Yunus, arabanın anahtarını sigara paketinin üzerine bıraktı. İkisini birden Yavuz’a doğru itti. Cebinden çıkardığı bir tomar parayı da onların yanına koydu. Yüzü karmakarışıktı. Bakışlarını Yavuz’dan kaçırıyor, masadaki çay lekesine odaklanıyordu.
- Haklısın dostum,
Dedi mırıldanır gibi:
- Başım yerinde değil. Kusura bakma.
Sesi o kadar kısıktı ki, Yavuz duymak için iyice eğilmek zorunda kaldı. Yunus parayı işaret etti:
- Bunu al. Mermerciye git. Babamın mezarını ölçsün. Anneminkini de yanına, aynısından yapsın.
Bir an durdu, boğazındaki yumruyu yutkundu.
- Üzerine şiir, miir yazmasın. Bir de köşesine hanımeli işlesin. Çok severdi rahmetli.
Yavuz, itiraz etmeden emanetleri cebine indirdi. Dostunun hâlini görüyor, üzerine gitmiyordu.
- Merak etme, hallederim. Sen ne yapacaksın?
- Sahile gidiyorum.
- Geleyim istersen.
Yunus başını salladı.
- Yok. Yalnız kalmak istiyorum biraz.
- Anam bekler ama…
Yunus ayağa kalkarken “Uğrayacağım” dedi:
- Naciye Ana’ya çok ayıp oldu... Akşama sizdeyim.
Yavuz sağ elini kalbinin üzerine birkaç kez hafifçe vurdu.
- Nasıl dersen. İşim uzun sürmez. Sen geldiğinde evde olurum.
Yunus “Eyvallah!” deyip doğrudan kırık çitlere yürüdü. Patikada süzülürken omuzları çöküktü. Yavuz arkasından bakarken sendelediğini sandı. Onu yalnız bırakmaması gerektiğini düşündü. Sonra da Yunus’un istediğinin tam da bu olduğunu.
Yavuz, derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Açık olan mutfak penceresine yaklaşıp içeri seslendi:
- Hanım Ana! Ben gidiyorum, var mı bir ihtiyacın?
İçeriden cevap geldi:
- Yok oğlum, sağ ol. Yunus da seninle mi?
- Benimle say sen... Bize uğrayacak. Gece döner anca.
Yunus istese de hızlanamıyordu. Patikadan inerken, sabah hayalini kurduğu o heyecandan eser yoktu. Hissettikleriyle hatırladıkları, içinde kavga ediyordu. Bu kavga onu yordu.
Yürüdüğü patika bir süre sonra soldan gelen başka bir patikayla birleşti. Yasemin’in geldiği yoldu bu. Biraz ileride yol yeniden ikiye ayrılıyordu. Aşağı inen patika Akgürgen Korusuna giderdi. Sağdan devam edense yamaç boyunca dolanıp Yavuz’un evine ulaşırdı.
Ayrım noktasındaki o yassı, üzeri yosun tutmuş kayanın önünde durdu. Üzerine oturdu. Burada Yasemin’in gelmesini beklediği günleri hatırladı.
Gözleri bir noktaya takıldı. Hafifçe gülümsedi. İlk karşılaştıkları günü düşündü.
Ninesinin döktüğü lokmaları dağıtma görevi ona verilmişti. Küçük Yunus için bu iş bayram gibiydi. Hem dilediği kadar lokma yiyebiliyor, hem de her kapıdan küçük sürprizlerle dönüyordu.
Kapılar açılıyor, Yunus gözlerini kırpıştırarak tabağı uzatıyordu:
- Fatma Yenge… Hatice Abla… Zeliha Yenge… Ninem lokma gönderdi. Afiyetle yesinler dedi.
- Nasıl da dökmeden getirmişsin. Afferin sana.
Herkes aynı şeyi yapıyordu. Gülümsüyor, saçını okşuyor, tabağı boş çevirmemek için içine bir şeyler koyuyordu. Birinde yaprak sarma vardı. Bir başkasında leblebi şekeri. Hiçbiri eve, ilk konduğu gibi gelememişti.
Naciye Ana ise yufkanın içine tereyağı sürüp tulum peyniri koymuş, dürüp eline vermişti:
- Al bakalım küçük adam. Yolluk yaparsın.
Yufkasını kemirerek evine dönen Yunus, bu kayanın üzerinde nefeslenmişti.
Yasemin’i gördü. Bir tekerleme tutturmuş, zıplaya zıplaya patikadan iniyordu. Yol ayrımına gelip tam karşısında durdu. Saçları iki yandan örülmüş, uçlarına kırmızı kurdeleden küçük fiyonklar bağlanmıştı.
Çamların arasından sızan güneş yüzüne vuruyor, elmacık kemiklerinin üstündeki çilleri belirginleştiriyordu. Boncuk gibi mavi gözler ışığın içinde daha da parlıyordu.
Ağzına tıktığı lokmayı çiğnemeye çalışan Yunus, yarısı yenmiş yufkasını uzattı. Yasemin hiç tereddüt etmeden aldı. Yanına, kayanın ucuna ilişiverdi. Yufkanın ucundan küçük bir ısırık kopardı:
- Saklandığın yeri gösterdim diye kızmadın mı bana?
Yunus hâlâ ağzındaki lokmayı çevirmeye çalışıyordu. Başını iki yana sallayıp “cık” diye ses çıkardı. Çiğnediklerinin bir kısmını yutmayı başarınca:
- Ninem lokma yapıyor. Ben dağıtıyorum. Sizin eve de gelecektim… İstersen sen de gel.
Yasemin neşeyle ayağa fırladı.
- Olur!
Yunus aslında hemen şimdi dememişti. Ama ses etmedi. Yufkasının kalanını kaptırdığını anlayınca zaten oturmanın anlamı kalmamıştı. Yasemin tekerlemesini mırıldanarak, tavşan gibi sekip öne geçti. Bu sefer Yunus da zıplayıp onun önüne geçti. Bir o, bir bu derken iş yarışa döndü. Yunus’un evine kadar koşa koşa gittiler.
Yunus, kayanın üzerinde irkildi.
Yukarı koşan bu iki küçük çocuğu, tozlu patikada kayboluşlarını, hayalinde biraz daha izledi. Sonra başını çevirdi. Koruya inen patikaya baktı bu kez. Orada, el ele tutuşmuş, sohbet ederek inen genç Yunus’la Yasemin’i gördü. İçine tanıdık bir sıcaklık doldu.
Ayağa kalktı. Koruya inen yola doğru bir adım atacak oldu, yapamadı. Başını önüne eğdi. Sırtını koruya döndü ve sağdaki patikadan Yavuz’un evine doğru ağır ağır yola koyuldu.
Yavuz’un evine giden yolu yarılamıştı ki, sahile inen diğer patikanın ayrımında duraksadı.
İçi huzursuzdu. Naciye Ana’ya eli boş gitmek yakışık almazdı. Kadıncağız beklemezdi, bilirdi ama Yunus’un eli kolu dolu gitmeye alışkın mizacı rahat etmedi. Gözü aşağı inen patikaya kaydı. Otuz kırk adım ötede, yamaçta dizili karadut ağaçlarını gördü. Tam mevsimiydi. Naciye Ana bayılırdı bunlara; çocukluğunda Yunus toplar, o da elleri kıpkırmızı olana kadar ovar, şerbet yapardı.
Ağaçların yanına vardığında yüzüne bir aydınlık geldi. Dallar meyve yükünden yere sarkmıştı. Şimdiki çocukların ağaç tepelerine çıkmadığı, meyvenin dalda kaldığı belliydi.
Yunus, terden sırılsıklam olmuş gömleğini bir dala emanet etti. Fanilasını sıyırıp toprağa sererken, parmak uçlarına bulaşan dutun o koyu, kanı andıran mor rengi zihnindeki kasveti bir anlığına dağıttı. Bir dut fanilaya, bir dut ağzına... Tıpkı o masum çocukluk günlerindeki gibi.
Ancak topladıkça artan o tepeleme doluluk, kollarındaki derin çizikleri fark etmesiyle yerini keskin bir sızıya bıraktı.
Silecek bir şey ararken, ayakları onu o yasaklı bölgeye; çukura sürükledi. Kalın dallar ve ağır kayalarla mühürlenmiş o delik, Yunus için sadece topraktaki bir obruk değil, ruhunu kemiren cehennemin ağzıydı. Ve içinde bir şey hâlâ onu çağırıyordu.
Aniden nefesi kesildi. Göğüs kafesi, kaburgalarını ciğerlerine batıran demir bir korseye dönüştü. Ne zaman birine sarılsa, ne zaman üzerine ağır bir yorgan çekilse ya da dar bir koridorda yürüse hissettiği o boğulma duygusunun kaynağı tam buradaydı. Burası, Yunus’un hareket edemediği, bağıramadığı, üzerine toprakların yığıldığı o meşum gecenin kilitli odasıydı.
Her şey, Yunus henüz altı yedi yaşlarındayken başlamıştı. Beklenmedik bir ziyaret, dayısını aramak için postaneye gidiş, yeni ayakkabı alınması ya da bir arkadaşının düşmesi gibi sıradan anlarda Yunus yanındakine döner, “Ben bu ânı daha önce yaşadım” derdi.
Küçük ve haşarı Yunus’un yaşadığı bu durum ciddiye alınmazdı. Çocuk aklı denirdi, hayalperestlik denirdi. Tepki görmeyince Yunus da alıştı. Her seferinde zihninin ona oyun oynadığını, eski bir anıyı yeni sanarak yanıldığını düşündü. Bir süre sonra da kimseye anlatmamaya başladı.
Fakat bir iki yıl içinde işin rengi değişti. O "hisler", rüyalara dönüştü.
Hemen her gece rüya görüyor, sabahları bulanık hatırladığı sahneler günler sonra karşısına dikiliyordu. Başlarda, olay olup bittikten sonra hatırlıyordu rüyayı. Sonra, tam olay gerçekleşirken dank etmeye başladı.
Balcı Ahmet’in oğlu Selim’in ormana sakladığı misketleri böyle buldu mesela.
O sabah rüyasında sahile inen düzlükte yürüdüğünü görmüştü. Kulağının dibinde ısrarcı bir arı vızıldıyor, o kaçtıkça arı peşinden geliyordu. Ondan kaçmak için başını eğip ormana koşuyordu. İlk ağaçlara ulaştığında bastığı kaya oynuyor ve Yunus tökezliyordu. Düştüğü yerde kayayı kaldırıyor, altından kahverengi çuhadan bir kese çıktığını görüyordu.
Uyandığında rüya silikleşmişti bile. Ta ki birkaç gün sonra Yavuz’la sahile inene kadar.
Tam o düzlüğe geldiklerinde, kulağının dibinde o sesi duydu: Vızzz!
Yavuz, Yunus’un arıdan kaçmak için yaptığı hareketlere gülüyordu. Ama Yunus gülmüyordu. O an, zihninde bir şimşek çaktı. Görüntü netleşti. Yavuz’un "Dur oğlum, nereye?" diye bağırmasına aldırmadan ormana yöneldi.
Adımları onu biliyormuş gibi götürdü. İlk ağaç sırası. Yerdeki yosunlu taş. Bastı, taş oynadı, tökezledi. Her şey rüyadaki o kusursuz senaryonun tekrarıydı.
Yavuz nefes nefese yanına geldiğinde Yunus yerdeydi.
- İyi misin lan? Ne oldu birden?
Yunus cevap vermedi. Eliyle taşı işaret etti.
- Kaldır şunu.
- Ne?
- Kaldır dedim.
Yavuz şaşkın şaşkın taşı itti. Altında, nemli toprağın üzerinde kahverengi çuha bir kese duruyordu. Yavuz’un ağzı açık kaldı, Yunus ise keseyi sanki oraya kendisi koymuş gibi soğukkanlılıkla aldı, torbayı tekrar deliğe tıktı, kayayı da eski yerine koydu. Tek kelime etmedi.
O günden sonra Yunus, korkmaya başladı. Gördükleri çıkıyordu. Peki ya kötü şeyler görürse? Ya engel olamayacağı felaketler rüyasına girerse?
Böylece yazmaya başladı. Yatağının başucunda bir defter tuttu. Sabah gözünü açar açmaz, aklında kalan kırıntıları, bazen bir rengi, bazen bir sesi o deftere not etti. Unuttuklarına öfkelendi, hatırladıklarından korktu. Rüyalar artık onun için uyku değil, çözülmesi gereken tehlikeli birer bilmece oldu.
Annesi, Yunus’un odasına kapanıp harıl harıl ders çalıştığını sanıyor, “Büyük adam olacak benim oğlum,” diye gururla dolanıyordu. Oysa Yunus, ders kitaplarının arasına gizlediği deftere, geceleri zihnine musallat olan o tekinsiz sahneleri not etmekle meşguldü. Annesinin o saf sevincini bozmaya kıyamadı, ne yazdığını asla anlatmadı.
Tam da bu sıralarda, evdeki kadınlar Yunus’un artık annesinin koynunda yatamayacak kadar büyüdüğüne karar verdiler. Baba yadigârı çatı katı, evin yeni erkeği için hazırlanacaktı.
Sema bu eve gelin geldiğinde o kat, yeni evlilerin yuvasıydı. Sonra o meşum heyelan, evin direklerini söküp alınca düzen bozulmuştu. Üst katta taze gelin Sema, alt katta Hasniye Hanım gecelerce ayrı ayrı yas tutmuş, duvarlar hıçkırıklara doymuştu.
Sema zamanla içine kapandı. Sonunda Hasniye Hanım, gelininin eriyip gidişine dayanamamış, “Gel kızım, dizimin dibinde ol, torunuma birlikte bakalım,” diyerek alt kata indirmişti onu. Hem ona hem de yeni emekleyen torununa daha iyi bakabilecekti. Sema da kabul etti.
Yıllardır tozlu bir sessizliğe gömülen o kata, Yunus için bir yatak, gıcırtılı bir masa ve bir kitaplık taşındı. Minderler havalandırıldı, pencerelere güvenli olsun diye demirler takıldı. Duvarlar kireçle badana edilince, o kasvetli hatıraların üzeri örtüldü; küçük bir adam için kocaman, ıssız bir dünya kuruldu.
Fakat o merdivenleri tek başına çıkıp, o geniş yatakta yalnız kalmak Yunus’un yüreğini titretiyordu. Yine de annesinin ve ninesinin gözlerindeki o “büyüdü artık” heyecanını görünce sesini çıkaramadı, büyüdüğüne inanıp boyun eğdi.
İlk geceler gözüne uyku girmedi. Ev halkı el ayak çekince, tahta döşemelere basmamaya çalışarak sessizce aşağı süzülüyor, annesinin yanına kıvrılıyordu. Bu kaçamaklar üçüncü sabah annesinin tatlı sert azarıyla son buldu.
Artık odasından çıkmıyordu ama uykuyla savaşı başlamıştı. Onun korkusu yatağın altındaki canavarlar değildi; rüzgârın çatıdaki uğultusu, tahtaların genleşirken çıkardığı çatırtılar, en çok da zihninin içindeki seslerdi. Uyuması için yorgunluktan sızması gerekiyordu. Belki de bu yüzden, o ilk haftalarda rüyalar sustu.
Evdeki herkes yeni düzene alıştı. Yaz geldiğinde Yunus, kendini ispatlama hevesiyle barınakta çalışmaya başladı. Henüz denize açılacak yaşta değildi ama barınakta yapılacak çok iş vardı. Ağ tamiri, güverte yıkama, balık ayıklama… Verilen her işe dört elle sarıldı. Efendiliği ve çalışkanlığı çok takdir görüyordu.
Alın teriyle kazandığı üç beş kuruş, ona o tavan arasındaki yalnızlığını unutturuyordu. Haftada üç gün izni vardı; o günleri ya mahallede arkadaşlarıyla koşturarak ya da ev işlerine yardım ederek geçiriyordu. Yavuz’la haftada ancak bir gün denk gelebiliyor, o günü de iple çekiyordu.
Çalıştığı günler hayat şafakla başlıyordu. Ninesi onu gün ağarmadan kaldırır, annesinin hazırladığı azığı eline tutuştururdu. Öğlene kadar nefes almadan çalışır, yevmiyesini cebine koyup yorgun argın eve dönerdi. Sonra kısa bir öğle uykusu...
O gün haftanın ilk iş günüydü. Gece sıcaktan uyuyamamış, sabah da geç kalma telaşıyla azığını masada unutmuştu. Barınağa vardığında gururu ağır basmış, kimseden bir lokma isteyememişti.
İş çıkışı, yokuşu tırmanırken dünya yavaşlamaya başladı. Tepedeki güneş ensesini pişiriyordu. Kestirmeden gitmek, biraz da gölgeye sığınmak için orman yoluna saptı.
Hata etmişti. Ağaçların altı daha da boğucuydu. Yaprak kımıldamıyor, nem insanın nefesini kesiyordu. Midesindeki kazınma şiddetli bir ağrıya dönüştü. Gözlerinin önünde siyah noktalar uçuşmaya başladı. Bir çam ağacına yaslanmak istedi ama mesafeyi ayarlayamadı, boşluğa düştü. Dizlerinin üzerine yığıldı.
Önce sakindi. “Açlıktandır,” dedi içinden. Ama sonra o ses geldi. Kulaklarında ince, delici bir çınlama. Ardından, ensesinden omuriliğine doğru sokulan soğuk bir demir çubuğun acısı. Başını tuttu, şakaklarına bastırdı ama nafile. Sancı o kadar kuvvetliydi ki, bilinci karanlığa gömüldü.
Gözünü açtığında her şey değişmişti.
Az önceki o boğucu sıcak gitmiş, yerini serin, ipeksi bir rüzgâra bırakmıştı. Üstünü başını silkeleyip kalktı. Açlık, yorgunluk, ağrı… Hepsi silinmişti. İçinde tarif edemediği, taşkın bir enerji vardı.
“Rüstem Amca’nın atölyesine gideyim,” diye geçirdi içinden. Şoseye doğru yürümeye başladı. Adımları hızlandı, sonra koşuya döndü. Ama bu normal bir koşu değildi. Her adımda ayakları yerden daha çok kesiliyor, her sıçrayışta metrelerce havada süzülüyordu.
Bir sıçradı, çamların tepesine yükseldi. Kollarını iki yana açtı. Hava onu bir kuş tüyü gibi taşıyordu.
Aşağıda kasaba kibrit kutusu kadar kalmıştı. Kösdere Köprüsü, cami minareleri, balıkçı barınağı… Hepsi ayaklarının altındaydı. Yüzünü denize döndü. Önce bildiği, tanıdığı denizdi. Sonra rengi değişti. Dipsiz bir kuyuya benzedi. Maviden başka hiçbir şey yoktu ve bu sonsuzluk onu ürpertti.
Tam o sırada ıslak bir bulutun içine girdi. Görüşü kapandı. Kulaklarındaki o ince çınlama geri döndü, bu kez bir siren sesi gibiydi. Dengesini kaybetti. Görünmez bir el onu paçalarından yakalayıp aşağı çekti.
Düştükçe orman büyüdü, ağaçlar devleşti, dallar birer mızrak gibi üzerine geldi. Hızla yere çakıldı.
Sema, oğlu gecikince telaşlanıp şoseye inmişti. Naciye Hanım’ın evinin olduğu viraja yaklaştığında, çalılıkların arasından bir karaltının sendeleyerek yola çıktığını gördü.
Yunus’tu.
Ayakları birbirine dolaşıyor, sarhoş gibi yalpalıyordu. Sema koşup oğlunu yakaladı. Yunus’un yüzü kireç gibi bembeyazdı, bedeni sıtma tutmuş gibi titriyordu. Gözleri açıktı ama annesini görmüyor, boşluğa bakıyordu.
Onu güç bela eve taşıdılar. Doktor ciddi bir şeyi olmadığını söyledi. Açlık ve susuzluk, tansiyonunu düşürmüştü. Ama Yunus, o gün ormanda sadece yere düşmediğini, başka bir âleme düşüp geri geldiğini çok iyi biliyordu.
Ertesi sabah gözlerini açtığında kendini annesinin yatağında, tanıdık kokuların arasında buldu. Sanki dün ormanda yere yığılan, göklerde süzülen o çocuk değildi. Ama zihni berraktı; o uçuşu, o maviliği, o düşüşü kaydetmeliydi.
Annesini uyandırmamaya özen göstererek parmak ucunda kalktı. Sessizce ahşap merdivenleri tırmanıp tavan arasındaki sığınağına çıktı.
Masanın başına geçti, titreyen ellerle rüya defterini açtı. Yazdığı son satırı bulmak için sayfaları hızla çevirdi.
O an parmakları havada asılı kaldı. Bir tuhaflık vardı.
Kendi el yazısıyla doldurduğu sayfalar yerli yerindeydi. Ama son kaydın hemen arkasından gelen beş sayfa… kullanılmıştı. Yazı yoktu. Her sayfada, sayfanın tamamını kaplayan karakalem bir resim vardı.
Nefesini tuttu. Bunlar alelade karalamalar değildi. Işık ve gölge oyunlarıyla derinlik katılmış, her detayı ince ince işlenmiş, neredeyse fotoğraf kadar canlı resimlerdi. Çizgiler o kadar ustaca, gölgeler o kadar profesyoneldi ki, bu evde, hatta kasabada böyle çizebilen birini tanımıyordu. Zaten bu odaya annesi, ninesi ve Yavuz dışında kimse girmezdi. Defterin varlığını kendinden başka bilen de yoktu.
Yunus parmağını kâğıdın üzerinde gezdirdi. Parmak ucuna bulaşan taze kurşun kalem lekesine bakakaldı. Bu resimler yeniydi.
Resimlerin ne anlattığını çözmeye çalışırken kapı gıcırtısıyla irkildi. Uyanıp yanını boş bulunca telaşlanan Sema, nefes nefese odaya dalmıştı. Oğlunu masanın başında, sapasağlam görünce eli göğsüne gitti, kapı pervazına yaslandı.
- Haylaz seni… Ödümüzü patlattın. Yemeğini almamışsın, bak gördün neler oldu.
Yavaşça yanına geldi, eğilip saçlarını öptü, kokladı.
- Nasılsın annem? Başın dönüyor mu hâlâ?
Yunus “İyiyim,” der gibi başını salladı ama aklı defterdeydi. Şaşkınlığı korkusuna galip geldi, defterdeki o garip, karanlık resimlerden birini açıp annesine çevirdi.
Sema resme bakınca gözleri parladı, dudaklarından uzun, hayranlık dolu bir “Oooooo!” döküldü.
- Ne kadar da güzel çizmişsin…
Yunus’un gözleri büyüdü. Böyle bir cevap beklemiyordu. Annesinin şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalıştı.
- Ben mi?
- Sen tabii, başka kim olacak?
Sema sayfaları çevirdi, diğer resimlere baktı.
- Aferin benim oğluma. Bunlar eskiden çizdiklerinden, o Cin Ali’lerden çok daha güzel. Baksana şu gölgelere, sanki canlı gibi.
Yunus’un beyni uğulduyordu. Annesine göre bu bir yetenek gösterisiydi, kendisi içinse dehşet verici bir boşluk. O sayfaların ne zaman, nasıl dolduğunu hatırlamıyordu. Eli, zihni uyurken kendi başına mı hareket etmişti?
O gün, dinlenmesi için odasından çıkması yasaklandı. Yunus saatlerce o beş sayfayı inceledi. Kalem darbelerini takip etti, çizeni anlamaya çalıştı. Resimlerdeki mekânlar tanıdık değildi. Olaylar belirsizdi. Ama sonuncusu… O son resim, Yunus’un içine karanlık bir yumru gibi oturdu.
Sayfa neredeyse tamamen kömür karasına boyanmıştı. Ortasında küçük bir boşluk. O boşlukta demir başlıklı bir yatak görünüyordu. Hastane yatağına benziyordu. Yatakta bir kadın yatıyordu. Yüzü gölgede kaldığı için tam seçilmiyordu ama duruşunda insana soğuk terler döktüren bir detay vardı.
Başı yastığa değil, yana doğru düşmüştü. Bedeni gevşemiş, elleri iki yana açılmıştı.
Sanki uyumuyordu.
Sanki…
Son nefesini yeni vermişti.
O defter, yıllar içinde sessiz bir tanığa dönüştü. Rüyalar ve o garip resimler kesilmedi. Çizgilerin kendi elinden çıktığını anlıyordu ama o kalemi ne zaman eline aldığını, o kâğıda ne zaman dokunduğunu asla hatırlamıyordu. O kışa kadar durumu kabullenmişti, korku da duymuyordu.
Ev büyük sayılmazdı ama kışın ısıtmak zordu. Mutfaktaki emektar kuzine, havalar soğuyunca oturma odasına kurulur, sıcak hava yükselerek üst katlara tırmanırdı. Evin kalbi orada atardı. Sabahları üzerinde ekmek kızartılan, güğümde su kaynatan o sobanın üstü, akşamları kanyondaki ağaçlardan toplanan kestanelerle dolardı.
Yunus, kuzinenin arkasına atılmış minderlere kıvrılır, odunların çıtırtısı ve kestanelerin patlama sesiyle gevşerdi. Çoğu zaman orada sızar kalır, annesi ya da ninesi onu kucaklayıp odasına taşırdı.
Tam bahar geldi derken, tüm Karadeniz kar olup gelmişti üstlerine. O gece, fırtınayla karışık bir tipi camları titretiyor, odunlar kuzineyi doyurmaya yetmiyordu. Sert rüzgârın uğultusu duyuluyordu. Sanki rüzgâr, her çalının, her ağacın ardında döne döne belirsiz bir düşman arıyordu.
Ninesinin ördüğü yün hırka ve çetikler Yunus’u ısıtmaya yetmemişti. O akşam kimseyi beklemeden, dişleri birbirine vurarak odasına çıktı. Yorganın altında ufacık bir yumak oldu, avuçlarını bacaklarının arasına sıkıştırdı. Titremesi geçince derin, tekinsiz bir uykuya daldı.
Gece yarısı rüzgâr dindi, yerini bıçak gibi keskin, dondurucu bir sessizliğe bıraktı.
Sema, ahşap merdivenlerden gelen gıcırtıyla sıçradı. Evin içinde biri yürüyordu. Yüreği ağzına geldi, yorganı başına çekti önce. Sonra cesaretini toplayıp kapıyı araladı. Hasniye Hanım’ın odası kapalıydı, horultusu duyuluyordu.
Hafif ayak sesleri alt kattan geliyordu. Sema hızla üst kata koştu. Yunus’un yatağı boştu, yorgan yere savrulmuştu. Tam o sırada aşağıda, dış kapının sertçe kapandığı, mandalın yerine oturduğu duyuldu.
Sema merdivenlerin başına fırlayıp karanlığa doğru bağırdı:
- Yunuuuus!
Yunus gözlerini açtığında zifiri bir karanlığın içindeydi.
Neredeydi? Yatağı neredeydi?
Kollarında bir ağırlık vardı. Odun parçalarıydı bunlar. Göğsüne bastırılmış, reçine kokulu kütükler. Panikle elindekileri yere fırlattı. Kütükler takır tukur ayaklarının dibine düştü. Elleriyle etrafını yokladı. Bir adım attı, sert bir şeye çarptı. Soğuk bir tahta. Duvar mı? Kapı mı?
Yumruklamaya başladı. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu ama kendi sesini duyamıyor gibiydi. Karanlık, boğazına sarılan bir el gibi sıkıyordu onu. Öldüğünü sandı ve ilk kez korktu ölüm fikrinden. Şakaklarından giren o korkunç sancıyla dizlerinin üzerine çöktü, hıçkırarak ağlamaya başladı.
Sema yetişti. Kömürlük kapısının kilidini açtı.
İçeriden sızan cılız ışıkta Yunus’u gördü. Odunların arasına yığılmış, titriyordu. Annesi hemen kucakladı, buz kesmiş bedenini sardı sarmaladı:
- Geçti annem… geçti…
Evdekiler, çocuğun üşüyüp soba için odun almaya indiğini, uyku sersemi olduğu için de kapıyı üzerine kilitleyip paniğe kapıldığını düşündüler. “Karanlıkta yolunu şaşırmıştır,” dediler.
Ama gerçek öyle değildi.
İki ay sonra, kasaba kahvesinde Doktor Muhtar’a, gece ateşlenen Tuncay’ı kontrole gittiğini, dönüşte yola atlayan bir çocuk yüzünden yoldan çıktığını anlatıyordu.
Muhtar inanmamış, elini sallamıştı:
- Gece yarısı çocuğun tepede ne işi var. Belli ki yanlış görmüşsün.
Gök delinmiş gibi, yağıyordu diğer bir gece. Çatının kiremitlerini döven yağmurun sesi, evin içinde yankılanan bir trampet gibiydi.
Sofada damlayan suyun sesiyle kalktı Yunus. Tavandan, ince bir çatlaktan su sızıyordu. Su, tepedeki çıplak ampulün kablosuna tutunmuş, yılan gibi süzülerek aşağı iniyor, ampulün en uç noktasında birikip "tıp" diye sofaya düşüyordu.
Yunus uykulu gözlerle kalktı. Suyu tutsun diye banyodan plastik bir maşrapa kapıp geldi.
Odaya geri dönüp, ampulün altına doğru yürüdüğünde durdu. Maşrapa elinden kayıp düştü, yerde tok bir ses çıkarıp yuvarlandı.
Sofanın ortasında, damlaların biriktiği yerde küçük bir su birikintisi yoktu. Orada bir derinlik vardı.
Ahşap döşeme erimiş, yerini kapkara, petrol kıvamında bir sıvıya bırakmıştı. Damlalar düştükçe suyun yüzeyinde halkalar değil, ağır ve ağdalı dalgalar oluşuyordu. Yunus büyülenmiş gibi yaklaştı. Odada rüzgâr yoktu ama içeride, o suyun başında bir esinti vardı. Kulağına gelen ses, çatıyı döven yağmurun sesi değildi artık; derin, uğultulu bir okyanusun sesiydi.
Dizlerinin üzerine çöktü, eğilip o kara aynaya baktı. Kendi yansımasını gördü önce. Altındaysa küçük, dönen, mavi ışıklar. Işıkları seyretmeye doyamıyordu.
Daha da derinde bir şeyler kıpırdadı. Karanlığın içinden, mürekkep karası, kımıl kımıl kollar yükselip ışıkları yuttu. Son ışık söndüğünde, suyun yüzeyini yırtıp fırlayan kollar Yunus’u tuttu.
Aynı anda dışarıda, gök gürültüsüyle birlikte bir şimşek çaktı.
Kolların gölgesi duvara bir canavar gibi düştü. Yunus geriye kaçmaya çalıştı ama geç kalmıştı. Bileklerinden yakaladılar. Çığlık atmak istedi, sesi boğazında düğümlendi. Kollar onu o kara deliğin, o petrol gibi suyun içine, zeminin altına doğru şiddetle çekti.
Yunus tırnaklarını tahta döşemeye geçirdi ama nafile.
Karanlığın içine düştü. Sırtı sert bir zemine çarptı. O siyah kollar tüm bedenini sardı, göğsünü sıkıştırdı. Ağzına, burnuna doluştu o karanlık. Islak, çamurlu ve yoğun… Nefes alamıyordu. Ciğerleri yanıyor, kalbi yerinde duramıyordu.
"Gömüldüm," diye düşündü.
Sonra her şey karardı. Sessiz ve hareketsiz, öylece kaldı.
Önce bir sıcaklık hissetti yüzünde. Sonra rüzgârın sesi değişti. Ve uzaktan, çok uzaktan gelen tanıdık bir ıslık sesi...
Yavuz.
Yunus gözlerini zorlukla araladı. Zifiri karanlık değildi artık, ama aydınlık da sayılmazdı. Başını kaldırdı. Gökyüzünü, tepesinde duran daire şeklinde küçük bir delikten görüyordu. O deliğin kenarından sarkan ağaç kökleri ışığın içeri sızmasına izin veriyordu.
Islığı tekrar duydu. Daha yakından geliyordu. Ciğerlerindeki tüm havayı toplayıp, kuru ve çatlak dudaklarıyla cevap verdi. Cılız bir ıslık.
Yukarıda koşan ayak sesleri duyuldu. Çalıların hışırtısı, nefes nefese bir ses. Yunus gülümsedi, başı toprağa düştü, güvenli bir uykuya bıraktı kendini.
O sabah Sema için kâbus gibi başlamıştı.
Yunus odasında yoktu. Evin çevresini, sahili, barınağı, tepeyi didik didik etmişti. İçinde kabaran korku “Yunus’u mutlaka bulmalısın” diyordu. Muhtar jandarmayı aramış, köylü seferber olmuştu. Ama orman büyüktü, yağmur izleri silmişti.
Ertesi sabah Yavuz o zayıf ıslığın peşine takılmasa, belki de Yunus’u hiç bulamayacaklardı. Dostunun canını kurtarmıştı.
Hemen o gün Marangoz Rüstem gelip merdivenin sonuna kapıyı taktı.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.