YazYorum
Edebiyat22 Tem 2026

Uyurgezer - 10

Devam metni

Murat Erdem Arıker|22 Temmuz 2026|8 dk okuma
90 görüntülenme|1 yorum

Sikorsky yerden kesildiğinde Semih Siirt’i ilk kez havadan gördü. Uçakla gelmişti ama yolu hatırlamıyordu. İnişte uyanmıştı. Şehir küçüktü. Beklediğinden de küçük. “Bizim kasabadan biraz büyük,” diye geçirdi içinden. Gözleri havaalanından tugaya uzanan yolu ararken helikopter aniden sola yattı. Yön değişti. Artık üs yolundaydılar.

Siirt’e sekiz kişi gelmişlerdi. KTM’de[1] üç gün beklediler. Sonra dağıtım geldi. Semih, Okçular Üs Bölgesi’ne takım komutanı olarak gönderiliyordu.  Normalde konvoyla gidecekti. Ama son saldırılardan sonra karar değişmişti. Yol değil, hava.

Helikopter yolcu için değildi, yük içindi. Semih’i bir patates çuvalının üstüne oturttular. Sırtını dayadığı çuval soğan doluydu. Her manevrada kayıyordu. Düşmemek için sürekli kendini toparlamak zorundaydı. Rahat değildi. Hiç değildi.

Pilotla daha tanışmamıştı. Ama ona neden “Yusufçuk” dediklerini hemen anladı. Helikopter yere fazla yakındı. Arazi ne olursa olsun mesafe değişmiyordu. Bir yükseliyor, bir çöküyor, sağa kırıyor, sola savruluyordu. Düz uçmak yoktu. Geçen yıl bir helikopteri RPG ile vurmuşlardı. Kolay hedef olmamak için böyle uçuyorlardı.

Semih yıllarını denizde geçirmişti. Çalkantılara alışıktı. Ama bu başka bir şeydi. Midesi ağzına geldi ve bu daha başlangıçtı.

Helikopter alçaldığında Semih üssü gördü. Herekol Dağları’nın içine sıkışmıştı. Büyük bir kahve fincanının dibindeki telve gibi görünüyordu binalar. Yamaçta yarım ay şeklinde bir hendek vardı. Aralara serpiştirilmiş nöbet kuleleri… Bazıları uzaktan sahte gibi duruyordu.

Semih kaşını çattı.

-       Bunu buraya hangi geri zekâlı kurdu…

Gözleri biraz daha yukarı kaydı. Erkan Tepe’deki topçu mevziisini gördü.

-       Hiç değilse başına bekçi koymuşlar.

Eğitimlerde gösterilen görüntüler geldi aklına. Yanmış evler, boşaltılmış köyler, hamile kadınlar, beşikteki bebekler. Fotoğraflar gözünün önünden geçti. Semih’in çenesi sıkıldı. Dişlerini bastı. Aşağıdaki dağlara baktı. Nefreti sessizdi. Ama oradaydı.

Bu üsler boşuna değildi. Köylerin başına dikilmişlerdi. Geçiş yollarını tutmak için. Ama çoğu yanlış yerdeydi. Semih bunu ilk bakışta gördü. Yanlış yerdeki üs… Doğrudan hedef demekti.

Son yıllarda dengeler değişmişti. Artık sahada daha hazırlıklıydılar. Helikopterler daha sık uçuyordu ve bu, her şeyi değiştirmişti. Ama yine de… Aşağıdaki bu üs, hâlâ yanlış yerdeydi.

Helikopterin pervane sesi hâlâ kulaklarındayken indi Semih. Daha toz yere çökmemişti ki bir uzman çavuş yaklaştı.

Kısa, ölçülü bir selam verdi.

Eğitim boyunca aynı şey kafasına çakılmıştı:
Yedek subay sevilmez.
Gerçek komutan sayılmaz.
Omzundaki tek çizgi kimseyi etkilemez.
Saygı istiyorsan, alırsın.

Uzman çavuşun tavrıysa beklediği gibi değildi. Mesafeli ama saygılıydı. Kısa bir brifing verdi. Cümleler netti, gereksiz tek kelime yoktu.
Sonra dönüp yürüdü.

-       Komutan sizi bekliyor.

Komutanın ofisi, yemekhanenin biraz ilerisinde, çevreden toplanan taşlarla örülmüş tek göz bir odaydı.

Semih içeri girdi. Beresini kolunun altına sıkıştırdı. Refleksle sert bir selam çaktı.

Ve patladı:

-       1535 Semih Tuğrul! Emret komutanım!

Sessizlik. Uzman çavuş başını yana çevirdi. Dudaklarını bastırdı. Gülmemek için kendini zor tutuyordu. Boğazından boğuk bir ses kaçtı. Semih’in içi çöktü.

-       Ne yaptın sen… Burası okul değil.

Masadaki üsteğmen ağır ağır başını kaldırdı. Gözlüğünü çıkardı. Gözlerini Semih’e dikti.

-       Sen artık öğrenci değilsin.
Durdu.

-       “Asteğmen Semih” diye selam vereceksin.

Söz bitti. Semih’in yüzü kızardı. Kımıldayamadı. Üsteğmen bakışını kaçırmadan konuştu:

-       Ersin’i gönder.

Elini hafifçe kapıya doğru kaldırdı. Sonra gözlüğünü taktı. Önündeki evraka döndü. Semih artık odada yokmuş gibiydi.

Semih’e saatler gibi gelen birkaç dakikanın ardından kapı açıldı. Ersin içeri girdi. Selamı sertti.

-       Emret komutanım!

Üsteğmen başını kaldırmadı bile.

-       Ersin.

Parmağıyla Semih’i işaret etti.

-       Bu, 1535 Semih. Onu “Asteğmen Semih” yapmak senin görevin.

Kısa bir duraksama.

-       Senden sonra Gama’yı o yönetecek.

Ersin’in bakışı bir an Semih’e kaydı. Ölçtü, tarttı.

-       Emredersiniz komutanım!

Kapıya yöneldi. Açtı. Tam çıkacaklardı:

-       Ha! Ersin.

İkisi birden durdu. Üsteğmen ilk kez hafifçe gülümsedi.

-       Akşam gazinoyu ayarlıyorsun. Kutlama var.

Çenesini hafifçe kaldırdı.

-       Bundan sonra da “Teğmen Ersin” diye selam verirsin.

Ersin’in gözleri parladı. Topuklarını sertçe vurdu.

-       Emredersiniz komutanım!

Bu kez sesi daha doluydu. Semih’i kolundan hafifçe yönlendirip dışarı çıkardı. Kapı kapanır kapanmaz Ersin elini Semih’in omzuna koydu. Sıcak ama gevşek değil.

-       Merak etme – dedi. Herkes bir kere rezil olur burada.

Semih başını eğdi. Cevap vermedi.

-       Sen bu hakkını erken kullandın.
Hafifçe sırıttı.

-       Belki de iyi oldu.

Durdu. Ciddileşti.

-       Bundan sonra gözün de kulağın da açık olacak.

İşaret parmağıyla Semih’in şakağına iki kez vurdu.

-       En çok da burası çalışacak. Hiç kapanmayacak.

Semih kısa bir nefes aldı.

-       Anladım Ersin.

Ersin başını hafifçe geri attı. Kaşları çatıldı.

-       Asker anlamaya çalışmaz paşam!

Bir adım yaklaştı.

-       Yapar.

Kısa bir sessizlik.

-       Bir de…

Tonunu düşürdü.

-       Bana Ersin deme.

Semih başını kaldırdı.

-       Yalnızken “Dede”. Ortamda başkası varsa “Gama”.

Netti.

Üs bölgesinde hızlı bir tur attılar. Helikopter pistini zaten görmüştü. Haftada bir içtima da burada yapılıyordu. Pistin sırtı atış sahasına çıkıyordu. Vadiye bakan tarafta spor ve eğitim alanı vardı. Aşağı doğru indikçe görüntü sertleşiyordu.

Derme çatma binalar yan yana dizilmişti: yemekhane, yatakhaneler, gazino, revir, mühimmat ve telsiz odaları… Köye bakan tarafta dört subay odası. Hepsini çevreleyen tek şeyse bir hendekti. İnce, sert ve yeterli.

Tur bittiğinde Ersin durdu.

-       Şirinler Köyü’ne hoş geldin.

Semih kaşlarını hafifçe çattı. İsim saçma gelmişti. Nedenini iki hafta sonra anlayacaktı.

Erkan Tepe’deki topçular dalga geçmek için takmışlardı bu adı. Tanışmak için tepeye çıkarıldığında o da anladı. Birlik, mavi bereleriyle içtima verip Komando Andını okuduktan sonra, sağa sola dağılan bir sürü mavi kafanın tepeden görünüşü gerçekten de o çizgi filmi anımsatıyordu.

Subay odalarına doğru yürüdü Ersin.

-       Şimdi...

Üzerindekileri süzdü.

-       Önce şu sivilleri çıkar.

Kısa kısa konuşuyordu.

-       Burada asker ne giyerse sen de onu giyersin… Görevde kamuflaj… Serbestte hâki… İçtimada bere… Dışarıda kep.

Bir adım yaklaştı.

-       Farklı giyinirsen komutan olduğunu anlarlar.

Durdu.

-       Herekol 800 metre. Kanas 1200.

Gözlerini Semih’e sabitledi.

-       Oyun gibi düşün. Asker 1 puansa, komutan 10.

Sesi düştü.

-       Hevesli bir şerefsize hedef olma.

Kısa bir sessizlik.

-       Bir de… askerin alanına izinsiz girme. Yatakhane, yemekhane… kontrol hariç yok.
İşin varsa habercini gönderirsin.

Omzunu hafifçe silkti.

-       Ortam zaten gergin. Bırak adamlar kendi alanında nefes alsın.

Sonra normal tonuna döndü:

-       Odaya yerleş. Dinlen. Akşam gazinoya gel.

Kapıyı işaret etti.

-       Bu geceden itibaren… bir hafta gece nöbeti Gama’nın.

Odaya girince kapıyı sessizce kapattı. Küçüktü. Kireç kokuyordu. Sol duvarda iki ince dolap. Sağda duvara yaslı bir ranza. Duvarlar üstüne geliyordu sanki. Bir süre öylece durdu. Alt ranzayı ona ayırmışlardı.

Çantasını usulca yere bıraktı. Oturmadı. Yatmadı. Sadece dikildi. Elleri ceplerinde, başı hafif eğik. Nefes almayı unutmuş gibi. Sonra pencereye yürüdü. Demir parmaklıkların ardından dışarı baktı.

Çantasını açtı. Eşyalarını yavaşça dolaba yerleştirdi. Kapağın içine annesiyle kız kardeşinin fotoğrafını sıkıştırdı. O kapağa resmi konacak bir sevgilisi hiç olmamıştı. Ne zamanı olmuştu, ne cesareti. Zaten parası da yoktu. Bir kahveye, bir sinemaya verecek beş lirasının olmamışlığı çoktu.

Kendini kandırmazdı. “Âşık olursam düşerim” derdi. Gözlerini kapattı:

-       Benim düşme lüksüm yok.

Babasını beş yaşındayken kaybetti. Geriye tek bir görüntü kaldı:
Karnı burnunda annesi… Başında kara tülbent… Dizlerinin üstünde. Ağlamıyordu. Semih o günü hiç unutmadı.

Sonrası çalışmakla geçti. Okuldan sonra, hafta sonları, yazları. Bakkalda çıraklık, kahvede garsonluk, inşaatta taşıyıcılık, teknelerde miçoluk… Oynamayı bilmedi. Derdini anlatmayı da. Sessizce yapması gerekeni yaptı. Çünkü evde annesi vardı, bir de küçük kız kardeşi. İkisi onun tek hayatıydı.

Üniversiteyi kazandığında gitmeyi düşünmedi. “Bırakamam” dedi. Annesi ilk kez karşı çıktı:

-       Git. Sen gidersen biz de kurtuluruz.

Gitti. Geceleri çalıştı. Sabahları derse girdi. Kirasını, kitabını, elektriğini… kendi ödedi. Ayda bir eve para gönderdi. Bazen mont almaktan vazgeçti. Bazen aç yattı ama dönmedi.

Şimdi buradaydı. Askerdi. Gönüllü komando olmuştu. Çünkü komando olan asteğmen oluyordu. Asteğmenler maaş alıyordu. Maaş demek: sobada kömür, kardeşine defter, annesine ilaç. Biraz nefes. Belki bir ilkbahar.

Bu ranzanın başında tek başınaydı. Çoktan büyümüştü ama hiç çocuk olmamıştı. Boğazı düğümlendi. Gözlerini kapattı. Dua etmedi. İçinden annesine bir cümle geçti:

-       Buradayım. İyiyim. Dayanırım. Sen merak etme.

Akşam kamuflajını giydi. Sessizce gazinoya girdi. İçeride Ersin ve sabahki uzman çavuş vardı. Beş asker koşturuyordu. Uzun bir masa. Köşede televizyon. Karşıda kitaplık. İki çekyatla bir sürü tekli koltuk sağa sola dağınık.

Uzman çavuş sırıttı:

-       Teğmen olmuşsun ama hâlâ garsona benziyorsun. İçkiyi sen mi dağıtacaksın?

Ersin bir adım attı:

-       Leeen!

Sonra yüzü gevşedi. Sırıttı.

Kapı açıldıkça içerisi doldu. Nöbettekiler hariç herkes gelmişti. Alfa’yla tanıştı. Muvazzaf teğmen. Sert bakışlı. Beta kısa süreliğine uğradı. Varlığı yetti. En son üsteğmen geldi. Sessizlik oldu. Apoleti kendi elleriyle taktı.

Semih sabahki gerginliğin devam etmesinden korktu. Etmedi. Masa rahattı. Sesler yükseldi, gülüşler geldi. Sivili merak ediyordu herkes. Hepsinin sorularına cevap verdi bildiği kadarıyla.

Gece on bire çeyrek kala Ersin kalktı.

-       Çıkıyoruz.

Takım hazır kıta bekliyordu kapıda. Telsizden sinyal verildi ve yılan sessizliğiyle süzüldüler mevziiye. Herkes ne yapacağını çok iyi biliyordu. Ses yoktu. Sadece akış. Karanlıkta kayboldular. Ersin ve Semih mevzi gerisindeki bir küçük odaya girip nöbeti Beta’dan aldı.

Oldukça basık bir kulübeydi bu oda, Semih’in dik bir şekilde ayakta duramayacağı kadar alçaktı. Yer beton değil kumla kaplıydı. İki çekyat bir de küçük soba vardı içeride. Ersin birine oturup Semih’e de oturmasını işaret etti. Az sonra habercisi gelip bataryaları dolu iki telsiz teslim etti:

-       Bu alt bant. Takım içi. Bu üst bant. Kriptolu.

Telsizi kaldırdı:

-       Önce çağırırsın. Sonra kendini söylersin. Mandalı bırakırsın. Cevap gelince konuşursun.

Kısa bastı:

-       2 Gama...

Cevap geldi:

-       Yerinde. Sorun yok.

-       3 Gama...

-       Asayiş berkemal.

Semih’e dönüp anlatmaya devam etti:

-       Komutan Akrep’tir, Erkan Tepe Şahin. Alfa ve Beta’yı zaten biliyorsun. Sen Gama 1’sin, takım sana 1 diyecek. 10. bölük üç takım, her takım üç tim. Tüm takımlar üs bölgesindeyse nöbetler sekiz, bir takım görevdeyse on iki, iki takım görevdeyse yirmi dört saat. Nöbet değişim gün ve saatlerini Akrep belirler. Nöbet hiç bitmez.

Kasaturasını yere sapladı.

-       Dokuz mevzi. Üçü boş.

Çizdi.

-       Her mevzide iki göz. Biri içeri. Biri dışarı.

Odayı gösterdi:

-       Burası karargâh.

Durdu.

-       Asker düşmanı izler. Biz askeri.

Semih durdu.

-       Ben ne zaman Gama olacağım?

Ersin bir adım yaklaştı.

-       Gama benim.

Göğsüne vurdu.

-       Gama ben.

Kısa bir sessizlik.

-       Ben terhis olunca… Ya da ölünce.

Önümüzdeki üç ay tüm eğitimleri sen yaptıracaksın. Takımını tanıyacaksın, takımın da seni. Sonra sen Gama olacaksın, Gama sen olacak.

Semih’in gözü kapının üstüne takıldı. Dört künye.

-       Onlar ne?

Ersin’in çenesi sıkıldı.

-       Eski birlik jandarmaydı.

Durdu.

-       İki baskın yediler.

Künyeleri işaret etti:

-       Nöbeti bırakmayanlar.

Kasaturasını sıktı.

-       Her baktığında hatırla.

Gözlerini Semih’e dikti:

-       İşini iyi yap. Yoksa sıradaki künye senin olur.

Alt bant telsiz cızırdadı, Ersin cevap verdi:

-       Gama 3... Gama 3

-       Gama dinlemede

-       Torunlardan biri rahatsızlanmış, revir için izin istiyorum.

-       Uygundur, yerini alacağım, ben gelmeden terk etme...

Ersin’le Semih odadan çıkarlarken Herekol sırtlarında iki göz izliyordu.

-       Çök!

Fısıltı değil, tıslama. Sivaslı eğildi. Dürbünüyle mevzileri tarıyordu. Sonra gözlüğü indirdi.

-       Beni görsünler istiyorum.

Piro dişlerinin arasından konuştu:

-       Sakiiin…

“K” harfi boğazında takıldı.

-       Sakin.

Yaklaştı.

-       Vakti gelince görünür olmanı biz diyeceğiz.

Sivaslı’yı Anafartalar Çarşısı’na hazırlıyordu…


[1] KTM: Kabul Toplama Merkezi

Tartışma

Yorumlar

1 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar