İnsanız ve hayat maalesef her zaman istediğimiz gibi gitmiyor. Doğduğun coğrafya, annen, baban, mahallen, sokağın; kısacası hayatın temel taşları senin seçimin olmadan şekilleniyor. İnsan dünyaya geldiği andan itibaren sıcak bir kucağa, sevgiye, şefkate ve korunmaya ihtiyaç duyuyor.
Annemin okuma yazması yoktu. Çünkü dört kız çocuğundan sonra doğmuştu ve ev işlerine yardım etmesi gerektiği düşünülerek okula gönderilmemişti. Daha çocuk yaşta, köyün imamının oğluyla evlendirilmişti. Babam ise Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunuydu. Askerlik dönüşü, 1956 yılında evlendiklerinde İçişleri Bakanlığı’nda daktilocu olarak çalışmaya başlamıştı ve birlikte Ankara’ya yerleşmişlerdi.
Anadolu kadınlarının çalışkanlığını hepimiz biliriz. Altındağ’da küçük bir gecekondu kiralamışlar. Mahalleli, yeni evli olduklarını görünce el birliğiyle yuvalarını kurmalarına yardım etmiş. Birisi tencere getirmiş, diğeri yatak vermiş; köyden gelen çeyizlerle evlerini döşemişler.
Ev sahiplerinin gelini Ermeniymiş. Çok güzel oyalar yaparmış. Annem onun el işlerine hayran kalınca, o da anneme iğne oyası ve dantel yapmayı öğretmiş. Annem ise köyde kendi annesinden ipek yorgan dikmeyi ve halı dokumayı öğrenmişti. Babam biraz para biriktirdikten sonra anneme bir çulfalık almış. Okuma yazma bilmeyen o çocuk gelin, zamanla halılar dokuyan, çeyizlik takımlar hazırlayan, ipek yorganlar diken üretken bir kadına dönüşmüş.
Maddi bağımsızlığın verdiği güç ve azimle, Ankara’nın Abidinpaşa semtinde küçük bir arsa alıp üzerine ev yapmışlar. Sadece kendi aileleri için değil, köyden gelen dostlarının da ev sahibi olmasına yardımcı olmuşlar. Böylece kendi imkânlarıyla büyük bir dayanışma ağı kurmuşlar.
O yıllarda kadınlar birbirlerine omuz vererek hayatı kolaylaştırıyordu. Çocukları dünyaya onlar getirdi, birbirlerinin yaralarını onlar sardı. Mahallenin tecrübeli ebeleri doğumlara öncülük eder, bir evde eksik varsa diğerleri tamamlar, hastalıkta ve darda herkes birbirinin yanında olurdu. Aralarında hemşire, terzi, aşçı vardı. Kimseyi kolay kolay muhtaç bırakmazlardı.
Dört erkek çocuğunu Abidinpaşa’da büyütmek başlı başına bir mücadeleydi. Hele ki 1970’lerin siyasi ve ekonomik zorlukları içinde… Ama onlar yılmadılar. Çalıştılar, ürettiler, dayanıştılar ve ayakta kaldılar.
Bugün geriye dönüp baktığımda annemin arkadaşları olan Zeynep, Hanife, Menşure, Urguş ve Hatice teyzeleri hatırlıyorum. Her biri kendi hikâyesinin kahramanı, kendi evinin direğiydi.
Ruhları şad olsun.
Onlar yalnızca çocuk büyütmediler; dayanışmayı, üretmeyi, paylaşmayı ve ayakta kalmayı da öğrettiler. Cumhuriyet’in görünmeyen kahramanlarıydılar. Belki okuma yazma bilmiyorlardı ama hayatı okumayı, emek vermeyi ve bağımsız olmayı çok iyi biliyorlardı.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Gemişi en büyük özlemlerle anıyoruz. Ruhları şad olsun.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Amin… annem hala yaşıyor