YazYorum
Edebiyat22 Tem 2026

Uyurgezer - 9

Devam metni

Murat Erdem Arıker|22 Temmuz 2026|5 dk okuma
93 görüntülenme|0 yorum

Bunlar, künk tedarikçisi Libyalı tüccarın adamlarıydı. Yakup zincire yüklendi.

-       Ne oluyor burada!?

İki metre önünde biri belirdi. Üstü başı kirliydi, ama elindeki tüfek tertemizdi. Emniyeti açtı. Yere tükürdü. Sapsarı dişlerini göstererek sırıttı.

-       Nahnu nakhuzu ma sanakhuzuh. Bihadhihi et-tarika aw bi tilke
Alacağımızı alırız. Öyle ya da böyle

Ardından tetiği çekti. Kurşun havayı yardı. Yakup bir adım daha atacakken Muktar kolundan sertçe çekti.

-       Dur!

Onu kalabalığın arasına sürükledi. İşçiler geri çekilmişti. Korku artık saklanmıyordu. Muktar ellerini kaldırarak tekrar silahlı adamların yanına yürüdü. Az önce konuşan adamın karşısında durdu.
Arapça konuşmaya başladılar. Yakup hiçbir şey anlamıyordu. Ama ton her şeyi anlatıyordu. Muktar yumuşaktı. Adam ise sertti, tehditkâr. Dinlemeye niyeti yoktu.

Birkaç dakika sürdü. Muktar geri geldi. Kısa konuştu:

-       Alacağını alamamış. O yüzden gelmişler.

Yakup zaten anlamıştı.

-       Depodaki malzemeyi, makineleri… ne bulurlarsa alacaklar.

Yakup sustu.

-       Karşı koyarsak?

Muktar durdu. Gözlerini kaçırdı.

-       Kan dökerler.

O an her şey netleşti. Burası artık bir şantiye değildi. Ve Yakup’un elinde hiçbir şey yoktu. Yakup personeli topladı.

-       Kimse dağılmasın.

Herkesi biraz uzağa, açık bir alana götürdü. Yaralılara bakıldı. Kimse konuşmuyordu. Güneş batmaya yakındı. O sırada tüccar geldi. Dört silahlı adamla birlikte. Doğrudan ofise girdi. Yakup bunu görünce Muktar’a döndü.

-       Gel.

Girişe yürüdüler. Üzerleri arandı. Silah namluları çok yakındı. Sonra içeri alındılar.

İçeri girerken Muktar Yakup’a yaklaştı. Fısıldadı:

-       Huseyn El-Masrati… Tripoli’den buraya kadar onun izni olmadan kuş bile uçmaz.

Kısa bir duraklama.

-       Gözlerine bak. Ama sakın diklenme.

Yakup dişlerini sıktı. Başını hafifçe salladı.

-       Anladım.

Kapıda iki adam vardı. Aralarından geçerek içeri girdiler. Ofis talan edilmişti. Kâğıtlar, haritalar, dosyalar yerlere saçılmıştı. Kızıl akşam ışığı her şeyi daha da sert gösteriyordu. Kapının yanında biri duruyordu. Az önce havaya ateş eden adam. Sırıtıyordu.

AK-47 omzundaydı. Namlu aşağı bakıyordu. Ama parmağı tetiğin hemen yanındaydı. Masanın arkasında Masrati oturuyordu. Yakup’un sandalyesinde. Yayılmıştı. Tespihini ağır ağır çeviriyordu. Başını bile kaldırmadı Masrati, elini yukarı aşağı salladı.

-       Taʿāl… Ijlis hūna.

Muktar eğildi.

-       Yanına otur diyor.

Yakup oturmadı, ayakta kaldı. Sert ama kontrollüydü sesi:

-       Ben Yakup – dedi. Bu şantiyenin sorumlu mühendisiyim. Adamların işçilerime saldırdı. Bu kabul edilemez.

Muktar çevirdi. Masrati tespihi çevirmeye devam etti. Umursamaz derecede sakindi:

-       ...lakin fī Lībiyā… illī mā yākhudh ḥaqqah, mā huwa rajul.

Muktar çevirdi:

-       Böyle olmasını istemezmiş. Ama diyor… Libya’da hakkını alamayan adam sayılmaz.

Masrati hafifçe gülümsedi.

-       Wa lākin ʾanta lā dafaʿt. Lā khubz, lā naql, lā maṣārī. Ma fī dīn. Ana jāyt aʾkhud ḥaqqī.

Muktar gerilmişti.

-       Ödemeler yapılmadığı için diyor, bu mallar artık ona aitmiş. Hakkını almaya gelmiş.

Yakup hafifçe öne atıldı:

-       İskân Emini hakedişlerimizi vermediği için yapamadık ödemeyi. Bu bizden kaynaklanan bir durum değil!

Masrati’nin yüzü değişti. Bir anda yumruğunu masaya vurdu.

-       Yā tudfaʿ… yā timshī… yā tabqā…

Kısa bir duraklama.

-       ...taḥt al-arḍ.

Sessizlik. Muktar yutkundu.

-       Üç seçenek diyor… Ya ödersin… Ya gidersin… Ya da kalırsın… ama toprağın altında.

Yakup sustu. Tehdit havada asılı kaldı. Bir an. İki an. Sonra konuştu. Daha alçak bir sesle.

-       Parayı ben ödemiyorum. Ankara’daki merkez ödeme yapacak. Ama şu anda siyasi nedenlerle transferler dondu. Bu bizim elimizde değil.

Masrati elini kaldırdı. Yeter der gibi.

-       ...ana mafham al-siyāsa.

Tespihi bıraktı.

-       Al-ʿummāl barra. Al-mākināt ʿindī.

Muktar çevirdi:

-       İşçiler dışarıda. Makineler onda.

Masrati devam etti:

-       Al-sharika fī mushkila.

Muktar:

-       Şirketin ne olacağı umurumda değil diyor.

Kısa bir sessizlik.

-       Konuşma bitmiş.

Yakup’un boğazı düğümlendi. Kulakları uğulduyordu. Muktar’ın sesi uzaktan geliyordu. Gözleri Masrati’nin eline kaydı. Tespih dönüyordu. Her boncuk… bir tehdit gibi.

Toprağın altı…

Cümle kafasının içinde yankılandı. Başını hafifçe eğdi. Bu, geri adım değildi. Ama öyle görünmesi gerekiyordu. Başını kaldırdı. Sesi kontrollüydü.

-       En azından işçiler gitsin. Türkiye’ye dönsünler. Pasaportları içeride.

Muktar çevirdi. Masrati durdu. Bakışları Muktar’dan kaydı, Yakup’a kilitlendi. Sessizlik uzadı. Sonra… Başını yavaşça salladı.

-       ...ʾUkhudh al-jawāzāt. Yirkabū al-bas…

Muktar çevirdi:

-       Pasaportları alabilirler. Otobüsle gidecekler.

Kısa bir duraklama.

-       ...lākin al-bas liyy.

Muktar bu kez daha yavaş konuştu:

-       Dönüşte otobüs burada kalacak.

Masrati’nin sesi kesildi. Tespih durdu. Ve bir anda:

-       Özel hayatın nasıl? Evli misin?

Ses sertti. Tanıdıktı. Yakup gözlerini kırptı. Libya yok oldu. Toz, silahlar, bağırışlar… hepsi silindi. Masanın başındaydı. Faruk Girneli karşısında oturuyordu.

Yakup bir an durdu. Boğazını temizledi.

-       Hayır efendim – dedi. Evli değilim.

Faruk Bey onu süzdü. Kısa cevabın arkasını görmek istiyordu.

-       Libya’dan sonra mı?

Yakup durdu. Bir an. Faruk’un bakışı sabitti. Kaçmanın anlamı yoktu.

-       Evet. Proje yarım kaldı. Maddi olarak da sıkıştım.

Gözleri bir an kaçtı.

-       Sonrası… dağıldı.

Bunu söylerken yüzünde istemsizce beliren gergin gülümseme, Faruk Bey’in gözünden kaçmadı. Yönetim kurulu başkanı kısa bir süre daha ona baktı, sonra hafifçe başını salladı.

-       Demek ki bir proje çökünce sadece para gitmiyor.

Yakup duygularını açık etmek istemedi. Hafifçe başını salladı.

-       Evet efendim. Ama bu da bana çok şey öğretti.

-       Ne gibi?

-       Her şey benim kontrolümde değilmiş.

Faruk Bey’in kaşları hafifçe kalktı. Çatalı elinden bıraktı.

-       Bir yönetici… Kontrol edemediğinin de sorumluluğunu alır.

Yakup cevap vermedi. Garson geldi. Tabaklar değişti. Ama o cümle masada kaldı.

Faruk öne eğildi.

-       Sadede gelelim. Dubai’yi sana vermek istiyorum. Sana güveniyorum. Yönetim kurulu güvenmez. Ben kapıyı açarım. İçeri girip girmemek senin işin.

Balığından bir parça alıp ağzına attı, sodasını da yudumladıktan sonra devam etti.

-       Karşılığında… Libya’yı bitireceksin.

Dubai işini ona vermek için Libya’ya dönmesini şart koşuyordu. Yakup emin olabilmek için sordu:

-       Gerçekten mümkün mü? Orada ne olduğunu biliyorsunuz.

Faruk geriye yaslandı.

-       O zamanlar bize ihtiyaçları yoktu.

Hafifçe gülümsedi.

-       Şimdi var.

Sodasından bir yudum aldı.

-       Parayı ödediler. İşi bitirecek adam bulamıyorlar. Bizden başka.

Yakup’a baktı.

-       Şimdi bana bir deli lazım.  Orta Doğu’yu bilen bir deli.  O sen misin, Yakup?

Yakup dikleşti. Soru basitti ama cevabı değildi. “O deli ben miyim?” Sonra derin bir nefes aldı.

-       Deli değilim. Ama akıllıların girmediği işlere girdim.

Duraksadı.

-       Libya’yı kapatırım.  Dubai’yi de bana açarsınız… Bu bir rica değil.

Faruk ilk kez gülümsedi.

-       Rica ettiğini düşünmedim zaten.

Başını hafifçe eğdi. Yakup da karşılık verdi.

Restoranda udun sesi ağırlaştı. Camlardaki buğuya sokaktan süzülen far ışıkları vurdu. Kalabalık azalmıştı ama masa hâlâ ağırdı.

Yakup anladı: Bu masadan sınanmış bir saygıyla kalkıyordu.

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar