
Yakup başını iki yana salladı:
- O kadar basit değil. Korktum…
Yunus’un dudak kenarı seğirdi. Gençliğin getirdiği alaycı bir kendini beğenmişlikle gülümsedi
- Çocuk değilim ben, hallederim. Hem ne yapacağım ki orada?
- Yanımda olmanı istiyorum. Belki biraz çalışırsın, senin için deneyim olur. Hem benim de bir yardımcıya ihtiyacım var. Biz oradayken buradaki düzeni sağlar vaktinde kayıt için geri göndeririz seni. Bir ay tatil yapmış olursun en kötü, fena mı?
Yakup o an Yunus’un gözlerinde kısa bir sükûnet gördü: kabullenmekle teslimiyet arasında bir yerde duran o ince çizgi. Yunus, pencereden dışarı baktı:
- Bir ay diyorsun.
- Bir ay.
Yunus başını öne eğdi.
- Söz mü?
- Söz.
Yakup, Yunus’un vazgeçmesinden korkarcasına vakit geçirmeksizin sekreterini çağırdı. Ekibe Yunus’un da katılacağını, listeleri yeniden düzenlemesini, işlerin vaktinde yetişmesi için Bakanlıktan kiminle irtibat kuracağını bildirdi.
Bürokrasinin, o hantal çarklarının doğru motivasyonla nasıl bir anda dişli mekanizmasına dönüştüğü, Yunus’un Libya yolculuğuyla tescillenmiş oldu. Evraklar, imzalar ve izinler o mucizevî hızla tamamlandı; Yunus kendini dayısının peşinde, bambaşka bir kıtanın eşiğinde buldu.
O gün havalimanının kalabalığı, anonsların uğultusuna karışmıştı. Sıra bekleyen taksilerle kavga ede ede kaldırıma yanaşan taksici onları tam da limanın kapısına bıraktı. Yunus bavulları yüklenip içeri doğru girerken Yakup da taksicinin parasını ödemekteydi. Yakup işini bitirip Yunus’un peşinden içeri doğru yöneldiğinde taksinin önündeki lüks aracın arka penceresi açıldı ve bir kafa dışarıya uzanıp bağırdı:
- Aslı!
İç hatlara yönelmiş ve sırt çantasının sapını sıkıca tutmuş olan genç kız bıkkın bir şekilde arkasını döndü. Genç kızın sesi ince ama meydan okuyucuydu, sanki babasının sözlerine değil, hayatın tamamına başkaldırıyordu
- Efendim? Ne var yine?
Adamın ses emir verir gibiydi:
- Bir ihtiyacın olursa ararsın. Vardığında annene haber vermeyi unutma.
Kızın cevabıysa alay doluydu:
- Tamam babacım (!) Tabii ki babacım (!)
Uçağa biniş anonsu, Yunus’un göğsündeki sıkışmayı daha da derinleştirdi.
Kanatlanıp yerden yükselirken ellerini dizlerine gömdü; neye doğru gittiğini bilmemenin o yabancı ağırlığı omuzlarına çökmüştü.
Bir ara camdan aşağıya, Akdeniz’in uçsuz bucaksız maviliğine baktı. Karadeniz gibiydi, aynı su, aynı dalga... Ama biri "ak" diğeri "kara"ydı.
Bakışlarını uzaklara dikti; henüz gidemeden, o çok sevdiği "kara"nın hasreti içine çökmüştü.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.