Kasabanın ortasındaki saat kulesi yıllardır çalışmıyordu. Kimse tam olarak ne zaman durduğunu hatırlamıyordu; sanki hep durmuştu. Ama herkes, günde en az bir kez başını kaldırıp o saate bakma alışkanlığını sürdürüyor, akreple yelkovanın aynı noktada kesiştiği o anı yokluyordu.
Polat kasabaya taşındığında ilk dikkatini çeken şey bu oldu. Saatin göstermediği zamanı merak etti. Çünkü gösterilen zaman herkes için aynıydı; ama gösterilmeyen… Belki de kişiye özeldi. Evinin penceresi doğrudan kuleyi görüyordu. Polat, taşındığı günden beri bir tuhaflık seziyordu. Ev sahibi anahtarları teslim ederken kuleye bakmamış, sanki orada devasa bir boşluk varmış gibi davranmıştı. "Burada zaman yavaştır," demişti adam, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Ama sakın hızlandırmaya çalışma."
İlk gece perdeyi kapatmadı Polat. Uyumadan önce son kez baktığında, akrep ile yelkovan hâlâ üst üste, on ikinin üzerinde bir bıçak sırtı gibi duruyordu. Gece yarısı uyandı. Bir ses yoktu. Bir hareket de. Ama bir şey değişmişti. Saat… bir dakika ilerlemişti.
Sabah olduğunda kimse fark etmemiş gibiydi. Kahvede oturanlar aynı şeyleri konuşuyor, fırından çıkan ekmek aynı kokuyu yayıyordu. Polat saatten bahsettiğinde omuz silktiler. “Boş ver,” dedi kahveci. “O saat çalışmaz.” Polat üsteleyince kahveci güldü, gözlerinde tuhaf, katarakt benzeri bir sis vardı: “Herkesin bir ilk gecesi olur. Önemli olan o dakikayı neyle ödediğin.”
Polat o gece bekledi. Işığı kapattı. Sandalyeyi pencerenin karşısına çekti. Saat kulesine baktı. Uzun süre hiçbir şey olmadı. Sonra… Yelkovan titredi. Bir milim kadar. Durdu. Sonra tekrar. Polat nefesini tuttu. Yelkovan ileri atladı. Sadece bir dakika. Ama o an, kasabanın içinden bir şey çekilmiş gibi hissetti. Mutfaktan gelen metalik bir tıkırtı duydu. Gidip baktığında, en sevdiği kahve fincanının yerinde sadece tozdan bir halka kalmıştı. Fincan hiç var olmamış gibiydi.
Ertesi gün dükkânlar azalmaya, yollar kısalmaya başladı. Polat uyandığında evin koridorunun normalden beş metre daha uzun olduğunu gördü; sanki mekan da zaman gibi esniyor ya da bir yerlerden eksiliyordu. Sokağa çıktığında, fırıncının yerinde asırlık otların bittiği boş bir arsa buldu. İnsanlar fırıncıyı hiç tanımıyor gibiydi. Üçüncü gün, aynada kendine bakarken sağ omzundaki eski bir yara izinin silindiğini gördü. Acısı gitmişti ama o yarayı aldığı günün hatırası da zihninde bulanık bir lekeye dönüşmüştü.
Her gece saat bir dakika ilerledi. Her gün kasabadan bir şey eksildi. Bazen bir nesne, bazen bir insan, bazen de bir duygu. Polat not tutmaya başladı ama dehşet verici bir şey oldu: Defterdeki yazılar canlanmaya başladı. Yazdığı isimler kağıdın üzerinde titriyor, mürekkep henüz kurumamış bir kan gibi aşağı süzülüp gidiyordu. Artık neden öfkelendiğini, neden korktuğunu veya neden buraya geldiğini duyumsayamıyordu. Aynadaki yansıması her geçen dakika biraz daha saydamlaşıyordu; arkasındaki duvarın çatlaklarını kendi göğsünün içinden görebiliyordu.
Bir gece pencereye koştu. Saat kulesine baktı. Yelkovan yine hareket etti. Polat ilk kez bağırdı: “Dur!” Saat durmadı ama yavaşladı. Sanki Polat'ın sesindeki dehşet, çarkların arasına sıkışmış bir taş parçası gibiydi. Polat dışarı fırladı. Sokaklar bomboştu, rüzgar bile esmiyordu. Koşarak kuleye gitti. Kapı açıktı. İçerisi karanlıktı ama yukarıdan bir ses geliyordu: Tık. Tık. Tık.
Merdivenleri çıktı. Her basamakta ayak sesleri kayboluyor, yerini o amansız mekanik sese bırakıyordu. Zirveye ulaştığında ağır ahşap kapıyı itti. İçeride bir masa vardı. Masanın başında biri oturuyordu. Sırtı dönüktü. Elinde gıcırdayan bir kalem vardı. Her “tık” sesinde deftere bir şey yazıyor, hemen ardından üzerini sertçe çiziyordu. Polat yaklaştı. Deftere baktı. Sayfalar dolusu karalanmış isim. Polat’ın henüz o akşam içmeyi düşündüğü şarabın markası bile oradaydı, üzeri yeni çizilmişti.
“Ne yapıyorsun?” dedi Polat. Adam durdu. Yavaşça başını çevirdi. Yüzü… Polat’tı. Ama bu versiyonu daha şeffaf, daha ruhsuzdu. Göz bebekleri yoktu, sadece iki boş delik. “Geri alıyorum,” dedi diğeri. “Fazla olanı. Evrenin taşıyamadığı o gereksiz yükü; yani anıları. Varlık aslında bir hatadır. Ben sadece o yırtıkları dikiyorum.”
Polat bir adım geri attı. Sırtı kulenin duvarına çarptı. Duvar yumuşuyordu. Taşlar katı hallerini terk edip birer düşünceye dönüşüyordu. “Dokunamazsın,” dedi sureti. “Çünkü sen, o defterde karalanmış bir isimden ibaretsin Polat. Şimdi çocukluğun gidiyor. İlk aşkın, ilk korkun… Hepsi mürekkebin içinde eriyor.”
Polat dizlerinin üzerine çöktü. Annesinin yüzünü hatırlamaya çalıştı; sadece silik bir beyazlık gördü. Dışarıdan devasa bir gürültü geldi. Kasaba eriyordu. Binalar havada süzülerek dağılıyor, sokak lambaları birer mum gibi sönüyordu. Suret, Polat’ın yanına geldi ve elini şefkatle omzuna koydu. Bu dokunuş buz gibi bir hiçlikti.
“Korkma,” dedi suret. “Zamanın bittiği yerde korku da yoktur. Sadece durmuş bir kule ve boş bir defter kalır. Ve belki, bir sonraki döngüde… başka bir isim.”
Suret masaya döndü. Polat, kendi vücudunun tozlara karıştığını gördü. Artık hissetmiyordu. Gözlerini kapatmadan önce, suretin defterin en başına temiz ve net harflerle yeni bir isim yazdığını gördü.
Saat bir dakika daha ilerledi. Tık.
Kulede artık sadece bir kişi oturuyordu. Kapı aşağıda bir kez daha gıcırtıyla açıldı. Aşağıdan birinin ayak sesleri duyuluyordu; meraklı, korku dolu ve henüz var olduğunu sanan birinin sesleri. Yukarıdaki Polat, defteri çevirip boş bir sayfa açtı. Hafifçe gülümsedi.
“Herkesin bir ilk gecesi olur,” diye fısıldadı karanlığa doğru.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Etkileyici ve etkilemenin ötesinde . Kelimelerimi toparlayamadım yıllar önce gördüğüm bir rüyayı anımsattı . Yüreğinize sağlık 👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Sevgi hocam teşekkür ederim nihilizm üzerine yazdım. Yazı hakkında sorulmasını ilk istediğim soru rüyalar olurdu . Teşekkür ediyorum
Rüyalar doğru kesinlikle.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Bende çok merak etmişimdir. Rüyalar geçmiştenmi gelecektenmi? Hiçliğe erişen her değer rüyalarda olsa gerek.
Rüyalar Yoksa zihnimizin kimyasallarla nöronları alet ettiği bir oyunmu bizi yanılsamaların ağırına düşürüp.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Rüya, beynin kurduğu yanılsama içinde gerçeğin sesi bence