Ağrı kesicilerin hükmü geçmiş, yerini sızlayan, zonklayan bir gerçeğe bırakmıştı. Tuncay gözlerini araladı. Hastane odasının soluk ışığında, başı göğsüne düşmüş hâlde sandalyede uyuyan Yunus’u gördü.
Uzun süre izledi onu. Nefes alışını, o rahatsız sandalyedeki garip duruşunu... İçinden koca bir "Niye?" geçti. Boğazı kurumuştu, yutkundu.
Yunus gelmeseydi... Sonunu biliyordu. O izbe bahçede, o iki öfkeli abi ve babaları onu yavaş yavaş kıracaklardı. Kemiklerini değil sadece, ruhunu da. Babasının yerini söyletene kadar döveceklerdi.
Bir an düşündü. Söylemezdi. Kahramanlığından değil, babasını korumak istediğinden hiç değil. Sadece o adamın, o “baba” denen hayaletin canı yansın diye. Belki oğlunun öldürüldüğünü duyarsa, Amerika’daki o konforlu koltuğunda bir anlığına huzursuz olurdu. Küçük, kirli, zehirli bir umut...
Sonra kendi kendine acı bir tebessüm etti.
- Umurunda bile olmazdı.
Gözleri tekrar Yunus’a kaydı. İçinde tuhaf bir şey kıpırdıyordu. Minnet mi… Yoksa başka bir şey mi? Ayırt edemedi.
- Niye kurtardı ki?
Babasının ölümüne sebep olan adamın sevimsiz oğlu için ne diye kendisini tehlikeye attı ki?
Bütün kasaba biliyordu. Herkes biliyordu Enver'in ne mal olduğunu. O yüzden kimse bakmazdı Tuncay'ın yüzüne.
O, kasabanın "görünmez" çocuğuydu. Bu onun kaderiydi, lanetiydi.
Çocukken sokağa çıktığında görünmez bir çemberin içinde yürürdü. Oyun oynayan çocuklara yaklaşırdı usulca. Durur, beklerdi. Kimse "Gel" demezdi. Varlığı fark edildiği an oyunun neşesi kaçar, sesler alçalır, gözler kaçırılırdı. Sanki oraya ölümün soğuk nefesini taşımış gibi... Bir süre o sessizliğin ortasında dikilir, sonra başını önüne eğip uzaklaşırdı. Kimse ona taş atmazdı belki ama kimse elini de uzatmazdı.
Babası yoktu. Hiç olmamıştı ama Tuncay onun bir gün geleceği yalanıyla büyümüştü. Omuzlarına alacaktı onu. Dünyaya o devin omuzlarından bakacaktı. Gideceklerdi buralardan; kimsenin "Katil Enver’in oğlu" demediği, temiz, güneşli yerlere...
Ama gelen hep başkaları oldu. Jandarmalar, alacaklılar, suratı sirke satan adamlar... Kapının her çalınışında annesinin sesi titrerdi:
- Yok, bilmiyoruz nerede.
Adamların sesi büyürdü, Tuncay küçülürdü. O anlarda saklanacak delik arardı. Divanın altı, yüklüğün arkası, kapının gölgesi... Kalbi güm güm atarken dua ederdi:
- Babam gelse... Şimdi kapıyı açsa, o koca gövdesiyle eşikte belirse...
Gelse döverdi o adamları. Korurdu Tuncay’ı.
Kimseyi dövmesine gerek yoktu aslında. Sadece gelse…
Gelmedi. Hiç gelmedi.
Gözlerini hastane tavanına dikti. Yunus hâlâ oradaydı. Gitmemişti. Tuncay hayatında ilk kez, birinin, hem de düşman olması gereken birinin sırf onun için kaldığını gördü.
Eskiden annesine sorardı:
- Anne, kim bu adamlar? Neden bize böyle bakıyorlar?
Nuriye başını kaldırmadan, ezbere bir yalanı fısıldardı:
- Bize düşmanlar.
- Niye?
- Kıskanıyorlar.
Hep aynı masal.
- Kimseyle konuşma… Kimseye yaklaşma… Bir gün gideceğiz zaten.
Tuncay da başını sallardı. Zamanla sormayı bıraktı.
Bazı insanlara bakması bile yasaktı. Özellikle… taş ocağında ölenlerin çocuklarına. Nedenini hiç sormadı. Sormaması gerektiğini öğrendi. Zamanla… Konuşmamayı değil… yaklaşmamayı değil… yok olmayı öğrendi.
Kendine görünmez duvarlardan bir kale inşa etti. Kimsenin giremediği. Duvarları vardı: yüksek, sessiz, sağlam. Oradan izledi hayatı. Kasabayı, insanları, konuşmaları, sevinçleri… Hepsi uzaktı, hepsi yabancı.
Tüm kasaba halkı, izlemek istemediği bir filmin oyuncularıydı. Gerçek olan üç kişi vardı. Annesi, kendisi ve henüz gelmemiş olan babası.
Sahile gitmedi hiç. Patikalarda koşmadı. Ağaçlara tırmanmadı. Düştüğünde elinden tutacak kimse yoktu çünkü. Pazara giderlerdi. Annesinin bir adım gerisinde yürürdü. Torbayı taşır, gözlerini yerde tutardı. Biri bir şey söylese… duymamış gibi yapardı. Olmazsa annesinin eteğine tutunur, yüzünü saklardı.
Bir gün, kasabaya indiklerinde pazar yoluna sapmadılar bu kez. Sarı boyalı PTT binasına girdiler. İçerisi serindi, sessizdi. Genzi yakan ağır bir kâğıt ve mürekkep kokusu vardı. Tahta bir banka oturdular. Tuncay sormadı, sadece bekledi.
Bir memurun sesi yankılandı:
- Nuriye Şaşmaz! Telefon! 2 numara!
Annesi yay gibi fırladı yerinden.
- Burda!
Tuncay’ı sürüyerek o daracık kabine soktu. Tuncay’ı kucağına çekti, sıkıştılar. Kapı kapandı, dünya daraldı. İçeride tek bir sandalye, bir raf ve üstünde… Koyu yeşil, ağır, heybetli bir telefon.
Tuncay anlamadı; niye buradaydılar, neyi bekliyorlardı? Telefon aniden çaldı. Keskin ve yırtıcı. Tuncay sıçradı. Sonra elini ağzına götürüp güldü. Ama annesi gülmüyordu.
Nuriye ahizeyi kaldırırken elleri yaprak gibi titriyordu.
- Alo… Bey? Sen misin?
Tuncay dondu. Gözleri büyüdü. Annesine baktı. Sonra telefona. Sonra tekrar annesine. Annesinin sesi hızlandı:
- Hani arayacaktın?
- Geçen hafta niye aramadın?
- Dayım haber yolladı… Dava bitiyormuş… Beraat…
- Uzun etmesin gelsin, ailesinin başında durduğunu görelim dedi. Ne zaman gelecen sen?
Kelimeler üst üste biniyordu. Karşıdan gelen cevapları duyamıyordu. Ama bir şeyi anladı: telefondaki kişi gerçekti. Annesi konuşmaya devam etti:
- Kaç yıl oldu…
- Oğlan büyüdü…
- Görse tanımaz…
Tuncay’ın içi sıkıştı. Kıpırdamadı.
- He! Yanımda şimdi.
Titredi Tuncay.
- Vereyim mi?
Annesi başını eğdi, gözlerinin içiyle baktı Tuncay’a. İlk kez. Ahizeyi uzattı. Ağırdı, çok büyüktü. Tuncay’ın elleri küçücük kaldı. Kulaklarına götürdü, nefesini tuttu.
Cızırtıların arasından gelen o ses... Derinden, tok, yabancı ama bir o kadar da tanıdık. Onun olması gereken bir ses.
- Aslan oğlum benim! Burnumda tütüyor kokun.
Tuncay’ın dudakları titredi.
- Baba! Sen misin?
- Benim ya paşam! Çok özledim seni. Az daha sabret, ne güzel oyunlar oynayacağız. Bisikletler, arabalar alacağım sana.
Tuncay’ın hayalinde bisiklet yoktu. Araba yoktu. Sadece babasının sıcaklığı vardı. Postaneden çıktıklarında içi içine sığmıyordu. Yerçekimi yok olmuştu sanki, uçuyordu.
Bilmediğiyse, o sesin sahibinin ne kadar usta bir yalancı olduğuydu.
Sonra… Öğrendi.
O günleri hatırlamıyordu elbette ama hikâyeyi ezbere biliyordu. Defalarca anlattırmıştı Nuriye’ye. Annesi o rutubetli evin duvarlarına bakıp ağlarken, Tuncay bir masal dinler gibi dinlemişti babasının günahlarını.
Hikâye hep aynı başlıyordu:
Enver ve Nuriye… Kardeş torunlarıydı. Enver, ailenin şımarık çocuğu, zenginliğin içinde büyümüş bir hovardaydı. Dedeye itiraz edilemezdi, kuzeni Nuriye ile evlenmeye zorlanmıştı. Evlenmişti ama yaşantısını değiştirmemişti. Pavyonlardan çıkmıyor, kazandığını gece hayatında eziyordu.
Nuriye’nin babası, eski topraktı; damadının bu hallerinden hiç hazzetmedi. Aile meclisi toplandı, harcamaları ve sorumsuzluğu yüzünden Enver dışlandı. Eline İstanbul’da bir dükkân ve Düzce’de işe yaramaz, batık bir taş ocağının ruhsatı verilerek aileden uzaklaştırıldı.
Karısını boşayamazdı, mirastan olurdu. Onun yerine Nuriye’yi kayınvalidesinin evine bırakıp taş ocağını işletmek bahanesiyle bu kasabaya geldi. Oysa ne yolu vardı ocağın ne kantarı ne de tesisi. Sürgüne gönderilmişti, aldatılmıştı.
İstanbul’a döndü. Artık zengin değildi. Eğlence hayatının kapıları yüzüne kapanmıştı. Dükkânın geliri fena değildi ama Enver’in hırsını doyurmaya yetmezdi. Aile ile dalaşmanın anlamı yoktu. Bunun yerine "uslu çocuk" oyununu kurdu.
Tam o sıralarda sıkıyönetim geldi. Normal yollarla ticaret imkânsız hâle gelmişti. Ama rüşvetin dili her kapıyı açıyordu ve Enver bu dili ana dili gibi konuşuyordu. Ahlak sınırı yoktu. Doğru insanlara ulaştı; para verdi, yedirdi, içirdi, eğlendirdi. Karşılığını da aldı. Artık onun haberi olmadan bölgede hiçbir kamu binası ya da yol yapılmıyor, bu da o beş para etmez taş ocağını darphane gibi kıymetli kılıyordu.
Kayınvalidesine gidip, artık düzeldiğini, karısıyla mutlu olmak istediğini söyledi. Ama sermayeye ihtiyacı vardı.
İşte, Nuriye ne zaman buraya gelse sesi titrerdi.
Babası, yani Tuncay’ın dedesi, kızını yanına çağırmıştı. Enver’in ciğerini biliyordu ihtiyar:
- İyi dinle!
Demişti, sesi odayı çınlatırken.
- Bu adamdan hayır yok. Taş ocağıymış, ihaleymiş... Hepsi haram, hepsi pislik. Eğer bu adamın peşine takılıp o çukura gidersen, bu kapıyı bir daha zorlama. Ya şimdi dön evine ya da bir daha dönme.
Enver, kadınların mantığına değil ruhuna hitap etmeyi iyi bilirdi; Nuriye’yi ve kayınvalidesini kandırmıştı. Babasının "Gitme" demesine rağmen Nuriye, o Mercedes’e binmişti. Kapı arkasından kilitlenmiş, bir daha da açılmamıştı.
Karısını da yanına alması koşuluyla kayınvalidesinden parayı kopardı. Ocağı işler hâle getirmeyi başardı. Kısa sürede ocak tam kapasite çalışmaya başladı. Jandarma komutanına verilen hediyeler ve gönderilen hayat kadınları sağ olsun, on beş yirmi kamyondan birine irsaliye düzenleniyor, bu da Enver’in kârını katlıyordu.
Gelen para tatlıydı. Enver yeniden o çok sevdiği gece hayatına döndü. Su gibi para harcıyordu. Ocağı kapasitesinin çok üstünde çalıştırıyor, iş güvenliğini, insan hayatını hiçe sayıyordu. Birçok hata ve kaza oluyor ama umursamıyordu. Mühendis ve şefleri de eğlence masalarına dâhil ediyor, onlar da hiçbir yanlışa itiraz etmiyordu.
Ve beklenen son… Alkolün su gibi aktığı bir gecenin sabahı, akşamdan kalma şantiye şefi, patlayıcı ve fünyeleri hatalı yerleştirdi. Dağ yerinden oynadı. Beş işçi o taşların altında can verdi. İşçiler ve köylüler ayaklandı, Enver linç edilmemek için kaçmak zorunda kaldı.
Nuriye hep, "Baban geri dönecekti," derdi safça. "Mecbur kaldı gitmeye."
Oysa Enver’in planları çoktan hazırdı. Tüm sorumluluğu üzerine alması için şantiye şefini yüklü bir parayla ikna etmişti ama işini şansa bırakamazdı. İstanbul’daki dükkânı, ederinin üzerinde bir paraya kuzenine sattı. Yetmedi; tapu devrini yapmadan önce tanıdığı simsarlara haber saldı:
- Peşin olmak kaydıyla üçte iki parasına dükkânı devredeceğim.
Birbirinden habersiz altı fırsatçıyı aynı dükkânla dolandırıp paralarını cebine indirdi.
Bir gece, önce Bulgaristan’a oradan da Amerika’ya geçti. Dini görüşleri ve askeri otoriteye muhalif oluşu yüzünden işkenceye maruz kaldığı yalanını uydurdu. Siyasi iltica talebinde bulundu. İltica süreci sonuçlanana kadar ülkeden atılamayacağını biliyordu; bu da ona Amerika’da kök salmak için zaman kazandırıyordu.
Fairview şehrinden bahçeli bir ev satın aldı ve orada yaşamaya başladı.
Ama yalan bitmemişti. Vatandaşlık alamazsa, yanındaki paranın suyunu çekeceğini biliyordu. Bir kulağı konsoloslukta, bir kulağı Türkiye’deydi. Aleyhinde açılan davalar ve oturma izni stresi onu huzursuz ediyordu.
Hemen her gün ailenin bir başka üyesini arayıp para dilenmeye başladı. "Karım ve çocuğumun geleceği için çabalıyorum," diyordu. "Onları mutlaka yanıma aldıracağım." Oysa ikisi de umurunda değildi.
İlgilenmiyor gözükmemek için iki-üç haftada bir karısını arıyor, zavallı Nuriye her gün telefon başında bekliyordu. Aradığında hep aynı yalanı söylüyordu Enver:
- Çok mutsuzum buralarda Nuriye, sefalet içinde yaşıyorum. Senin ve oğlumun hayaliyle hayata tutunuyorum.
Nuriye inanıyor, üzülüyor, annesini sıkıştırıyordu; para göndersin de Enver onları bu cehennemden kurtarsın diye. Bilmiyordu ki babasının kapısı kapalı, kocasının kapısı ise yalandan ibaretti.
Babasının sesini ilk kez duyuşu, işte bu yalan dolu aramalardan birine denk gelmişti.
Tuncay’ın içi içine sığmıyordu postaneden çıktıklarında. O soluk, rutubetli kasaba bir anda renklenmişti sanki. Koşuyor, zıplıyor, yerinde duramıyordu. Telefonda da olsa nihayet babasıyla tanışmış, o tok ve cızırtılı ses "Yakında!" demişti.
- Çok yakında gelip alacağım seni aslanım.
Takip eden günler Nuriye için azap, Tuncay için bayram arifesiydi. Çocuk uyanır uyanmaz annesinin eteğine yapışıyor, çekiştire çekiştire soruyordu:
- Anne, babam geldi mi?
- Yok oğlum. Daha gelmedi.
- Ne zaman gelecek? Kırmızı arabayla mı gelecek?
- Yakında oğlum, yakında...
Uslu durdu Tuncay. Sanki yaramazlık yaparsa büyü bozulacakmış gibi, annesi onu nereye oturtursa oraya mıhlandı. Tahtadan yontulmuş bir biblo gibi sessizce bekledi.
Oysa Enver’in "yakında"sı, Tuncay’ın sandığı gibi bir hasretin değil, mecburiyetin takvimiydi. Askeri yönetim bitmiş, Özallı yıllar başlamıştı. "Küçük Amerika" olma hayali kuran Türkiye, "Büyük Amerika"da yaşayan Enver’e yeni kapılar açmıştı. Hayali ihracat dönemiydi. Boş konteynerler gidip geliyor, devletin kasasından alınan vergi iadeleri Enver gibi uyanıkların ve işbirlikçi bürokratların cebine akıyordu.
Enver artık "Döviz Kazandıran İş Adamı" sıfatıyla ödüller alıyor, elini kolunu sallayarak Türkiye’ye girip çıkıyordu. Ama o eli bir kez bile karısına ya da oğluna uzatmamıştı.
Ta ki o güne kadar. Harbiye Hilton’un önünde, lüks aracına binerken omzuna yapışan o el... Kayınpederiydi. İhtiyar adam, diplomatik bir dille "torununu tanımasının sağlığı açısından iyi olacağını" söylemiş, ardından ceketinin eteğini hafifçe kaldırıp belindeki silahın kabzasını göstermişti. Eline tutuşturulan kâğıtta, Enver’in New Jersey’deki "gizli" adresi yazıyordu. Mesaj açıktı.
O geceyi Taksim’de bir pavyonda dağıtarak geçirdi Enver. Sabahın köründe, alkol kokan nefesi ve asık suratıyla Bolu’nun yolunu tuttu. Nuriye’ye haber uçurulmuştu: Menekşe Otel.
Sabah Tuncay, annesini bir telaşın ortasında buldu. Nuriye, yıllardır dokunmadığı o büyük valizi salonun ortasına açmış, içine rastgele kıyafetler tıkıştırıyordu. Tuncay’a bir şey söylenmemişti ama çocuk sezgisiyle anlamıştı:
- Gidiyor muyuz anne? Babam mı geldi?
Nuriye cevap vermedi. Sadece aceleyle giydirdi oğlunu. En güzel gömleğini, bayramlık pantolonunu...
Ana oğul şoseden aşağı inip köprüde beklemeye başladıklarında Tuncay’ın midesinde bir düğüm vardı. Hem heyecanlıydı hem de annesinin gerginliğinden korkuyordu. Minibüs geldi, ilçeye indiler. Sonra terminal... Kırmızı kuşaklı beyaz bir Mercedes 302 perona yanaştığında Tuncay’ın kalbi yerinden çıkacak gibiydi.
Otobüs tıklım tıklımdı. Annesinin kucağına oturmak zorunda kaldı. Midesi bulanıyordu. Annesi ağzına bir nane şekeri tıkıp, "Ufka bak, geçer," dedi. Tuncay ise yan koltuktaki amcanın kucağında, tel kafese sıkışmış horoza bakıyordu. O horoz da Tuncay gibi şaşkın ve korkak bakıyordu etrafa.
Bolu’ya vardıklarında Tuncay bitkin düşmüştü. Midesi altüst olmuş, rengi sararmıştı. Annesinin kolundan çekiştirmesine direnip bir kaldırım taşına çöktü. Ağlamak üzereydi. Nuriye eğildi, fısıldadı:
- Hadi ama... Toparlan artık aslanım. Baban bizi bekliyor.
Tuncay kafasını kaldırdı. Gözlerindeki yaşlar bir anda kurudu.
- Sahi mi?
- Sahi ya…
Yıllardır “gelecek” denilen babası, şimdi “bekliyor”du. Bu kelime Tuncay’a kaybettiği gücü geri verdi. Küçük valizini kaptığı gibi annesinin eline yapıştı.
Altında dükkânlar olan, şehrin göbeğindeki o gri binanın önünde durdular. Menekşe Otel. Birçok kirli pazarlığın döndüğü, tüccarların uğrak yeri. Lobiye girdiklerinde kırmızı yelekli bir görevli önlerini kesti. Nuriye, hayatında ilk kez başı dik konuştu:
- Enver Bey... Bizi bekliyordu.
Görevlinin küçümseyen bakışı, "Enver" adını duyunca bir anda esas duruşa geçti:
- Tabii efendim, restoranda kendisi. Buyurun.
O uzun koridor Tuncay için bitmek bilmedi. Az sonra... Sadece fotoğraflardan tanıdığı o kahramanla kucaklaşacaktı. Babası onu havaya fırlatacak, "Aslan oğlum!" diye bağrına basacaktı. Belki oyuncak bir araba bile almıştı.
Restoranın dip köşesinde, paravanla ayrılmış masaya geldiler. Tuncay durdu. Masada tek başına oturan adam... Gür bıyıklı, çatık kaşlı, iri yarı biriydi. Önündeki çayla oynuyor, sürekli saatine bakıyordu. Hiç de fotoğraflardaki o güler yüzlü adama benzemiyordu. Tuncay korktu. Annesinin bacağının arkasına saklandı.
Adam başını kaldırdı. Gözlerinde özlem yoktu, bıkkınlık vardı:
- Gel Nuriye, otur şöyle.
Buz gibiydi sesi.
Bu, Tuncay’ın hayalindeki kavuşma anı değildi.
Tuncay, bir ticari pazarlığa tanıklık ediyordu sanki. Annesi başta dik dursa da dakikalar geçtikçe eridi, yalvaran bir tona büründü. Enver ise sürekli "Sizin yüzünüzden neler çekiyorum," diye sızlanıyor, aileyi suçluyor, ama asla "Sizi yanıma alacağım," demiyordu.
Konuşma bitip hesap istendiğinde, Enver sanki bir eşyayı hatırlamış gibi Tuncay’a döndü:
- Gel bakalım...
Tuncay annesine baktı. Nuriye, gözleri dolu dolu "Git" der gibi başını salladı. Çocuk titreyerek yaklaştı. Babasının kucağına atılmayı bekledi. Kollarını açtı.
Ama Enver kollarını açmadı. Sadece sağ elini uzattı:
- Öp babanın elini.
Tuncay donakaldı. O havaya fırlatılmayı… sarılmayı bekliyordu. Çaresizce uzandı, o sigara kokan kemikli eli öptü, alnına koydu. Enver, Tuncay’ın saçlarını şöyle bir karıştırdı. Bir çocuğun değil, kapıdaki bir köpeğin başını okşar gibi:
- Büyümüşsün, dedi.
Sonra hemen ayağa kalktı:
- Hadi, otobüsü kaçırmayın. Benim işim var.
Arkasına bile bakmadan yürüyüp gitti.
Tuncay o gün o otel lobisinde sadece babasını değil, çocukluğunu da bıraktı. Yıllar sonra bile o anı hatırladığında hissettiği şey acı değil, saf bir boşluktu. Tıpkı Yunus’un, kendisi için dayak yediği o andaki hissi gibi. Yunus, hiç tanımadığı bir çocuk için kendini feda etmişti. Öz babası ise başını okşamaya bile üşenmişti.
Artık kimi ailesi sayacağını çok iyi biliyordu.
Yıllar sonrasında bile o gün neler hissettiğini tanımlayamadı Tuncay. Tıpkı, Yunus’un onu sahiplenmesi karşısında neler hissettiğini tanımlayamadığı gibi. Sebebini bilmiyordu ve açıkçası umursamıyordu da. Kabullendiği ve alışkın olduğu yalnızlığına bir roman kahramanı gibi girmişti Yunus. Ne olursa olsun bir gün mutlaka bu iyiliğin karşılığını vermeye ant içmişti.
Ve işte şimdi, ettiği yemine uyuyordu.
Başka yolu yok muydu? Göremiyordu.
Kafası karışık, umarsız, edilgen bir hâldeydi. Danışacak birilerinin olmamasına içerliyordu çok. Hem dost hem de aile bildiği yalnızca üç kişi vardı. Yunus yoktu, Yasemin çaresizdi, Yavuz ise konuşmak yerine burnunu kırmayı tercih etmişti.
Başı önde yürüdü postaneye.
Burnunun sızısı, şakağındaki damarın atışıyla birleşiyordu. Postanenin sarı ışığı altında aynadaki yansımasına baktı; morarmış göz altları ve burnundaki pamukla, dayak yemiş bir suçluya benziyordu. Umurunda değildi.
Gişedeki memura buruşuk banknotları uzattı. Sesi mekanik, isteği netti:
- Beş büyük jeton.
Metal pulları avucunda şıngırdattı. Her biri ağır birer mermi gibiydi. Kabine girdi, ahizeyi kaldırdı. Numaraları tuşlarken parmakları titremedi.
Bir seri katilin soğukluğu vardı sesinde:
- Alo!
Karşı tarafın sesi, o bildik gevrek neşeyle doldu:
- Oooo... Hangi dağda kurt öldü? Sen beni arar mıydın lan?
- Uzun konuşacak vaktim yok. Yarın hesabıma üç milyar geçeceksin.
Hattın ucunda kısa bir şaşkınlık, ardından o aşağılayıcı kahkaha patladı:
- Yuh! Ne üç milyarı? Zırnık yok sana! Git çalış kazan, asabımı bozma benim.
Tuncay, elindeki diğer jetonları makinenin üzerine dizdi. Acelesi yoktu:
- Telefonu kapatırsan, o dükkânı aynı anda sattığın altı adama adresini veririm.
Kahkaha bıçak gibi kesildi. Tuncay, avını köşeye sıkıştırmış bir avcı sakinliğiyle devam etti:
- Taş ocağındaki şantiye şefine yedirdiğin rüşvetin dekontlarını, naylon faturalarını, içi talaş dolu o hayali ihracat konteynerlerini... Hepsini anlatırım.
- Kes sesini! Seni gebertirim!
- Ama en güzeli ne biliyor musun baba? Senin yüzünden beni sakat bırakan o Kırşehirli tefeciler şu an İstanbul’da. Tek bir jetona bakar.
“Baba” kelimesi ağzından küfür gibi çıkmıştı
Enver’in nefes alışverişi hırıltıya dönüştü. O kudretli iş adamı gitmiş, sesi titreyen bir korkak kalmıştı geriye:
- Sen...
- Senin oğlunum baba…
Yarın öğleden sonra. Bir kuruş eksik olursa Kırşehirlilere çay ısmarlarım.
Telefonu yüzüne kapattı. Burnundaki sızıyı yokladı, artan jetonları cebine attı ve topallayarak telefondan ayrıldı.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.