YazYorum
Öykü10 Haz 2026

İşte Şimdi Başlamalı

Kendisiyle yüzleşmekten çekinenleri bekleyen bir yazı.

yusuf merter|10 Haziran 2026|6 dk okuma
105 görüntülenme|0 yorum

 

Kırk yaşına merhaba dediği o gün, elleri ceplerinde şehrin orta yerinde umarsızca yürüyordu. Diğer insanların aksine, yalnızlığını kalabalıklar içerisinde yaşamayı seçmişti. Çünkü ona yakın gelen en tanıdık duygu buydu. Kalabalıkların hissettirdiği o bir başınalık haliydi. Birdenbire omzuna dokunan bir el onu irkiltti. Binlerce elin arasındaki o bir çift el, onu hayatının en zor zamanlarındaki o sıcaklığa, uzatılan o ilk dost eline götürdü…

******   

Yaklaşık bir aydır hasta bedeniyle hastanede tek başına yatmaktaydı genç şair. Alışmıştı o yirmi beş yıldır yalnız yaşamaya, yalnız kalmaya, bir başına nefes almaya. Her gece ağrıları bir nebze hafiflediği anda kalemini ve kağıdını eline alır ve o çıldırtıcı sessizliğini satırlara dökmeye başlardı. Fakat son günlerde bir sorun vardı. Günlerdir tek satır yazamamıştı. Aslında hastanedeki yalnızlığını bu sebepten dolayı bir ilham kaynağı olarak görüyordu. İlhamın kapısını çalmasını beklerken kimse ile iki kelam etmiyordu uzun zamandır. Bu sefer olur düşüncesi ile eline kalemini almış ruhları dansa kaldırmış bir şekilde mürekkebinden notaların dökülmesini beklerken kapı çalındı. Bu saatte kimse gelmezdi odasına, çünkü odası hastanenin en üst katında 40 numaralı odaydı ve bazı zamanlar hemşireler bile onun dipsiz boşluğunu bölmek istemezlerdi. Kapı ısrarlı bir şekilde çalıyordu ve dayanamayıp içeri davet etti, gelen beli bükülmüş ihtiyar bir amcaydı.

Amca selam vererek içeriye girdi ve tanışma faslına hiç geçmeden genç şairin masanın üzerine bıraktığı kağıda odaklanarak mürekkep kurumuş ama ruhun hala taze dedi. Genç şair şaşırmıştı. Tanımadığı bir amca odasına buyur etmeden girmiş ve sanki hiç yabancı değilmiş gibi onunla konuşmaktaydı. Karşısındaki şaşkınlık ifadesine aldırmayan amca, şiire göz atıp, bu kadar yalnızlık bir insana fazla gelir genç adam dedi ve camı aralayıp, esen rüzgarı, içeri usulca süzülen güneşi ve kuş seslerini kast ederek, belki de artık güzel şeyleri görmenin vakti gelmiştir dedi.

Genç şair daha fazla susmanın, şaşkınlığını arttıracağını anlayınca, karşısındakinin kim olduğunu sormaktan vazgeçip direk konuyu girdi. Beliniz bükük ihtiyar halinizle bu hayatın hangi güzelliklerinden bahsediyorsunuz? Yıllardır doğan güneş her gün benim penceremi teğet geçti, kuşlar cıvıldamadı benim kalbimde hiçbir zaman. Doğduğum ilk andan beri benim rüzgarım hep sert esti, beni ve kalemimi oradan oraya savurdu. Benim mürekkebim kurumasın da ne yapsın?

Amca gayet ümit var bir ses tonuyla; “Beli bükülen sadece gövdedir evlat, umut dik durdukça insan yaşlanır ama eksilmez” dedi ve devam etti. Hayat her insana adil davranmıyor bu doğru fakat insan da başına gelen belalar nispetinde insanlığının farkına varmaz mı?  Doğum sancısı çekmeyen bir insan, bebeğini ilk kucağına aldığı andaki annenin sevincini nasıl bilebilir? Yıllardır kavuşamayan aşıkların özlemlerini, ameliyat masasındaki yakınlarından müjdeli haber beklemenin korkusunu ve alabora olan bir geminin karaya ayak basmasındaki şükrü nereden anlayabilir. İşte evlat hayat bu, hiç kimse hayalini kurduğu hayatı yaşamıyor. Fakat bu zorlu mücadelede, düşe kalka da olsa hayatta kalabilmenin yegane yolu umutlu olmak, pes

etmemek dedi ve masada duran kağıdı ve kalemi işaret ederek yazma evlat yazmak…O bitmeyen şiiri bitirebilmek ama kahırla ve yasla değil, ümitle ve heyecan ile tamamlamak. Son baharın kasvetini, ilk bahara çevirebilmek, cenaze arabalarının arkasından lunaparka gidebilmek, işte bu adımlar seni insan yapacak olan şeyler evlat dedi.

Amcanın suretine uzun uzun bakan genç adam, bir yandan da onun söylediklerini düşünüyordu. Gerçekten de yaşı henüz yirmi beş olmasına rağmen, çok şey yaşamıştı. Sekiz yaşındayken anne ve babasının gözlerinin önünde hayatlarını kaybedişini seyretmişti, hiçbir yakınının onu sahiplenmeyişini, sokaklar ile dost oluşunu, yıkık evlerde kaç gece sabahlayışını, çöplerde kaç gece  yiyecek bir şeyler arayışını ve daha nicelerini gözünün önüne getirdi ve bu düşüncelerden aldığı cesaretle bilmediğiniz bir hayat için bu kadar cesur konuşmamalısınız, yaşınız her ne kadar ilerde olursa olsun sizin de bilemeyeceğiniz birçok felaket yaşamış bedenler olabilir değil mi dedi.

İhtiyar adam hafif tebessümlü bir çehreyle; bu söylediğin doğru genç adam, diğer insanların neler yaşadıklarını ben tahmin edemem ama bu senin için geçerli değil dedi. Genç adam nasıl yani dedi, yoksa tanıyor muydu onu. Gözlerinin önünden tek tek geçirdi tüm hayatını, yaşadığı zorlukları ve yanında kimsenin olmayışını. Hayır hayır dedi kesinlikle kimse bilemez yaşadıklarımı, yalnızdım ben hep yalnızdım. Kahrolası soğuk gecelerde sarılacağım kimse yoktu ve seni tanıyorum, acılarını biliyorum diye ima eden birisi gelmiş karşısına oturmuş ve resmen onunla alay ediyordu. Tam da bu düşüncelerle öfkelenmiş bir şekilde ihtiyar adamı odasından kovacak iken, düşüncelerinden ve öfkesinden sıyrılıp bir saniye kalp atışının sesine kulak verdi ve gerçekten de onu tanıyor olabilir miydi? Ailesini kaybettiği o elim kazada, henüz küçücük bir çocukken ona biri ayağa kalk bu da geçecek diye fısıldamıştı sanki. Tüm arkadaşlarının ondan uzaklaşması sonucunda, sanki biri kulağına onlar kaybeder mi demişti. Geceleri gözyaşları içerisinde uykuya dalamayan gözlerinin yaşlarını silip, yarın güneş yeniden doğacak diyen birisi vardı sanki karanlık yıkık odalarda. Evet sanki hatırlamıştı bu yüzü, bu simayı… Ama bir sorun vardı, küçücük bir çocukken de genç delikanlı iken de, bu ihtiyar yüz hiç değişmemişti. Bu nasıl olabilir diye sordu kendine, yıllar sadece benim için geçmiş olamaz ki dedi ve bir anda düşüncelerinden sıyrılıp bakışlarını kaldırdı ve odanın bomboş olduğunu gördü. Kalktı ve kapının eşiğine çıktı kimse yoktu, gecenin bir vakti bu adam bu beli bükük haliyle nereye gider diye düşündü hem de selam bile vermeden. Neden geldi ve neden gitti diye düşünmeye çalışırken yazdığı şiire gözü ilişti ve son mısra tamamlanmıştı ve kelimelerin kendi kaleminden çıkmış olduğunu dehşetle fark etti.

Dakikalar geçiyor, saatler geçiyor ve hala bu gece ne olduğunu anlamlandıramıyordu. Kimdi bu gelen ihtiyar, ne dedi ve nasıl gitti. Onu tanıyordu, hem de kendisinden daha fazla tanıyor gibiydi ve işin garibi o da onu tanıyor gibiydi, evet emin olmuştu ki tanıyordu. Ama işin en garibi de son mısrayı ne ara yazmıştı, ne ara kalemi eline alıp o dizeyi yazmıştı. Hem de işin tuhafı yazdığı şiir baştan sona dram kokuyordu ve o kokudan memnundu fakat son mısra oraya nasıl eklenmişti, nasıl çıkmıştı o dize kendi kaleminden. Bu düşünceler aklından geçerken bir anda kapısı çalındı ve içeriye doktor girdi, iyi misiniz diye sordu genç adama. Evet iyiyim diye cevapladı. Dün gece sanırım iyi değilmişsiniz diye ekleyince doktor, genç adam bir anda irkildi ve niye öyle söylediniz diye cevapladı. Dün hemşireler, sizin odanızda kendi kendinize konuşurken duymuşlar, önce anlam verememişler ve sonrasında sizin kapının önüne çıkıp birisini ararmış gibi bağırdığınızı duyunca korkmuşlar, onlar ilettiler bana. Genç adam, dehşetli bir şekilde doktoru dinledikten sonra, beklenmedik bir tepki vererek, dün gece biraz iyi değildim, sanırım aylar sonra ilk defa birisiyle konuşma ihtiyacı hissetmişim ve o şekilde davranmışım diyerek doktoru geçiştirerek yatağına doğru yöneldi.

Camın kenarında hareketsiz bir şekilde saatlerini geçirdi ve o ihtiyarın kim olduğunu, neden ona umuttan bahsettiğini, neden hayatının kötü günlerinde, güneşli günler vaat ettiğini ve dün gece neden geldiğini sanırım anlamıştı. Aslında o kendisiydi, yıllardır yaşadığı o büyük yıkımların sonucunda kendisine yalnızlık tuğlalarından ördüğü o duvarları yıkmaya gelmişti. O duvarların ardında, uçuşan kuşların, gülüşen çiftlerin, doğan güneşin haberlerini vermişti ve artık yeter demesini istemişti ondan. Öyle bir yalnızlık mezarlığına girmişti ki, hayallerini, güzellikleri öyle bir yere gömmüştü ki, onlar karşısına ihtiyar beli bükük biri olarak gelmişti. Bu düşünceler ile aylar sonra kalbinin ısındığını hissetti ve tekrardan eline kağıdını aldı ve dün gece yazdığı o satırın haricindeki tüm satıları bir çırpı da siliverdi. Kalan sadece şu satırdı:

İŞTE ŞİMDİ BAŞLAMALI…

******   

Şehrin orta yerinde elleri ceplerinde yalnız bir şekilde yürürken sırtına tanıdık bir çift el dokundu ve başını çevirdi. Tanıdık bir gülüş ve tanıdık bir soluk… İhtiyar sima yerine genç bir yüz, bükük bel yerine çevik bir beden karşısında duruyordu. Gülümsedi ve gençleşmişsin ama bakışların hiç değişmemiş dedi. Cevap verdi kendisine;

Sen çok değişmişsin…

 

KIRKI ÇIKMIŞ BİR ÖMÜR

 

İşte şimdi başlamalı…                                         İşte şimdi başlamalı…

Kitabın tam ortası                                               Yaşamın tam ortası

Bir senden                                                          Bir benden

Bir benden                                                         Bir senden

Adımlayarak hayatı                                             Sayıklayarak hayatı

Tersyüz ederek                                                    Baş aşağı ederek

Sonu belli                                                          Günü belli

Başı belli                                                            Dünü belli

Sıkıcı bir orkestra gibi                                         Kırkı çıkmış bir ömür gibi…

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü22 Haz 2026

Fırtınadaki Tüy

Taşranın sert, baskıcı ve şiddete meyilli hiyerarşisinde büyüyen küçük bir çocuk haksızlıklara tanık olur. Kalabalığın içindeki yalnızlığını anlatıyor.

Yuzika·4 dk·6·587
Öykü22 Haz 2026

Şener Bey'in Vefası

Pandemi günlerinde Sevda’nın ailesiyle yaşadığı zorlu süreçte, komşuları Şener Bey ve Nergis Hanım’ın maddi ve manevi destekleriyle hayatın nasıl değiştiğini anlatan dokunaklı bir hikâye. Çanakkale’den Edremit’e uzanan umut yolculuğu.

Sevgi Seçen·2 dk·3·172
Öykü20 Haz 2026

Benim Çocuklarım 2: Tayfanın Karası

Bu tarım düzeninde çocukların oyun oynaması "gereksiz enerji kaybı" olarak görülür; çocuklar erken yaşta tarlalarda traktörlerin, yabalardan çıkan kıvılcımların arasında birer işçi ("tayfa") olarak çalışır.

Yuzika·5 dk·6·480