Ribeauville’nin elma bahçeleri, her sonbahar dallarından elma toplayan misafirlerini ağırlar. Elmaların hasat vakti geldiğinde Ferhat, hasat zamanı dolmadan, bir Pazar günü, çoğunlukla ikindi vakti iki kızını alır elma toplamaya giderdi. Ama kızlar artık ergenlik çağındaydı. Geçmiş yıllardaki gibi cıvıl cıvıl, sekerek, “en iyi elmayı kim bulacak?” yarışına girerek toplamıyorlardı. ‘Hızlıca toplayıp gidelim’ edasıyla, ellerini ağaçlara rastgele atıyorlardı. Dallardaki, ağırlaşan olgun elmalar yere düşerken yapraklara çarpıyor, çarpmanın etkisiyle gelen hışırtı sesi elmanın toprak zemine düşmesiyle son buluyordu.
Ferhat, ağaçların arasından, kurtçukların afiyetle mideye indirmeye çalıştığı yerdeki elmalara basmamaya özen gösteren adımlarla ilerlerken güneş, mesaisi bitmiş, çıkmaya hazırlanan bir memur yorgunluğuyla ağır ağır ufuktan kayboluyordu. Gökyüzü pastel tonlardan ateşli renklere geçiş yaptı. Gözüne çarpan irice, yeşil bir elmayı kopardı. Parmaklarını elmanın pürüzlü ve mumlu dokusunda gezdirdikten sonra burnuna götürerek derin bir nefes aldı. Elmanın yaydığı asidik ve çimenimsi kokusu, onda enerjik ve taze bir his uyandırdı. Kocaman bir ısırık aldı. Ağzına yoğun bir mayhoşluk yayıldı. Çiğnerken çıkan kütür kütür ses tazeliğin habercisiydi. Yumuşak sulu dokusu boğazından akıp giderken, ağzını kabuğun bitkisel tadı kapladı.
Çocukken annesinin tarlalardan topladığı, adına “yemlik” dediği ot da ağızda, yeşil elmanın kabuğuyla aynı aromayı bırakırdı.
Avanos’ta yaşıyorlardı. Babası çanak ustasıydı. Sattığı çanakların parasını ya kumar ya da alkol masasında bırakırdı. Para suyunu çekince, yanında kendi gibi üç dört adamla gece yarısı eve gelir, “ kalk lan, bize kahve yap” diyerek annesini uyandırırdı. Ferhat salonda yere serilen döşekte yatardı. Sarhoş baba, uyuyan oğlunun ayaklarını döşekten öbür tarafa iteleyerek arkadaşlarına oturma alanı açardı. Ferhat, bu sarhoş adamların sabaha kadar tüttürdüğü sigaraların dumanı altında uyurdu. Sabahları okula dumanlı kafayla giderdi. Zaten ilkokulu da zar zor bitirmişti. Babası, kumar ve içki için paraya muhtaçtı. Okul biter bitmez oğluna çanak işini döve söve öğretti. Ferhat zanaatkârlığa böyle böyle başladı. Önce çanak ustası oldu, sonra takı. Genç delikanlı olduğunda, babasının ona güç yetiremediği yaşa gelince, çarşıda takı işi yapan Remzi ustanın yanına girdi. Ondan takının bütün inceliklerini öğrendi: Gümüş, altın, metal, kurşun, kaplama...
Altın mesela, suya girse bile çehresini değiştirmeyen, ateşe maruz kalsa dahi eriyip yine aynı esnekliğiyle şekillenebilen, müthiş bir azim ve sürekliliğe sahip, binlerce yıl varlığını sürdüren bir bilgeydi.
Zümrüt, yakut, elmas, amatist, turkuaz, opal, safir, kehribar gibi taşların özelliklerini, hangi ülkelerde yaygınlık gösterdiklerini hafızasına kaydetti.
Askere gidene kadar Remzi ustayla çalıştı. Askerden sonra kendi dükkanını açtı. Babasının alkol ve kumar tutkusu yüzünden istediği birikimi bir türlü yapamıyordu. O yaz İspanyol asıllı Fransız Valerie’yle tanıştı. Valerie, Fransızca öğretmeni olan kuzeni Kadir’in Fransız sevgilisinin arkadaşıydı. Birlikte Kapadokya gezisine gelmişlerdi. Kuzeni de onlara rehberlik ediyordu. Kızlar, Ferhat’ın dükkanından hediyelik takı aldılar. Akşam buluşmak üzere sözleşip, ayrıldılar. Yarım saat sonra, kızları bir kafede bırakan Kadir tekrar geldi.
“Oğlum, bak ne diyeceğim” diyerek tezhgaha doğru yaklaştı. “Gel, sana Valerie’yi ayarlayalım.”
Ferhat önce biraz afalladı. Sağ eliyle saçını düzeltti. “Ne bileyim oğlum, olur mu ki ?”
Sonra olabilme ihtimali bile hoşuna gitti. O an kasıklarında bir sıcaklık hissetti. Daha önce hiç kız arkadaşı olmamıştı. Çünkü buna, ne ayıracak zamanı ne de parası olmuştu.
Birkaç kadeh diye sözleşip buluştukları o akşam, Valerie’nin kaldığı otelin doğal taş duvarları ve kemerli tavanlarıyla mağarayı andıran odasında son buldu.
Ferhat, güneş ufuktan yükselirken, camdan içeri süzülen ışık ve kalbinde ritmik bir melodiyle uyandı. Dudaklarında istemsiz bir tebessüm ile yanında uyuyan kıza baktı. İçini sıcacık bir his kapladı. Bu güneş ışığının tenine dokunuşu gibi sıcacık bir histi. Valerie’nin koyu kestaneden daha koyu, siyaha çalan ince telli saçları küt kesilmişti. Elmacık kemikleri oldukça belirgindi. Güzel denemezdi ama çirkin de değildi. Kendine has bir havası vardı. Ferhat ise kumral, uzun boylu, yapılı bir delikanlıydı. Yakışıklı sayılırdı.
Sabah uyandığında içinde bir dinginlik vardı. Kulağına şarkı söyleyen kuş sesleri geliyordu. Yanındaki yumuşak beden, hâlâ sıcaklığını koruyan bir koza gibi vücuduna sarılmıştı. Biraz dikkat kesilince, uzakta yapılan bir kahvenin davetkâr kokusunu aldı.
Turistik bir yerde esnaf olarak çalışmanın avantajı, her dilden az da olsa bir şeyler biliyor olmaktı. Ferhat da pat çat Fransızca anlıyor ve konuşuyordu. Tabii, bunda kuzeninin Fransızca öğretmeni olması da etkili olmuştu.
İşte Ferhat’ın evliliğe giden ilişkisi böyle başlamıştı. Bir yıl içinde dükkanını devretmiş, Valerie’nin yaşadığı, Fransa’nın Almanya’ya sınır olan Alsace bölgesine yerleşmişti. Valerie, evlendiklerinde henüz öğrenciydi. Psikoloji okuyordu. Son yılını evliyken okudu. Türkiye’deki ‘davul bile dengi dengine’ deyimi buralarda yok hükmündeydi. Psikolog bir kadın, ilkokul mezunu bir adamla evlenmişti. Çalışmayan ama psikoloji mezunu olan annesi ve bir bankada üst düzey yönetici olan babası bu duruma engel olmamıştı. Akıl alır gibi değildi.
Avrupalıların aşkta statü tanımayan bu durumu başlarda hoş gelmişti. Lâkin Ferhat’ın bir fabrikada güvenlik olarak işe başlamasıyla, sosyal hiyerarşi farkı kendini küçük görmesine, ezik hissetmesine neden oldu.
Eşiyle birlikte katıldığı davetlerde, mesleği sorulduğunda, ayaklarının altındaki zeminde zelzele oluyor, sanki oturduğu sandalye yerle birlikte çatlayıp açılıyordu. Kendi dünyasında bir fay hattı gibi beliren bu hadise, yalnızca onun oturduğu zemini yutuyordu. Göçüğün içine düşerken tutunacak hiçbir şey bulamıyordu. Bu çöküşün yaraları zamanında sarılmadığından, içten içe iltihap kapmıştı; şimdi ne dokunabiliyor, ne de iyileştirebiliyordu.
Evlendikten bir buçuk yıl sonra ikizleri olmuştu. İki küçük kızın bakımını üstlenen Ferhat’tı; yemekleri pişiren, uykularını düzenleyen, büyümelerini izleyen...
Valerie mutfakta hiçbir zaman kendini rahat hissetmemişti. Yemek yapmayı ne biliyor, ne de öğrenmek istiyordu. Ama Ferhat’ın hazırladığı yemekleri, dudaklarının arasından çıkan kısa bir “mmmmm” ile takdir ederek yiyordu. Bu onun teşekkür etme biçimiydi. Sekiz yıl boyunca böyle yaşadılar. Sekiz yılın ona bahşettiği iki şey vardı: Biri, dünyasına ışık saçan kızlar; diğeri, artık hiç düşünmeden konuşabildiği Fransızcası.
Bir gün, Genette ile yaptığı son görüşmede, karşısındaki kadın hafifçe gülümsedi ve sordu: “Ferhat, Türkiye’de yaptığın meslek üzerine eğitim almayı hiç düşündün mü? Sevdiğin işi yapmak, yaralarını iyileştirmene yardım edecektir.”
Genette, konuşabildiği tek insandı. Karısı gibi psikologdu. İkisi de sosyal hizmetlerde çalışıyorlardı, ama Genette daha deneyimliydi. Yaşça ikisinden de büyüktü. Ferhat, onun karşısına her oturduğunda, içindeki ağırlığın hafiflediğini hissederdi. Genette’in söyledikleri, sanki çökmek üzere olan bir köprünün altına yerleştirilen sağlam sütunlar gibiydi. Ona güvenmek, hiç düşünmeden uygulamak anlamına geliyordu.
Strasbourg Tasarım Akademisi başvurusunu reddetmişti. Ferhat, elindeki kağıdı Genette’e doğru uzattığında, gözleri hâlâ kâğıda takılıydı. Satırların arasındaki kelimeler birbirine karışıyordu. Ama en net olanı belliydi: Reddedildi. Parmakları o kelimenin üzerinde gezindi. Boğazında bir kuruluk, gözlerinde kaçmaya çalışan bir sessizlik vardı. Belki de bu ülkeye ait değildi.
Genette, belgeye kısa bir bakış attı, sonra gözlerini Ferhat’a çevirdi. “En kısa zamanda Fransız vatandaşlığı başvurusu yapmalısın. Oturum kartı ile kimlik kartı aynı kategoride değerlendirilmiyor.”
Fransız kimliği alması zor olmamıştı. Karısının Fransız olması, sekiz yıldır ülkede yaşaması ve dildeki ustalığı süreci kolaylaştırmıştı. Yeni kimliğiyle yaptığı akademi başvurusu da kabul edildi.
Strasbourg Haute École de Joaillerie’de iki yıl eğitim aldıktan sonra “Condition d’Artisan” sertifikasını kazandı. Artık diplomalı bir zanaatkârdı. Yıllarca ayaklarına bağlanmış ağırlıklardan sıyrılmış, kendine yeni bir yol açmıştı.
Çalıştığı fabrikadan, aldığı hisse senetlerini de bozdurarak ayrıldı. Yaşadıkları küçük kasabada iş yapması zordu. Dükkanı Strasbourg’tan tutmaya karar verdi. Biraz uzaktı, ancak başka çaresi yoktu.
Birikimi azımsanacak gibi değildi, ama hayallerini düşündüğünde bunun yeterli olmadığını kabul etmek zorunda kaldı. Sadece takı satmayacaktı; tamirat yapacak, yeni tasarımlar üretecekti. Bunun için küçük ama işlevsel bir atölyeye ihtiyacı vardı ve gerekli makinalar oldukça pahalıydı. Bu yatırım, sıradan bir girişim değil, onu gerçekten özgür kılacak adımlardan biriydi.
Kredi çekmek istemiyordu. Kayın pederinin kapısını çalmaya karar verdi. Yaşlı bilge yine kütüphanesindeydi. Evin en büyük odasına devasa bir kütüphane yapmıştı. Kütüphane de en az onun kadar yaşlıydı. Ahşap raflar, zamanın izlerini taşıyan kitaplarla doluydu. Ciltlerin kenarları yıpranmış, bazıları sararmıştı. Kalın bir ansiklopedinin yapraklarında eski bir kahve lekesi vardı. Masanın köşesinde üst üste dizilmiş not defterleri…
Kitaplardan yükselen hafif küf koskusu, geçmişe ait bir hatıra gibi odaya sinmişti. Ferhat, gözlerini raflardaki dağınık düzen içinde dolaştırırken, tırnaklarını oturduğu ahşap sandalyenin tahtasına geçirmişti. Avuçları terliyordu. Halbuki konuyu nasıl açacağını günlerce düşünmüştü. Ayaklarını birbirine sürterek usulca konuşmaya başladı. “Baba senden bir şey isteyeceğim.” Sesindeki titremeyi saklamaya çalışıyordu. Ferhat o gün, o kütüphaneden rahatlamış olarak çıktı.
Butiği açalı henüz bir yıl olmadan evde gerginlik çoktan başlamıştı. Valerie, yıllardır evin tüm yükünü taşıyan kocasının bir anda evden kopmasını kaldıramıyordu. Ferhat sabah erkenden çıkıyor, akşam geç saatlerde dönüyordu. Cumartesi ve Pazar da çalışıyordu. Valerie, butiği beşte kapatmasını ve haftasonları çalışmamasını istiyordu.
“Memur kafasıyla esnaflık yapılmaz” diyordu Ferhat. “O kafayla dükkân birkaç ayda batar.” Ama Avrupa’nın sosyal refahında büyüyen birinin bunu anlaması kolay değildi.
Sürekli karın ağrısı çeken ikizlerden biri, terapisinin üçüncü seansında, psikoloğunun isteğiyle önüne konulan bir kağıda, anne ve babasını resmetti. Beyaz A4 kağıdının üzerine renkli boya kalemleriyle büyük, şekilsiz figürler çizdi. Birbirine açılmış dev ağızlar, havaya kalkmış kollar, kağıdın ortasında çatışan iki gölge…
Saatler sonra, resmin önüne oturan çift, gözlerini kağıttan kaçırmaya çalışıyordu.
O masada sessiz bir kabullenişle boşanma kararı alındı.
Ferhat, üç beş parça kıyafet koyduğu valiziyle evden ayrıldı. Kızlarını sık sık getirdiği parkın bankına oturdu. Ne kaydırakta, ne salıncakta, ne de tahterevallide çocuk vardı. Her şey ağır ve renksizdi. Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı. Nemli hava sanki bedenini sıkıştırıyordu.
O günün aksine park, genelde cıvıl cıvıl olurdu. Masmavi gökyüzünde, olanca parlaklığıyla çocukları aydınlatan güneşe, oturduğu banktan eşlik ederdi. Kızlar, birbirinin peşi sıra neşeyle kaydıkları kaydıraktan babalarına el sallarlardı. Tahterevallinin bir ucu yükselirken diğer ucu çocukların çoşkulu çığlıklarıyla yere inerdi.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Sizi okumayı seviyorum, öncelikle elinize sağlık çok keyifle okudum öykünüzü. İçimdeki bazı hisler gün yüzüne çıktı okurken, aidiyet duygusunu çok güzel işlemişsiniz. Ferhat'ın kendisi için güzel adımlar atması ve gösterdiği çaba... İnsan hiçbir yere ait hissedemese bile içinde bir yerde kendine ait olduğunu hissetmeli, Ferhat için aidiyet duygusu mekandan bağımsız, yalnızca kendisine ait bir aidiyetlik, kendine özel. Ne demek istediğimi anlatabildim mi bilmiyorum ama siz çok güzel anlatabilmişsiniz... Bu arada betimlemeleriniz de çok hoşuma gitti. Bu öykünün Valerie tarafından anlatılmış versiyonunu da okumak isterim sizden.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.