Bazen kendimi zincir marketlerin raflarında duran kitaplar gibi hissediyorum.
Değerimden şüphem yok; fakat bulunduğum yer, ait olduğum yer olmayabiliyor. Bir yanım bilgiyle, hikâyeyle ve anlamla doluyken çevremde plastik mandallar, servis gereçleri ve günlük ihtiyaçlar duruyor. Yanlış anlaşılmasın; onların da kendi yerlerinde ayrı bir değeri var. Mesele değer değil, mesele aidiyet.
Belki de bu yüzden kendimi suya benzetiyorum. Havaalanında satılan bir şişe su da değerlidir, dağın yamacından çıkan keşfedilmemiş bir kaynak da. Sonuçta ikisi de sudur; yaşam taşır, ihtiyaçtır, vazgeçilmezdir. Ama her suyun hikâyesi aynı değildir.
Ben biraz o dağ suyu gibiyim galiba.
Durmadan akan, kendini temizleyen, kendi doğallığını koruyan… Fakat güzelliğinin fark edilmesi için bazen bakan gözlere de ihtiyaç duyan.
Çünkü musluk suyuyla dağ suyunun aynı şey olmadığını herkes bilir.
Bir zamanlar gerçekten bilinmek istenmenin neler getireceğini önceden görmüş biri olarak, bugün popüler olmamayı bilinçli şekilde seçiyorum. Bu bir vazgeçiş değil; aksine farkındalığın getirdiği bir tercih.
Konfor alanlarını kim sevmez?Ben de seviyorum.
Üstelik dışına çıkmanın yolunu da biliyorum. Fakat her bildiğimiz yolu yürümek zorunda değiliz. Bazen gitmemek de bir seçimdir.
Bu ego değil.
Kibir hiç değil.
Sadece öngörünün insana yüklediği sessiz bir bedel var. Bilinçli farkındalık!
Bazıları görünür olmak ister.
Bazıları anlaşılmak.
Ben ikincisini daha kıymetli buluyorum.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.