Göğe Bakma Durağı
Denize dönük yüzümün gerisinde, ruhum oturuyor. Biyolojik yaşımla ruhumun yaşı arasında uçsuz bucaksız bir uçurum var.
Gözlüklerimi çıkardım; kendi inime sakladığım o yalın kendim, biraz olsun güneş görsün diye.
Yüzümü buruşturdum. Dönüp arkama baktığımda gördüm ki, kendime gölge ettiğim ruhum da yüzünü buruşturmuş, denizin parıltısından rahatsız oluyordu.
Bir terslik vardı. Ama nerede?
Dut ağacı görmüş bir çocuğun gözbebekleri kadar büyümüştü şaşkınlığım. Oysa yüzüm, artık kendisini tanıyamayacak kadar değişmiş; hüviyetini yitirmiş bir yıldız tanesiydi güneşte. Güneş hep aynı güneşti ama sanki korneama simsiyah bir röntgen filmi yerleştirilmişti de ışık o filmin arkasından sızan ölgün bir parıltıdan ibaretti.
Göğün mazgalları arasından süzülüp insanlığın ciğerini delen kara mızraklı üveyikler ve zihindeki etleri kemiren art niyetli sivrisinekler sarmıştı her yanı. Üveyikler bile etoburlaşmıştı artık.
Bir terslik vardı. Ama nerede?
Ruhun bu tiksintisi, denizin sadece çıplak ışığına değil; o ışığın suyun yüzeyinde faş ettiği büyük yalanaydı. O ışıltı; dibindeki leşleri, asırlık çürümüşlükleri ve insanlığın o derin bataklığını örtmek için kuşanılmış arsız bir makyajdan ibaretti.
Ruhum yüzünü buruşturuyordu; çünkü o parlaklığın ardında, ömür pozu kadar negatif filmlerde giz duramayan habis tümörler gibi sırıtan çıplak hakikat görünüyordu.
Kendimi ona siper ederken fark ettim ki, ben aslında ruhumu dünyanın bu yaldızlı sahteliğinden korumaya çalışıyordum. Asıl terslik, asıl sancı buradaydı. İninden çıkardığım o saf kendimle, dışarısının bu organize, bu cilalı kokuşmuşluğu asla aynı göğün altında uzlaşamayacaktı.
Üveyikler işte bu yüzden ciğerimizi deliyordu. Çünkü dışarıda, aşkhâne adı verilen yalılarda doğuştan sadık bir kalbi azgınlaştırma geliriyle beslenen senaristler; modern yırtmaçlar tasarlayan modacılar, içeride sakladığımız o bozulmamış öze tahammül edemiyordu.
Evet. Evet. Ahlâk; benim tüm kötülüklere karşı yegâne direncim, en büyük ibadetim. Evet. Evet Tanrı'm; hakikat nerede? Doğru nerede?
Varsın o art niyetli sivrisinekler başımdaki son eti de didiklerken ruhum gölgemde çürüsün; ne de olsa insan, kendi inini bir kez terk etti mi, bir daha sığınak bulamıyor...
Peki ya tüm bu kokuşmuşluğun ötesinde; gülümseyen bir söz, nezaketle mayalanmış bir bakış, yabancılığı silen bir hoş geldin nidası insanın sığınağı olamaz mı? Uykudan uyanmanın o sevinci ve göğsünü kabarta kabarta, hiçbir yalana bulaşmadan aldığın huzurlu bir nefes... İnsan, bunca çürümenin ortasında, kendi temiz hakikatini bu küçük anlarda yeniden inşa edip orayı ikametgâhı kılamaz mı?
En son ne zaman bir kalbin sakini olduk? Bu soruya hepimiz bir cevap verince sükûna ereceğiz.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Harika bir edebi metin, derin bir poetika. Kullandığınız metaforik dil —güneşin ışığını kesen o röntgen filmi, etoburlaşan üveyikler— toplumsal yabancılaşmayı tasvir etmede çok başarılı ve vurucu alegoriler olmuş. Gözlükleri çıkarmakla başlayan o "saf kendilik" arayışı, modern simülasyon evreninin (aşkhânelerin, modacıların) illüzyonunu çok güzel hırpalıyor. Metnin sonunda makro-kötülüğe karşı mikro-estetizmle (gülümseyen bir söz, nezaketle mayalanmış bir bakış) verdiğiniz yanıt, edebi anlamda müthiş bir katarsis sağlıyor. Gerçekten nitelikli bir okuma deneyimiydi.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Metnin örgüsünü çözüp sekansta melodi notalarının keşfini yapabilmek hünerdir. İlginize çok teşekkür ederim.