Geceler sabahı bekler de karanlıklar aydınlığa çıkmaz mı? Her aydınlığın sonu hayır mıdır? Karanlığın ucunda beliren ışık kurtuluş mudur?
Sarı Kız ve Koca Kız, ahırın hatta bizim oraların en kıymetli inekleriydi. Süt üç lira ise bizimkilerin sütü dört lira, tereyağı otuz lira ise bizimkilerin kırk liraydı. Ahırdaki büyükbaş sayısından hep ayrı tutulurdu bu ana kız. Gütmeye giden ayrı biri vardı: İshak’ın abisi İsmail’di. İsmail abim de ana kızın hastalığından ötürü izinliydi. İzinli olsa da köy yerinde işler biter miydi? Avlu en büyük krizini çözmek için hareketleniyordu. Evin hiç bitmeyen ihtiyacı yakacak odun... Kör kuyuya ne atarsan, ne kadar atarsan dolar mı? Köydeki her hanenin en büyük ihtiyacı olan yakacak bir şeyler; odun, kalas, kütük… Kesenekten gelen odun birkaç ay yeterdi. Sonra yine odun krizi başlar. Ekmek yaparsın lazım; su ısıtılacak, čamaşır yıkanacak, yemek pişirilecek. Tabii četin kış gelinceye kadar türlü bahane... Kar yağışının iki insan boyunu geçtiği zamanlar oluyordu. Havanın ne kadar soğuduğunu ayazı yiyen bilir.
Yıl boyu jandarmadır, orman korucusudur; köylü gizli saklı tonlarca odunu dağdan indirmiştir. Kadınlar sırtlarında yüklenip getirir. Erkekler eşeklere, katırlara yükler; yine de yetmez. En ağır cezalar göze alınıp ormana gidilir. Üç beş kucak da olsa lazımdır.
Çavuş Dedem, "İnsanın ölüsünü toprağa gömerler, ağacın ölüsünü de kesmek gerekir. Yoksa dikilen genç ağaçları da öldürür," der hep. Ölü, kurumuş ağaçları ormandan temizlemeye devlet buna müsaade etse hem köylüye fayda hem ormana. Köylü ihtiyacı kadar keserse zaten sorun kalmaz.
Keseneğe bizim sülaleden beş hane birlikte katılırdı. Beş hane aynı avluda birlikte yaşıyordu zaten. Amcalarım, Çavuş Dedem ve Koca Yusuf Dedem adına beş hanelik odun alınırdı. Keseneğe gidecek beş kişi lazımdı; sayının hangi haneden çıktığının önemi yoktu, neticede aynı avludan çıkıyorlardı. Ormana giderken sabahtan öğlen için azık hazırlanır, hava kararıncaya kadar çalışma devam ederdi.
Kış kendini hissettirmeye başlamıştı. Bir an önce kesenekteki hak olan odunu indirmek gerekir. Kapıdaki baltalar bir araya toplandığında, "Beş asıl, üç yedek lazım," demişti. Şerif Amcam önce tüm baltaları kuruluğun köşesinde topladı. Kendi baltasını bir kenara ayırdı. Baltaların parlayan ağzı iyice belirginleşiyordu.
Şerif Amcam, Cafer amcama sordu:
— Hangisini alacaksın?
Gözlerindeki fersizlik, sesinin çatallığı, alnındaki ter, kesilmeyen öksürük krizleri... Hızlı hızlı soluk alıp veriyordu:
— Bak işte ağam, sen koy birini.
Şerif Amcam:
— Sen kal, yarın biz gideriz. Bak, sana ayakta duramıyon, elin ayağın tutmay, dedi.
Cafer amcam nefesini toparlayıp kalın kaşlarının arasından burnuna doğru süzülen terini elinin tersiyle sildi. Kösele taşı döndükçe etli metal zımparalanıyor; metalin aşınma sesi, içimi gıcıklatıyordu.
— Ağam, yarına bir şeyim kalmaz. Bugün yatarım, güzelce terlerim. Bir de gripin yuttum mu tamam. Sen merak etme.
İki eliyle amin dercesine yüzünü sıvazlayıp Şerif Amcama döndü. Şerif Amcam bilediği baltanın ağzını gözlerinin seviyesine kadar yükseltti. Parlayan ıslak metali elindeki peşkirle sildi:
— Koca Yusuf Ağam, bir bak hele şu baltaya.
Eski pehlivan, tokaç büyüklüğündeki elleriyle baltayı kavradı. Baltanın sapı, elinin nasırları arasında kayboldu. Başındaki mavi gövdeye beyaz geometrik desenli takkesini yukarı kaldırdı. Tek gözünü kapatıp nişan alır gibi baktı paslı baltanın ışıldayan ağzına. Koca Yusuf Dedem eksik kalan zımparaları gözleriyle tarayarak:
— Bir tavuk kesin, suyuna čorba salın, sıcak sıcak içsin; üç güne anca geçer marazı, dedi.
İshak abim, “Maraz ne demek?” diyerek bana döndü. Kösele takımının kolunu çeviriyordu. Ben de taşa su döküyordum. Taş döndükçe önümüze su damlaları sıçratıyor, yaptığımız işi oyuna döndürüyorduk.
Koca Yusuf Dedem, Şerif Amcam’a bakarak:
— Öğrendin sen bu işi, maşallah, dedi.
— Emmi, ustamız sensin. Öyle diyorsan Allah razı olsun emmi… Bizim maraz oğlan yarın gelmesin.
Dibek taşının yanında traktörün arka lambası ile uğraşan babama seslendi:
— Yarın sen gel.
Babam yağlanmış elini üstüpüne silerek cevap verdi:
— Tamam ağam, beraber gidelim.
Şerif Amcam:
— Geçen sene dağın zayıf tarafından denk geldiydi. Bu yıl meşe düzlüğünün sırtını verdiler ya, oranın ağaçları kuvvetli. Muhtarla birlikte baktık. Kırk yıl oldu herhalde oradan kesenek verilmeyeli. Öyle değil mi ağam? diyerek Koca Yusuf Dedeme baktı.
— Bu sene Allah’tan bir şey olmazsa on günde indiririz odunu. İki günde de kuruluğu yığarız, kazasız belasız inşallah.
— İnşallah öyle olur oğul. Allah güč kuvvet versin, diyerek Koca Yusuf Dedem takkesini düzeltti. Griden beyaza dönük, sakallarını sıvazladı.
— Hasta inekler ne zamana iyi olur? Yaşar Dayı bir şey didi mi, ağam?
Şerif Amcam eline son baltayı da bileylemek için aldı. Baltanın sapını yokladı:
— Bunun sapı hepsinden gaviymiş. Sen mi yapdıydın bunu, Yusuf Ağam?
Koca Yusuf Dedem, Şerif Amcama:
— He, gečen yıl yapdıydım. Yaşar bir merhem yapmış. İki hayvana da sürecekmiş. İki üç güne geçer dedi. Ben de "Evdeki kızlara sağın, sütlerini fakat sağdığınız sütleri hayvanlar iyileşene kadar ayrı koyun, dökün." dedim, Şerif oğlum.
Babam başını kaşıyarak Şerif amcama:
— Sipariş de çok, nasıl yapacağız? diye iç geçirerek sordu.
Bir anda meyveliğin en büyük elma ağacında kargaların kargaşası başladı. Onlarca karga bir aşağı bir yukarı uçup duruyor, konuşulanları duymak imkansız hale getiriyorlardı. İshak abim, “Kara oğlan bak, kedi ağzına karga almış,” diyerek alt yandaki kediyi bana gösteriyordu.
— Abi, kedi karga mı yakalamış?
— Ne sandın oğlum.
Kargaların hareketliliğine eşlik ederek abim kösele taşını daha hızlı çeviriyordu. Ben de İshak’a ayak uydurmuş, suyu hızlı hızlı döküyordum. Şerif Amcam:
— Önünüze bakın, ıslattınız hep üstümü! derken İshak abime bir tokat patlattı.
Kendimi tutamayarak gülmeye başladım. Bir tokat da bana gelince İshak abimle aynı hırsla işime sarıldım. Şerif Amcam, “Adam gibi durun, yaptığınız işi doğru yapın,” dedi. Kargaların kargaşası da kedinin kaçışı da tüm anlamını yitirdi.
Gerekli malzemeler hazırlandı. Şerif Amcam, babam ve askere gitmeyi bekleyen üç abim keseneğin olduğu yere doğru yola çıktılar. Bir taraftan da yağ, süt, yoğurt satılmalıydı. Hayri Abim yanına iki çocuk aldı; otuz kişilik listede yer alan sipariş yağı ve peyniri traktörün arkasına yükledi:
— Sipariş teslimlerini yapsınlar, iş eksik kalmasın.
Kadınların keşik temizliği orta pınara taşındı. Yaşar Dayı elindeki ilacıyla avlunun kapısında belirdi:
— Civan Efendi! Bunu düzgünce sürmek lazım. Sadece hayvana değil, insana da iyi gelir bu merhem, —diyerek avludan içeri girdiler.
Civan’ın gözleri evin kapısına sabitlenmiş yürürken birden bana doğru yöneldi bakışları. Kurtulamıyordum; çaresiz bir an göz göze geldik. Üstüme tonlarca ağırlık binmiş gibi hissettim. Kafamı dedeme çevirdiğimde, dedem başıyla işaret etti. Anladım: cay yapsınlar.
Koşarak ocaklı odaya vardım. Kadın annem oradaydı:
— Dedem çay yapsınlar diy…
— Çekil ayak altından, görmeyn mi? Ortalığı süpürüym!
Mutfaktan çıkıp avluya uçarcasına indim. Dikkatli bakışların tutsağıydım hâlâ. Kapıdan içeri geri bir adım attım. Eşiğin arka tarafında oturup sohbet dinlemeye çalışıyordum. Çavuş Dedem ateşin başına oturmuş, sakinleşen avluya bakarak Yaşar Dayı’ya:
— Kesenek tamam olunca tarlaları sürmek kalıyor. Şu hayvanları da Yaşar iyileştir, benden ne dilersen dile… dedi.
— Olur mu öyle şey emmi! Şu hayvanları iyi edek, yeter!
Kafamı tekrar uzattım. Üzerinde hiçbir karartı kalmadığından emin oldum. Karaltı, dibeğin üstündeki kabartılarda geziyordu. Civan’ın elinde bir taş gördüm. Benim taşıma çok benziyordu. Elimi cebime attığımda cebimin delik olduğunu fark ettim. Önce cebimin öbür yanını yokladım. Sonra avucumu cebin dibine kadar soktum. Parmaklarım kumaşın yırtılan yerinden dışarı çıktı. Taşım yoktuydu. Taşı görünce içimde bir yer sızladı.
Bir akşamüstüydü. Maviş Ablamla harmanın kıyısında oturuyorduk. Elimde yine aynı taş vardı. Işığa tuttukça içinde sarı sarı damarlar beliriyor, sonra kayboluyordu:
— Abam, bunun içi niye ışık?
Taşı avucuna aldı:
— Her daşın dili var.
— Essah mı?
Gülümsedi:
— Bilmeym. Emme ben olsam bunu kaybetmem.
Taşı avucumun içine koydu. Küçük parmaklarımı tek tek kapattı:
—Şimdi Civan’ın elinde duruyordu. Kendimi tutamadım. Gözlerim istemsizce olanlara isyan etti. Taş sadece taş değildi ki… Günlerce arayıp bulduğum, cebimde taşıdıkça bana uğur getirdiğine inandığım tek şeydi.
Elinde yıkanmış çamaşırlarla Maviş Ablam kapıda belirdi. Islak çamaşırların sabun kokusu avluyu doldurdu. Eteğine yapıştım. Yüzüme bir baktı, hiçbir şey sormadı. Çamaşırları usulca yere bıraktı. Elleri hâlâ soğuktu. Saçımı okşadı:
— Abam, daşım düşmüş. Aha, o da almış, elinde oynay.
Bir şey demedi. Gözümdeki yaşları başparmağıyla sildi. Saçımı okşamaya devam etti. Başımı bağrına bastı. Yanağımı göğsüne yasladığımda kalbinin sesini duyuyordum. Duyduğum ses, ağlamamı unutturacak kadar sakindi. Gözümün içine derin derin bakıyordu. Kapıdan dışarı doğru bir adım attım. Karartıyı kendine çekiyordu. Eliyle dışarıya işaret etti. Yanıma oturdu.
Civan’ın sesi duyuldu:
— Buyur.
Fısıltı tüm hayadı kapladı. Kafamı hiç koca adama çeviremiyordum. Civan, elindeki taşı çekti aldı. Sonra ablama buruşturulmuş bir kâğıt verdi. Ablamın gölgenin etkisini yırtan bakışları kendimi çok güçlü hissettiriyordu. Ablam sessizce taşı uzattı. Taşı cebime alır almaz bu kez cebimin deliğini avucumla kapattım; bir daha düşmesin diye. Sonra dibeğin arkasına saklandım. Civan hayat kapısından çıktı. Boynu bükülmüş dedemlere doğru yürüyordu. Belli belirsiz bakışları, anlamsız surat ifadesiyle o heybetli, askerliği yeni bitirmiş kara yağız adam sendeleyerek dedemlerin yanındaki yerine döndü.
— İsmin neydi? diye sordu dedem. Yüzünde kararlı, net duyulan sesiyle bir an Civan'a gözlerini açıp baktı. Civan:
— Ha, bağa mı diyin? sorusunun ardına ekledi: Çavuş Dayı benim adım Civan gözleri parlıyordu, yüzünde derin bir tebessüm oluştu. Çavuş Dayı, sen gaziy mişin? Anlat hele sen neler yapdın askerde.
— Kuzum, ben askerliğe doksan harbine gittim, duydun mu? Çok zülüm çok ölüm gördük. Zaman aktı geçti bak kocadık. Anlatsam sana dert anlatmasam bana yük. Anlatıyım mı? Civan Efendi.
— He dayı.
—Kars’ta yaptım oğul askerliği, Anlatsam günler yetmez. Sadece Kars değil ya Şehit kanıyla sulanmış bu topraklar, analarımızın ak sütü kadar helal oğul. Hepsini hatırlayacak anlatacak dermanımda yok dilim döndüğünce anlatıyım guzum. Gözü ateşin derinlerine bakarak geziniyordu Çavuş Dede’min elindeki meşe çubuğu ateşin içinde gezdirdikçe gezdiriyordu.
— Birinci Cihan harbinde Doğu cephesindeydim. Ermeni zulmünün ortasına vardık. Çok arkadaşım sefer sırasından dondu. Aç bilaç giderken azığımız, istihkakımız galmadı. Donanlarda da sağ kalanlarda da bir avuç bit vardı guzum. Bizim paşa gumandan yekden düşmana basgın yapalım dimiş. Kesetirmeden gidek, baskın yapalım diye dağlardan gitmememizi emretmişler. Allahu Ekber dağlarına yörüttük, çıktık yola. Çok şehit verdük. Rus’un zülum bayrağını eline almış; hep gardaş belledüğü, ekmağni paylaşduğu, komşuluk yapduğu insanlar geceleri başlamış orada yaşayan Türkleri kıymaya. Hepsi Türk’ün gayrısı olmuş eşgiya. O köy senin, bu köy benim… Gece demeden, gündüz demeden gıymışlar insanlarımıza. Ne yayla kalmış ne bostan, ne çocuk demişler ne hamileye acımışlar. Yazık… Anasının karnından çocuğu almışlar. Can çekişene de etmedik zülüm bırakmamışlar.
— Ne diyin dayı sen?
— Sen diğne, zalımın gözünü öyle kan bürümüş, ağnaymı guzum? Biz varduğumuzda yeri göğü insan ganı bürümüş. Garların üstü hep ölülerle doluydu. Ölen zulümden gurtulmuş, galanlar acının içinde galmış. Ben askerliği Garsda yapdım oğul. Dedem derin bir iç geçirdi. Tütün tabakasından kağıdını çıkardı. Bir tutam tütünle hızlıca sarmasını sardı. Gözünde yaşlar belirmeye başladı. Göz yaşları arttıkça sesinin tonu değişti. Allahuekber Dağları’nda sadece düşmana döğül; ayazla, garla, gışla, tipiyle vuruştuk. Bi gecede, elli bin anamıza kıymış gibi evladımız toprağa bile giremeden, garların altında donup galdı. Kimiside altmış bini buldu diy, kimi daha çoğudu... Gavura tek fişek sıkamadan dağlarda kaskatı kesildi goca ordu. Bizim paşa gumandan yekden düşmana baskın yapalım demiş emme dağlar geçit vermedi. Garın üstü hep gencecik ölülerle doluydu. Birinci Cihan Harbi bizi orada kesip biçdi.
Civan yutkundu, gözleri dedemin sarmasından ayrılmıyordu. Dedem meşe çubuğuyla külleri hafifçe dürtükledi, çubuğu ile sigarasını yaktı. Gözlerinde birden başka bir ateş yandı:
— Emme bitti mi? Bitmedi... Cihan Harbi bitti, memleket dört bir yandan üşüştü. Biz o vakit anamızı, bacımızı, toprağımızı kurtarmak için yola düştük. Kurtuluş Savaşı’na katıldık. Öyle gumandanlar, öyle adamlar başımıza geçti ki yiğitliğin ne demek olduğunu orada gördük. Dedem doğruldu, göğsünü kabarttı:— Deli Halit Paşa varıdı... Unudur muyum hiç! Boşuna 'Deli' dememişler; merminin, gülle yağmurunun üstüne tek başına sürerdi atını. Cephede askerinin en önünde yürür, 'Geri döneni vururum, ben dönersem siz de beni vurun!' diye haykırırdı. Onun olduğu cephede korku barınamazdı. Bir de Sıtkı Paşa vardı ki aklı ve bükülmez bileği orduya siper olurdu. Gars’ta yitirdiğimiz kardaşlarımızın, Sarıkamış’ta donan yiğitlerin ahını Kurtuluş’ta aldık. Yurdun üstünden zalımın bayrakları söküp atana kadar da durmadık.
Dedemi dinleyenlerin hepsi, Civan dâhil, dedemin anlatışıyla adeta siperlere taşınmıştı. Civan başını hürmetle eğip:
— Haklarını helal etsinler dayı... Siz olmayaydınız biz bu topraklarda nasıl nefes alırdık, dedi.
— Türk’ün yiğitliği biter mi? Bak hele! Yaşar… Sende ağnatsana şu askerliğini.
Yaşar Dayı işini bitirmiş, merhemi dedeme uzattı. Duraksadı, boğazını temizledi. Titreyen elleri, gözleri ve titreyen sesi ile başladı konuşmaya:
— Emmi, senin ağnattukların yeter de artar Türkün askerliğini….
Dedem kaşıyla işareti verdi. Hemen fırladım Maviş Ablama:
— Dedem çayı soruy, derken pantolonumu çıkartıp ekledim:— Aba, şunun cebini de diksene.
Elindeki buruşuk kağıttan gözünü bana çevirdi. Ocaklığın üstündeki iğne ipliği geçirdi. Gözleri buğulu, belli belirsiz etrafa bakıp birkaç hamlede dikişi tamamladı. Kadın annem içeri girdi. Maviş Ablamın suskunluk yemini elindeki iğne iplik gibi gerçekti. Denizlerin ortasında rotasından şaşmış gemi… Kaç fırtına, kaç boran yemiş; belirsiz, geminin her hareketi seyir defterlerine yazılır. Seyir defterleri kaybolmuşsa ya da fırtınanın ortasında seyir defteri yazmak hangi kaptanın aklına gelir? Peki, seyir defteri hiç tutulmamışsa? Kaçıncı fırtınasını yediği bilinmez gemi, kaçıncı darbe olduğu belli değil.
Bir ses… Kara göründü!
Karada ne ile karşılaşacağını bilmeden yelkenlerini daha çok rüzgârla doldurur. Karaya çıkmak istemez mi insan? Karada karşılaşacağını bilmeden yine de asılır küreklere… Haydi, karaya çıkma zamanı. Kadın anneme:
— Dedem çayı soruy. Siniyi de hazırladınız mı? dedim. Pantolonumu hızlıca giydim. Ben yanlarına vardığımda Yaşar Dayı konuşmaya başlamıştı:
— Askere çağrılduk. Teslim olduk emme bi sağa dön, bi sola dön, üç beş fişek sık derken altı ay geçti. Bir gün komutanlar,
— Kore’de savaş var. Gitmek isteyenler öne çıksın, dedi. Hemen atıldım.
Bizi Angara’nın Ayaş’ında goca bi asgeriyede topladılar. Her gün otobüs otobüs asker geliydü. Bölükler tabur oldu, taburlar alay oldu, derken koskoca tümen tamamlandı. İki gecede İskenderun Limanı’na vardık. Limanda iki goca gemi bekliydu. Makree olana yerleşti bizim tabur. Gece gündüz birbirine girdi. Gün haftaya vardı. Ay ikinci ayı govalarken Kore’ye vardık. Pusan denilen yerde indirdiler bizi.
Amerika gavuruna yardım için gitmüşük oraya. Emme Kore ikiye ayrılmış; zalimle mazlumun savaşı varmış. Komünistler Çin’in, Rus’un destağni alınca adayı gırmaya başlamışlar. Amerikan gavuru da öbür tarafın yanında durmuş. Biz bunların ortasında kaldık. İlk zamanlar ufak tefek çatışmalar oluydu. Bize dokunan yoğudu. Bi gece goğuş nöbeti tutuydum. Komutan beni çağırdı:
— Koğuşu kaldır. İçtima alanında üç dakikada tam teçhizat hazır olun! Goğuşa seğirttim. Hava öyle bi soğuktu ki iliklerime işledi. Varır varmaz bastım bağlığı:
— Goğuş galk! Üç dakkaya içtima!
Goğuşun bi başında, bi sonunda ünledim. Kardaşlarım fırladı. Hepimiz iştima alanında gavuştuk. Yola çıktık. İki gün yörüdük. Derken bi çatışma başladı. Kurşun sesleri… Patlamalar… Bi anda gıyamet koptu didim. Gece olunca sesler kesildi. Herkes bi araya toplandı. Zayiat verdik emme düşmana da orayı dar ettik. Dört gün sürdü çatışma. Gece durdu, sabah gine başladı. Meğer bu gominist gavurlar Amerikaluları oraya sıkıştırmış. Biz de onları çemberden çıkartucakmışuk. Amerikan asgerini gurtarduk, bu sefer düşman bizi sardı. Gece gündüz demeden vuruştuk. Yağmur hiç durmaydu. Soğuk bi yandan. Göz gözü görmeydu. Pustuk; düşman sıkıy, biz sıkıyuk. Muharebe merkezine de ulaşamuyok. Orada kapanda kalduk. Mermi de azık da bitmek üzere. Komutan:
— Süngü takın! —dedi.
Aç milaç... Kaç gün geçti bilmeym. Süngüleri taktık, "Allah Allah!" diye daldık düşman cephesine. Artık göğüs göğüse çarpuşuyk. Ayağım kaydı, arkadan kafama bi şey çarpdı. Olduğum yere yıkıldım. Gözümü açtığımda Şerif Çavuş, Ayaşlı Mehmet, Niğdeli Hasan… Hepimizi bağlamışlar. Yüzümüz gözümüz şiş, boylu boyunca yatuyk. Kafamı bi de öbür yana çevirdim. Gavur askerleri harakuru marakuru bi şeyler konuşuy, biz anlamayok. Şerif Çavuş’un kolundan gan sıyır sıyır akıy, yanuk izleri de var. Sabah oluy, önümüze bi kaşuk pilav; akşam oluy, iki kaşuk pilav. Ertesi sabah gene iki kaşuk, akşam bi kaşuk. Günlük istihkak üç kaşuk pilav, bi de su… Ölmeycek kadar su. “Öldürmeyen Allah öldürmey oğlum.”
Şerif Çavuş’un kolu şişti, iltihap oldu, irin aktı. Geceleri uyuyamadı. Kendinden geçti emme... Biz:
— Çavuş dayan! —diyük. O da bize:
— Allah canımı alsa da kurtulsam, diye gece gündüz sayıkladı.
Biz de ona baka baka gün geçirdük. İki yüz kişi olduk; fazlamız var, eksiğimiz yok, ben diyim. Altı ay geçti, sen de bi sene geçti, hesabını bilemedik. Derken, "Savaş bitti," dediler. Bizim geride kalanlar süngüyle düşmanı gırmış, muharebe merkezine ulaşmışlar. Emme şehidimiz de çok olmuş. “Hey gidi gençlik…” Dört sene askerde kalmışım. Savaştan sonra bizi NATO’ya almışlar. Amerikalılar madalya dağıttı. Orda bizi ölü sanmışlar. Sadece bizi değil… Bütün Türk askerini. Bizim komutan da cevval adam, bir buçuk ay direnmiş; sonra süngüyle yürümüş düşman hattına. Allah ömrünü uzun etsin. Gazetelere çıkmış "Türk’ün gücü" diye…
Avluda benden başka erkek çocuk yoktu. Maviş Ablamın işaretiyle hemen yerimden fırladım, yanına gittim. Dastarı aldım, koşarak dedemlerin ortasına yerleştirdim. Sonra yine koşup ablamın yanında duran bardak tepsisini kucakladım. Önümde yürüyen zarafetin arkasında, paytaklığımı ablamın izine saklıyordum.
Dedem elindeki sigaraya saracağı tütünle uğraşıyor; Yaşar Dayı derin düşüncelere dalmış, küllenmeye duran ateşin içinde bir şey arıyor gibi közü seyrediyordu. Yaşar Dayı'nın kaşları bir aşağı bir yukarı oynuyor, uzamış kaşları her hareketinde sallanıyordu. Koca Yusuf Dedem göz kırptı. Aferini kaptığımı hissettim; yürüyüşümü sertleştirdim, göğsümü öne çıkarmaya çalışarak adımladım. Civan ise başı önde, deredeki kaymak taşlarına benzeyen yüzünde tek bir hareket bile olmadan duruyordu ama gözleri Maviş Ablamda takılı kalmıştı.
Ablam siniyi dastarın üzerine yerleştirdi. Üç çeşit reçel, sabah hazırlanan tereyağı, zeytin, taze peynir ve üç beş sıcak pıtılla hazırlanmış sofra tam bir ziyafetti. Ablamın hareketlerinde ne bir acele vardı ne de bir serkeşlik... Eteğinin uçları toprağa sürtünürken sofrayı usulca kurdu. Bardaklara çay dökülürken çıkan tekdüze şırıltı, çaydanlıktan akan kestane renginin üzerine seyreltici sıcak su eklendiğinde canlı, koyu bir kırmızılığa büründü. Çayın üzerinde tüten buğunun çekici kokusu, taze pıtıl kokusuna karıştı.
Koca Yusuf Dedem derin bir nefes aldı. Çavuş Dedeme baktı. Çavuş Dedem başını hafifçe salladı, pıtılı ikiye böldü. Sıcak pıtıl kokusu avludaki bütün kokuları bastırıyordu. Pıtılın arasına biraz tereyağı koyup uzattı:
— Askerde özlemişsindir. Efendi yeğen, şifa olsun, hadi ye bakalım.
Civan hiç istifini bozmadı. Oturuşunu dikleştirmedi, başını kaldırıp da göz göre göre bakmadı. Ama bakışları çaktırmadan, sadece gözünün ucuyla ablamın çay tabağını sürüşünü, demliği tutan elinin beyazlığını izledi. Yüzünde tek bir mimik bile kıpırdamadı; sert, kara yağız asker čehresi olduğu gibi duruyordu. Yusuf Dedemin söylediklerini duymuyordu bile.
Ablam kafasını hiç çevirmeden fısıltıyla, “Tamam,” dedi. Gözlerini tepsiden ayırmadan çayları dağıttı. Bardağı Civan’ın önüne bırakırken iki elinin tersi birbirine sürtünür gibi oldu ya da bana öyle geldi. Civan sadece başını belli belirsiz, bir santim kadar öne eğdi. Gözleri parıldadı bir an. Yusuf Dedemin uzanan elini fark edince birden irkildi. Bakışlarını güç belayla toparlayıp:
— Sağ ol, sağ ol Yusuf Emmi... diyerek kekeleyebildi.
Pıtılın içinde eriyen tereyağının ekşimtrak aroması Civan’ın yüzünü gevşetti. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm dolaştı. Bu, “tamam” der gibi çıkan bir fısıltı mıydı, yoksa tereyağının mayhoş tadının yüzüne vuran memnuniyeti mi, ayırt etmek zordu. Birden, haykırır gibi gür sesiyle ortaya bir laf attı:
— Çavuş Emmi, sizin sülalede pehlivanlık da varmış. Babam anlattı. Ben de severim güreşi emme... Ben karagucak güreşçiyim.
Çavuş Dede’nin yüzünde ince bir gülümseme belirdi:
— Yağen Efendi, güreşdük askerden önce de askerden sonra da. İçerde yatan hasta garı Hasibe benim dördüncü garım. Güreşi gözeller gözeli Hasibem bırakdudu. Asıl pehlivan gardaşım Yusuf’tur. Beraber giderdük güreşlere. Güreş bize dedelerden galma emanet. Ben bi sefer Saray içinde güreştim. Yusuf ise çok vakit güreşti. On sekizinde başladı başa güreşmeye.
Bir an sustu. Gözleri, bir şey arıyor gibi dolaşıyordu. O sırada sözü Yaşar Dayı aldı:
— Biz de gittik Yusuf Ağamın peşine. Peşkirini, peştamalını, ibriğini ben taşırdım. Yusuf Ağamın ne gavi güreşlerini ne peşrevlerini gördüm er meydanlarında… Hey gidi Goca Yusuf hey… Ağam da Çanakkale gazisi emme savaşı hiç anlatmadı. Yedi sene askerlik yapmış. Bir gün olsun savaş günlerini ağzına almadı.
Yusuf Dedem ise konuşulanları sessizce dinliyor, çayından usul usul yudumluyordu. Civan yine lafa karıştı:
— Emmi, biz de askerlik yapmamuşuk sizin yanınızda.
Çavuş Dede kaşığını usulca tabağa bıraktı:
— Öyle deme Efendi Yeğen. Herkes vatan borcunu ödedi. Bize düşen başkaydı, size düşen başka. Vatan, her evladından aynı şeyi istemez.
Civan elindeki son pıtıl parçasını ağzına götürdü, ağır ağır çiğnedi. Ardından çayından bir yudum aldı. Yutkunur yutkunmaz:
— Elhamdülillah… Kesenize bereket, dedi. Bardağındaki son yudumu da içti. Sonra birden bana döndü. Bana bakarak:— Yusuf Emmi… Senin çocuk yok mu?
Soru, sofranın tam ortasına düşen bir taş gibi yankılandı. Herkes sustu. Kaşık sesleri kesildi. Önce ateşte yanan odunların çıtırtısı duyuldu; sonra üç ayak ocağın üstündeki çaydanlığın fokurtusu kaldı yalnızca. Sessizliği Yaşar Dayı bozdu:
— Hadi bre Civan, çayı soğutacan. Bi bardak daha koy hele. Sen de şu pıtıldan ye, daha duruyor.
Civan’ın gözü benden ayrılmıyordu. Koca Yusuf Dedem bıyıklarının altından belli belirsiz bana baktı.
Çavuş Dede elindeki ince sopayla ocağın közünü ağır ağır karıştırdı. Közler yer değiştirdikçe alev bir parlıyor, bir sönüyordu. Yaşar Dayı’nın dudakları kıpırdadı; bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti. Boğazını temizleyip yutkundu:
— Yusuf Ağamın Kırkpınar’daki güreşini anlatsana Çavuş Emmi…
Çavuş Dedem sopayı közün üzerine bıraktı. Ateşe bakmayı sürdürdü. Sonra hiç başını kaldırmadan konuştu:
— Her pehlivanın gücü er meydanında belli olu… İnsanın asıl pehlivanlığıysa kaderiyle güreşinde belli olu…
Sofranın üzerindeki buğu ve pıtıl kokusu yavaş yavaş dağılırken avlunun üstüne çöken sessizlik uzun sürmedi. Civan:
— Emmi, ben müsaade isteym, diyerek başını önce Çavuş Dedeme, ardından Koca Yusuf Dedeme çevirdi. Sığırtmacın oğlu Civan’dı işte; garip, askerliği yeni bitmiş, duruşu pürüzsüz bir adam.
— Ben... dedi, sesi kısıktı. Yarın gurbete, çalışmaya gidesim var emmi. Köyde durmaycam. Hakkınızı helal idin.
Önce Çavuş Dedemin nasırlı eline sarıldı, öpüp alnına koydu. Dedem başını salladı usulca:
— Yolun açık olsun oğul. Vatan borcu bitti, rızık borcu başladı. Hak helal olsun.
Ardından Koca Yusuf Dedeme uzandı. Yusuf Dedem bir şey söylemedi; sadece iri elini Civan’ın omzuna koyup hafifçe sıktı. Civan sofradan kalktı. Maviş Ablamın demliği tutan elinin beyazlığına, kapı eşiğinde duran gölgesine bir an bile bakmadı. Ya da herkes bakmadığını sandı. Elim cebimde, taşımın sarı damarlarını ararken Civan’ın avlunun ırgıncağından çıkarken yere düşen gölgesine takıldı gözüm.
Gündüz akşama, akşam geceye vardı. Yorgun bedenler yatakta uykuya kavuştu.
Öğle yemeği için hazırlanan yemekleri kesenekte çalışanlara götürme Zahide ablamla benim görevimdi. Evde bu işi yapacak biz vardık. Koca dağın art yüzüydü. Elime bir bakır kovası yoğurt, Zahide ablama kocaman bir pazar çantası... Çantaya bir domates, soğan, salatalık, bir tencere yemek; benim sırtıma sofra bezine sarılı on tane ekmek, ablamın sırtına da bir o kadar yiyecek düştük yola. Zahide ablamla gitmek biraz sıkıcı olsa da yalnız gitmekten daha iyiydi. Hem giderken oyun da oynarız diye düşünüyordum. Caminin alt yanından başladık tepeyi adımlamaya.
Önümüzde uzanan patika, yılların ve üzerinden geçen hayvanların çiğnemesiyle iyice aşınmış, toprağı yırtıp çıkan koca ağaç kökleriyle düğüm düğüm olmuş daracık toldu. Yaz sıcağında kuruyan kırmızı toprak, her adımımızda toz olup çoraplarımıza yapışıyor; ayaklarımız terledikçe çamurlaşıyordu. Yolun dikleştiği yerlerdeki irili ufaklı çakıl taşları, sırtımızdaki yükün ağırlığıyla kayıp düşmememiz için ayaklarımızı zemine oturtuyordu. İki yanımızı saran katırtırnakları, yer yer böğürtlen ve dev eğrelti otları patika ilerlememizi zorlaştırıyordu, bazen birbirimize çarpmamak için tek sıra halinde, dalları ellerimizle siper ederek yürümek zorunda kalıyorduk. Ayağımızdaki delik deşik olmuş kara lastik ayakkabılar dik yokuşta bize hiç yardımcı olmuyordu. Güneşin sıcağıyla iyice gevşeyen tabanlar, bastığımız her sivri taşı ve ağaç kökünü doğrudan tabanımızda hissettiriyor; içini dolduran kırmızı dağ toprağı her adımda parmaklarımızın arasını zımpara gibi aşındırıyordu.
— Aba, bizim eve neden odun yetmey?
— Oğlum nasıl yetsin? Her şey odunla yapılıy. Bak sabah akşam beş hanenin ocaklığı durmadan yanıy. Her iş ateşle yapılıy. Çamaşır yıkarken, ekmek pişerken, bulgur kaynatırken hep odun kullanılıy.
Ormanın derinliklerinden gelen kesik ve hüzünlü bir kuş sesi aramızdaki sessizliği dağıttı. Gizlendiği sık dalların arasından, sanki koca dağın kaderine ağıt yakar gibi ritmik bir şekilde ötüyor, sesini tepeye vuran rüzgâra katıyordu. Kulak kabartıp sesin geldiği yöne doğru bakındım ama yaprakların sıklığından koşu seçemiyordum. Ablam, patikanın sağ tarafındaki çakılı odundan yapılmış kazıkları gösterdi:
— Bunlar bile ağaçtan yapılıy. Köyde odun yoksa hangi işi yapabilecen?
Ablam sözünü bitirir bitirmez, hemen arkamızdaki sık çalılığın içinden ani ve sert bir hışırtı koptu. İkimizde irkildik. Sırtımdaki ekmeklerin ağırlığını birden unuttum, elimdeki bakır yoğurt kovası avucumun ayasında titremeye başladı. Zahide ablam refleksle kolumdan tutup beni arkasına çekti; gözleri fal taşı gibi açılmış, sese doğru bakışları kilitlendi. Dağda domuz mu vardı, kurt mu kimbilir ne vardı? Kalbimin gümbürtüsü kulaklarımda çınlarken, çalıların arasındaki kıpırtıya nefesimizi tutup bakakaldık. Korkudan adımlarımızı hızlandırıp tepeye doğru adeta koşarcasına yürümeye başladık.
Yamaç tamamlayıp zirveye geldiğimizde kesenek alanında çalışan kalabalık fark edilir hale geliyordu. Baltaların çıkardığı sert, acımasız sesler duyulmaya başladı. Dağın alt başından başlamış insandan oluşan dev makine takırtı tukurtuyla ağaçları bir bir deviriyordu. Elinde balta olan her insan bir ağacı baltaladıkça baltalıyor; devrilen ağaçların dallarını bir yana, gövdesini yarım kulaç uzunluğunda parçalayıp diğer yana ayırıyordu. Bir traktör kasasına denk gelecek dallar üst üste yığılıyor, kesilen gövdeler siterler şeklinde düzgün, nizami bir şekilde yığılıyordu.
Balta sesleri yükseldikçe insan sesleri de balta seslerine eklenmeye başladı. Çalışanlar arasında ilerledikçe konuşulanlar iyice anlaşılır hale geldi. Kocaman baltası elinde, başındaki kasketinin tereğini ensesine gelecek şekilde takmış biri:
— Bu sene kesenek iyi yere denk gelmiş; baksana, en ince ağaç iki bacak kalınlığında, Maşallah.
Kır uzun sakallı, beyaz takkesi terden ıslanmış Hacı:
— Olsa ne olacak yine yetmeycek. Arkadan gür sesi kadar diken saçlı biri:
— Sorma, bu sene ormancılar çok sıkı arkadaş, iki kuru dal bile aldırmaylar.
Kasketi ters takılı olan, titrek sesli fısıltıyla:
— Kaç gece çıktık bu dağlara, bak bu sene de aynı olmaycak mı? Zıkım yetmey, az veriyler. Satan oluşa hakkını alurum ben arkadaş! Olmasa da atuk kaç kere giderük bilmeym. Baltasını ağaca dahada sert vurdu.
Sülale kendi telaşına düşmüştü; amcamlar kesenekten dönmüş, tarlaların sürülme hesabı yapılıyor, kadınların temizlik telaşı hiç bitmiyordu. Bulgur kazanları da puarda kaynatılıyor, kaynayan bulgurdan nişasta çıkarılıyor, kurutulmuş bulgurlardan aşlıklar hazırlanıyordu.
Günler haftaya dönerken. Herkes payına düşeni karınca kararınca yapıyordu. İyileşen ana kız tekrar merada işkembelerini doyurmaya başladı. İsmail Abim asıl görevine döndü. Her geçen gün meşenin düzünde devrilen ağaçlar istiflenip siter haline geldi. Dallar ayrı yığıldı. Gün bitiminde Koca Dağdan dönerken kaçak kesilen odunlarda avluda yerini aldı. Kurulukta güzelce bir kalem dizildi. Kesim bitince odunlar rast gele kuralar çekilerek sahiplerine teslim edildi. Kesenek için ödenecek cüzi bir miktar para her haneden toplanırdı. Bu paraya kül parası denirdi. Şerif Amcam kül parasını muhtara teslim etti. Odunlar avluya çekildi. Bir aralık bulup arkadaşlarımın yanına kaçtım. Caminin önünde kuytu alanda üç beş çocukla aşık oynuyorduk. Güneş, minarenin ve ulu dut ağacının arkasına devrilmek üzereydi. Tozun toprağın içinde dizlerimizin üstüne çökmüşken, gözüm istemsizce cevizin gövdesine kaydı. Oradaydı.
Bir karartı gibi köy odasının iki göz odasında gözüme ilişti. Üstündeki ceket aynıydı, bakışları ise köyün dışına çıkan patika yoldaydı. Civan gitmemişti. Gurbet lafı yalandı; günlerdir buralarda bir yerde duruyordu. Arkadaşlarıma hiçbir şey demedim. Aşık taşlarını toprağın üstünde bırakıp avluya doğru koşmaya başladım.
Samanlığın yanına vardığımda Maviş Ablam kurutulmuş çamaşırları sepete topluyordu. Yüzü kireç gibi beyazdı. Suskunluğu, denizlerin ortasında rotasından şaşmış gemi gibiydi. Eteğine sokuldum. Cebimdeki taşımı sıkmaya devam ederek fısıldadım:
— Abam... Civan gitmemiş. Camimin önündeydim. Karartı gibiydi abam... Vallaha Civan’ı gördüm. Düzenbaz Civan…
Maviş Ablam tek kelime etmedi. Ağzından ne bir ses ne bir nefes çıktı. Elindeki çamaşır usulca sepete düştü. Bana doğru döndüğünde gözlerindeki buğulu deniz tamamen çalkalandı. Dizlerinin üstüne çöktü. Boyu boyuma geldi. Soğuk elleriyle saçlarımı okşadı. Gözlerimin içine baktı uzun uzun. Sonra işaret parmağını kendi dudaklarına götürdü. Diğer elinin işaret parmağıyla dudaklarıma "SUS!" işareti yaptı. Tek bir kelime söylemeden, sadece bakışlarıyla suskunluk yeminini bana devretti. Cebinde taşıdığı buruşturulmuş kâğıdın hışırtısı sanki ikimizin arasında yankılandı. Kısa mektubu gösterdi; "İki gün sonra Gâvur Puarının ardında saat yarımda" yazıyordu. Parmağını dudaklarından çekip taşımın durduğu cebimin üzerine bastırdı. Gözümün içine baktı.
Gecenin zifiri karanlığında, evdeki herkes derin uykudayken, ahırdaki Sarı Kız ile Koca Kız bile huzursuzca kıpırdanıp zincirlerini şakırdatırken Maviş Ablam kaderine yelken açtı. Ne bir ayak sesi duyuldu ne de bir kapı gıcırtısı... Kendisi gibi sessizce silindi geceden.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Maviş Ablamın yatağının boş, oyalı yazmasının ise yastığın üstünde katlanmış olduğunu gördük. Şerif Amcamın feryadı avluyu yıktı geçti, sert adımları ahşap merdivenleri inletti, Kadın Annemin söylenmeleri kapılardan taştı. Sülale ayağa kalktı; atlar koşuldu, yollar tutuldu.
Herkes bir iz, bir haber, bir suçlu arıyordu. Avludaki odun ve dalları yığılı kaldı.
Bense avlunun ortasında, dibeğin arkasında duruyordum. Elimi cebime attım. Taşım oradaydı. Suskunluğu suskunluğuma ortaktı. Maviş Ablamın gitmeden önce derin sessizliğiyle bana yüklediği sır beni lal etmişti. "Tayfanın Karası" olarak, bu sırrı cebimdeki taşla birlikte sonsuza kadar saklayacaktım.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Sonsuza dek yazın🌹
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Teşekkür ederim efenim
Öykulerinle bir omur boyu su gibi temiz ve berrak akması dilegiyle
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Varolun azizim her daim hep birlikte…
Offf… O küçücük omuzlarda ne ağır yük taşıyor kara oğlan… 🥺 İyi ki cebinde o taşı var; dedeler de bizim Kahramanlarımız.. Maviş neden kaçtı gelseydi istemeye Civan…. Heyecanlandım
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.