Atış sahasında Semih’in sesi patladı:
- Üçüncü Takım… Rahat!
Kendi elleriyle inşa ettiği bir gurur tablosu. Karşısında nizam almış yirmi iki asker, betonu parçalarcasına vurdular sağ ayaklarını yere. Yer aynı gürlükte cevap verdi:
- RAP!
- Hazır ol!
Takım bir anda esas duruşa geçti. Semih selam verdi. Keskin… net. Sol ayağının üzerinde geriye döndü ve tekrar selam verdi. Öylece kaldı. Helikopter pistten kesilerek yükselmeye başladı.
Ersin cam kenarındaydı. Yüzü cama yapışmış el sallıyordu. Terhisin sevinci buruktu yüzünde. Yine de vakurdu.
Yusufçuk, helikopteri yavaşça sola yatırdı. Takımın çevresinde bir daire çizdi. Sonra da uzaklaştı.
Ersin gitti.
Eğitirken sertti. O yüzden kimisi “acımasız” derdi. Ama korumaksa mesele, tüm takım ittifakla Ersin’e “baba” derdi. Uçup gitti evine.
Helikopterin uğultusu dağ yamacında yankılanıp kayboldu. Pistin üzerine bir sessizlik çöktü. Rüzgâr, tozu savurdu. Kimse kımıldamadı. Semih başını kaldırdı. Karakolun üzerinden geçen bulutlara baktı. Bir anlığına zihni dağıldı. Uğultu geri geldi. Görüntüler… net değildi. Ama rahatsız ediciydi. Kendini topladı, takıma döndü:
- Bir! Komuta sende.
İstikamet talim alanı. Marş!
Takım hareket etti. Adımlar sertti, düzen kusursuz. Talim alanı… askerlerin nefret ettiği yerdi. Semih’inse en çok sevdiği.
Askerlerini kendi seçmişti. Diğer takımların istemediklerini. En zayıfları, çelimsizleri. Artık öyle değillerdi. Tek tek ilgilenmişti. Her birinin içinde kendi çocukluğundan bir parça görüyordu. O yüzden sesini yükseltirken bile acısını saklayan bir babanın sabrı vardı üstünde.
Bağırırdı ama ölçülü. Sertti ama kontrollü. Çünkü biliyordu. Gevşerse dağılırlar. Fazla yüklenirse kırılırlardı.
Diğer takımların boş vakitleri, boştu. Gama’nın boş vakti yoktu. Atış, eğitim, kondisyon. Ve işte sonuç buydu.
Nöbet zamanı ısınma odasında pineklemezdi. Her mevziiyi tek tek gezer, acemilerle birlikte nöbet tutardı. Dinlenmeye çekilen askerlerle konuşur, onları tanır, kendini tanıtırdı. Ona göre moral aidiyetten gelirdi. Kendi Gama’ya aitti. Gama ona aitti.
Bu çocuklar ona emanet edilmişti. İstisnasız hepsi, tıpkı Semih gibi, taşradan gelmişlerdi. Yoksulluk, eksik hayatlar, küçük umutlar. Onlara bakıp aklından geçirirdi:
- Belli ki vatanı korumak ondan en az yararlananların görevi.
Bunu yüksek sesle söyleyemezdi. Ama bilirdi, o “en az” ancak bunlar gibi çocuklar için değerli olabilirdi.
Semih’e sadakatleri katıksızdı. Bir gün, dik bir yamacı tırmanıyorlardı. Acemi er Doğan en arkada kalmıştı. Çantasının ağırlığını taşıyamıyor ikide bir sendeliyordu. Yine düştü. Semih geri döndü, yanına geldi. Sesi sertti:
- Hadi oğlum!
Bu kadar mısın? Pes mi edeceksin?
Doğan başını kaldırdı. Gözleri doluydu:
- Yemin ederim komutanım…
Sizin için direniyorum.
Semih durdu. Bir anlığına. Doğan’ın yüzündeki ifade… Maitepe çocuklarını gördü o ifadede. Gözleri yandı ama belli etmedi. Bu kadarını göstermek lükstü dağlarda. Hafifçe gülümsedi:
- Gel bakalım. Seni biraz hafifletelim.
Çantasını aldı. Kendi sırtlandı. Doğan’ın omzuna dokundu.
- Yürü!
Yan yana çıktılar, geride bırakmadı.
Boş zamanlarında kitap okurdu. Ya da annesine ve kardeşine mektup yazardı. Oraların ne kadar güzel olduğundan bahsederdi hep. Hava temiz, insanlar iyi, her şey yolunda. Annesine yazdığı mektuplara kalsa, en sert bakışlı dağların bile çiçek tarlaları vardı zirvelerinde. Ama bazen kalem elinde donuyordu. Yazacak kelime bulamıyordu. İçindeki sıkışma tarif edilmez boyutlara gelmişti. Olmadığı biri gibi davranmanın yükünden yorgundu.
Hiçbir mektupta, askerlerinin yüzlerini dağda izlerken içini kemiren o sessiz korkudan bahsetmemişti. Onları kaybetmekten korkuyordu; bu yüzden hepsinin sadece adını değil, gözlerini ezberliyordu.
Dağ sabahları, nefesi kesen bir sessizlikle başlardı. Günün ilk ışıklarıyla birlikte arama-tarama devriyesine çıkılırdı. Sis, vadinin içinden ağır ağır tırmanırken devriye kolu pusula yerine içgüdüyle yön bulurdu. Kayanın ardında saklı bir gölge, çalıların arasında parlayan bir göz yanılsaması… Her adım bir riskti. Ayak sesleri kayaların yankısına karışır, zamanla nefesler bile aynı ritme girerdi.
Ersin gideli bir hafta olmuştu. Gece nöbeti yine Gama’ya verilmişti. Takım mevzilere doğru yürürken gökyüzü lacivertten siyaha dönüyordu. Yıldızlar ise kesik kesik yanıp sönüyordu. Vadinin üzerinde ağır bir sis tabakası vardı. Hava öyle durgundu ki, nefes alsan yankı yapacak gibiydi.
Semih telsize eğilmeden konuştu:
- Göz açık olsun.
Nöbetin üçüncü saati, gece rüzgârı artmış, vadi boyunca tuhaf bir uğultu baş göstermişti. Semih’in gözleri ağırlaşmaya başlamıştı ki Uğur mandala bastı. Hem Gama’nın hem de birliğin en deneyimli uzman çavuşuydu. Çatışma saati en yüksek asker.
- Gama 1… Mevziiye gelseniz iyi olur.
Birkaç saniye önce Herekol sırtlarında Piro seslendi:
- Andok! Yak bakalım bi sigara.
Sivaslı sırıttı. Cebinden bir muhtar çakmağı çıkardı. Sigarasını yaktı… uzun uzun.
Semih mevziiye vardığında Uğur heykel gibiydi. Dürbün gözünde, izlemekteydi. Dürbünü Semih’e uzattı. Fısıldadı:
- Görüntü var…
Ama emin değiliz.
Emre fark etmiş.
Semih dürbünü alıp sırt boyunca taradı. Ufak bir ışık kıpırtısı, yürüyen bir gölge… bir şey yok.
- Takipte kalın!
Diğer mevzileri dolaştı. Başka fark eden yoktu.
Sabah oldu. Tüm araziyi taradılar. İz bulamadılar. Ertesi gün aynı şey oldu. Bu sefer Semih de gördü. Dağda bir ışık yandı… söndü. Sonra tekrar sessizlik çöktü.
Emre fısıldadı çekinerek de olsa:
- Belki çobanlardır.
Ateş yakmışlardır.
Semih sertçe döndü:
- Bu dağda çoban yok, evlat.
Üst bant telsizi aldı. Mandala bastı:
- Şahin Gama… Şahin Gama…
- Şahin dinlemede.
- Üç yönü, altı yüz metre termal.
- Teyit edildi… İki kişi… Takipteyiz, tetikte olun.
Takip eden haftalarda olaylar sıklaştı. Dağ yamacında geceleri ışıklar yanıyor, telsizden cızırtılar yükseliyordu. Semih’in aklına hep aynı soru takıldı:
- Saldırmıyorlar. Ama neden görüntü veriyorlar?
Her seferinde takımıyla çıkıp saatlerce arama yaptı. Her ışık bir işaretti artık. Her duman bir iz. Her yankı bir ihtimal.
Sivaslı günlerdir izliyordu tarama timlerini. Birliğin hareketlerini ezberlemişti. Yüzlerini tanıyordu, neyi farklı yaptıklarını biliyordu. Dikkatlilerdi. Önlem alıyorlardı. Ama yine de kördüler. Aynı şeye inanıyorlardı:
- Devletin uzun kolu her yere ulaşır.
Piro’ya göre bu kibrin bedeli ödenmeliydi. Ersin’in gidişi boşluk açmıştı. Fırsat.
Günler birbirine benzedi. Ancak bir gece, Akrep’ten gelen çağrı her şeyi değiştirdi. Gama nöbetini yeni devretmişti. Tüm takım komutanları ofise çağırıldı. Ünal Üsteğmen masasının başında toplantıya başladı. Bölge haritası seriliydi masada.
Hızlıca konuşuyordu, sesi keskindi, planı net.
- Bir saat önce Eruh Jandarma Karakolu kısa süreli ama yoğun baskı altında kaldı.
Duraksadı.
- Doğrudan temas yok. Kaçanlar Şeytan Deresi’ne girdi.
Parmağını haritada kaydırdı.
- Bilinen dört belki beş kişi.
Odadaki hava ağırlaştı. Kimse konuşmadı.
- Tugay çıkıyor. Gelmeleri on saati bulur. En yakın birlik biziz.
Herkes nefesini tuttu. Ünal parmağını derenin ağzında tuttu:
- Pervari çıkışı kapatacak.
Biz içeri gireceğiz
Kısa ve net:
- Sürüp çıkaracağız.
Semih öne çıktı:
- Komutanım Gama intikale hazır. Teçhizatımız hâlâ üzerimizde.
Akrep sözünün kesilmesine sinirlenmişti. Kısa, soğukkanlı bir bakış attı:
- Gama nöbetten çıktı.
Bir an durdu.
- Beta şu an mevzide. Alfa! Takımını topla, tam teçhizat.
Sesi sertleşti.
- Kamyonlar hazır.
Semih’e döndü:
- Takımını istirahate çek. Teçhizat üzerlerinde kalsın. Telsiz nöbeti.
Gözleri kısıldı.
- Amaçları nedir bilmiyoruz. Her şeye hazır olun.
Söylenenler açıktı. Ünal notlarını kapatırken, odada sessizlik oldu.
Haritanın üstüne düşen ampul ışığı, vadinin keskin gölgesini andırıyordu. Bölge uzun süre sessiz kalmıştı.
O gece… sessizliğin dişleri vardı.
On dakika geçmeden farları kapalı iki Mercedes, Alfa’yı yüklenip yola koyuldu. Namlular dışa dönük, parmaklar tetikte. Diğer iki kamyon da hazır edildi. Üs karartıldı. Bekleyiş başladı.
İki saat sonra… Telsiz cızırdadı. Tek kelime geceyi parçaladı:
- Pusu!
Semih ofise koştu. Üst bant durmaksızın çalışıyordu. Alfa durum raporu vermeye çalışırken arka plandaki sesler her şeyi anlatıyordu.
Avcı… av olmuştu. Küçük bir grubu kovalarken dereye giren Alfa kendisini bir pusunun ortasında bulmuştu. Yine de sesi sakindi. Akrep’i bilgilendiriyordu.
- İki yaralım var! Kayıp yok! On beş kişi civarı… Ağır ateş altındayız.
Bir mermi sesi girdi araya.
- Sisleri patlattım!
Doğu ve Güneydoğu yamaçlarında RPG ve keskin nişancı.
Bir RPG mermisinin patlaması duyuldu. Yakındı… çok yakın.
Birkaç saniye sonra Alfa tekrar mandala bastı:
- Şahin Alfa… Şahin Alfa!
- Şahin dinlemede.
- 37-48-12 Kuzey… 42-15-33 Doğu… Havan desteği! Tekrarlıyorum… Hareket edemiyoruz!
Pozisyon daraldı.
- Anlaşıldı… Siper alın!
Takip ve yeniden konum…
Bu Ünal’ın hiç istemediği ihtimaldi. Dişini sıktı, Semih’e dönüp talimat verdi:
- Çıkın!
Semih takımı toplarken Erkan Tepe’den havan sesleri geldi. Tok, derin, ardışık. Düştüğü yeri duyamıyorlardı.
Telsizi açıktı. Araçlar hızlandı. Sınırı zorladılar, devrilme pahasına. Telsizden duydukları kanını kaynatıyordu.
Bölgeye girdiklerinde… patlamalar başladı. Önce havan sesleri, ardından otomatik silahlar. Şeytan Deresi’ni iyi bilirdi. Dere yatağı dardı. Yamaçlar delik deşikti. Mağaralar. Görmeyen gözler. Yukarıyı almadan aşağıda yürümek… tehlikeliydi. Ama Alfa içerdeydi. Ateş altında.
Semih eliyle işaret etti:
- İleri!
İkili kol düzeninde ilerlediler. Sessiz ve hızlıydılar.
Kayalıkların boğum yaptığı yerde geçit daraldı. Gece intikal düzeni aldılar. En önde Uğur, ortada Semih, arkada ise Uzman Çavuş Hasan. Takım istemeden sıkıştı. Sesler geliyor, askerler geriliyordu. Mesafe kapandı.
Tam da o anda… Piro bekliyordu. Anafartalar Çarşısının azmettiricisi.
Güçlüleri oyalamış, zayıfları toplamıştı. Hepsi aynı tuzağa girmişti şimdi. Uğur fark etti. ama geç kaldı. Semih’e döndü:
- Komu-
Geçit aşılmıştı. Sessizlik… bir nefes aldı ve yırtıldı.
TIK
Kısa, mekanik bir ses. Sonra karanlığın içinden kıvılcımlar. Semih’in göz bebekleri büyüdü. Kalbi tetiğe basılmış bir silah gibi… bir anlığına durdu.
- Yat!
Saniyeler bile değil… bir nefesin yarısı… Claymore patladı.
Metal parçaları havayı biçti. Semih’in önünde iki asker yere savruldu. Ses, dağdan yankı yaparak geri döndü. Semih tüm gücüyle bağırıyordu:
- Siper Al!
Dağın yankısı daha bitmeden el bombaları yağmaya başlamıştı. Her yerden.
Birlik ikiye ayrıldı. Toz ve duman arasında yön duygusu kalmamıştı.
Semih, yerde sürünerek Doğan’ın yanına ulaştı, kolundan çekti:
- Bölünmeyin! Hat kurun, hat!
Sözünü duyan olmadı. Bir el bombası yuvarlandı. Ortalarına. Doğan refleksle atıldı. Ayağıyla itmek istedi. Ama olmadı.
BOOM!
Her şey önce beyaza döndü. Sonra griye. Bir bağırtı yankılandı, toz bulutu içinde.
Semih’in kulakları uğulduyordu.
Kayaların ardından RPG’ler ateşlendi.
Roketler, siper aldıkları taşları delip geçiyor, parçalar askerlerin üstüne yağıyordu.
Her patlamada zemin titriyor, yankı Semih’in göğsüne saplanıyordu.
Artık nerede olduklarını bilmiyordu.
Önü, arkası, yukarısı aynı karanlıktaydı.
Sesler birbirine karışmıştı;
Emir, dua ve çığlık aynı tondaydı.
Arkasına baktı, takımın yarısı görünmüyordu.
Elinde tüfeğiyle öne atıldı.
Dumanın içinden bir hedef seçmeye çalıştı.
Saniyelik bir sessizlik... sonra…
Uzaktan gelen bir ses
tak-tak-tak.
Tanıdık ve acımasızdı ses. Emre’nin bedeni geri savruldu. Silahı elinden kaydı. Gözleri bir an Semih’e takıldı. Bir şey söylemek ister gibi. Sonra hareketsiz kaldı.
Semih’in içinden bir şey koptu. Sadece kendi nefesini duyuyordu.
Kulaklarında metalik bir uğultu vardı.
Diz çöktü.
Tekrar kalktı
Siperden doğrulup telsize bağırdı:
- Gama temas!
Hat kurun!
Yaralı var, yaralı!
Dağ cevap verdi ona; Mermilerle, patlamalarla, ölü bir sessizliğin çığlığıyla. Gökyüzü mora döndü. Barut kokusu indi. Semih yere çöktü.
Ellerini toprağa bastı. Telsizden bir cızırtı:
- Hava desteği yolda! Daya-
Kesildi.
Dağ infilak etti. Bir Claymore yankısı, taşları yerinden oynattı.
Toprakla gökyüzü yer değiştirmiş gibiydi; Işık bir an beyaza sonra griye kesti.
Semih başını kaldırdı.
Uğur… Yüzünde ince bir kan çizgisi.
Semih’e bakıyordu. Bir şey söylemek istedi sanki.
O an bir RPG mermisi arkalarındaki kayalığa saplanıp patladı. Kaya parçaları yağmur gibi üzerlerine yağdı. Uğur dumanın içinde düştü; silahı savruldu, gözleri açık kaldı.
Semih dondu. İki el bombası daha… Sağında patladı. Parçalar vızıldadı. Kulaklar kapandı. Sesler boğuklaştı…
Her şey yavaşlamıştı. Ağızlar açılıp kapanıyordu. Ses yoktu. Askerleri panikle bağırıyordu. Sonra… Uğultu.
Önce rüzgâr, ardından metalik bir hırıltı. Cobra helikopterleri vadinin üstünden geçti; gökyüzü bir anda keskin bir turuncuya boyandı. Kayaların üstünde gölgeler belirdi sonra alevlerin içinde silindi.
Dağ, ateşle yandı. Kızıl alevler geceyi parçalarken, Semih gözlerini kıstı helikoptere baktı.
Yerde yatan askerler hareketsizdi. Kimisi siper almış kimi donmuştu.
Telsiz kendi kendine konuşuyordu:
- Gama, durum raporu!
Semih’in boğazından kuru bir ses çıktı,
- Bitti…
Sonra sessizlik.
Sabah sis dağılırken duman tütüyordu.
Parçalanmış kayalar, yanmış dallar, sessiz bedenler.
Semih bir kayada oturuyordu.
Elindeki boş şarjör. Bıraktı… Düştü.
Gözlerini kapadı.
Açtı.
Artık aynı değildi.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.