Annemi en net hatırladığımda otuz beşti.
Saçları omuzlarına düşerdi. Uçları kıvrılırdı. Ben o kıvrımlara minik parmaklarımı dolardım. Annem ayağa kalkarken o saçlar parmaklarımı acıtırdı. Giderken ise yüreğim…
Annem anılarımda hep otuz beştir. Gençtir, dirençlidir, iyidir, güzeldir. Ona en çok yakışan şey kırmızı ceketidir. İşe giderken giyer. Onu giydiğinde işe gider, ben ağlarım. Çok ağlarım. En çok annem işe gittiğinde ağlarım. Sonra susarım. Susturulurum. Bir köşede oturur, zaman doldururum.
Zamanı doldurmayı, sevdiklerimi beklerken öğrendim ben.
Zamanı yetirememeyi sevdiklerimleyken…
Zamana küsmeyi onlardan ayrılırken…
Annem otuz beşti. Ben Cahit Sıtkı’ya rağmen en güzel otuz beşin kızıydım. Yolun yarısı filan diye dertlerimiz yoktu. Gideceğimiz bir yol yoktu. Kalıcıydık. Üç göz odalı evde soba yakardık. Kar yağardı. Soba annem kadar ısıtmazdı. Annem sarılırdı. Saçları omuzlarına düşerdi. Küçücük parmaklarımı kıvrımlarına dolardım…
Bir insanın dünyası ne kadar küçük olabilir diye sorsalar, “annemin dizlerinin dibi kadar” derdim o zamanlar. Çünkü bütün felaketlerden oraya saklanılır sanırdım. Annemin eteğine tutununca deprem olmaz, yağmur dinmezse bile korkutmaz, karanlık uzun sürmez zannederdim. Çocukluk biraz da insanın annesini yenilmez sanmasıydı zaten.
Akşamları eve yorgun gelirdi annem. Yorgunluk en çok gözlerinin kenarında birikirdi. Ben yine de dünyanın en güzel kadınına bakar gibi bakardım ona. Çünkü çocuklar annelerini güzel bulmazdı sadece; biraz da yuva bulurdu yüzlerinde.
Kırmızı ceketini çıkarıp sandalyeye bırakırdı. Ben hemen gidip koklardım. Dışarı kokardı annem. Biraz yağmur, biraz dolmuş, biraz sokak, biraz özlem… Ama en çok annem kokardı işte. İnsan en çok sevdiği kokuyu hiçbir şeye benzetemiyor.
Sonra sobanın üstünde çay kaynardı. Camlar buğulanırdı. Ben parmağımla kalpler çizerdim cama. Annem gülümserdi. “Yine mi?” derdi. Sanki her akşam aynı şeyi yapmıyormuşum gibi şaşırırdı bana. Anneler biraz da çocuklarının tekrar eden hallerine yeniden sevinebilme sanatıdır.
Gece olunca korkardım ben. Her çocuk biraz gece korkar ama benim korkum karanlıktan değildi. Annemin bir gün gitmesinden korkardım. İnsan kaybetme fikrini öğrenmeden önce bile sevdiklerini kaybetmekten korkabiliyormuş meğer. Bunu en önce çocuk kalbi biliyormuş.
Bazen uyuduğumu sanırdı annem. Saçlarımı okşardı sessizce. O an gözlerimi açmazdım. Çünkü bazı mutluluklar bozulmasın diye insan nefesini bile yavaşlatıyor.
Şimdi düşünüyorum da…
Belki annem gerçekten sadece otuz beş yaşında değildi. Belki ben onu en çok o yaşında seviyordum. İnsan bazı sevdiklerini bir yaşta donduruyor. Gitmesinler diye. Eskimesinler diye. Ölmesinler diye.
Ben annemi kırmızı ceketiyle, soba sıcaklığında, omzuna düşen saçlarıyla sakladım içimde. Çünkü bazı anneler büyüse de kızlarının içinde hep genç kalıyor.
Ve bazı kız çocukları…
Kaç yaşına gelirse gelsin, annesi işe giderken ağlayan o çocuğu içinden hiç çıkaramıyor.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Çok dokunalı. Kutluyorum bu güzel yüreği.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.