Türk şiirinin tarihinde bazı dönemler yalnızca estetik bir değişimi değil, düşünme biçiminin dönüşümünü temsil eder. İkinci Yeni böyle bir eşiktir. Bu nedenle onu yalnızca bir şiir hareketi olarak okumak eksik kalır. Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin en büyük dil deneylerinden biri, hatta modern Türkçenin bilinçaltına yapılan bir kazıdır İkinci Yeni.
1950'lerde ortaya çıkan bu hareketin doğuşu çoğu zaman Garip Akımı'na bir tepki olarak anlatılır. Bu doğrudur; ancak eksiktir: İkinci Yeni'nin itiraz ettiği şey Garip'in gündelik dili değildir sadece. Daha derinde, modern dünyanın insanı açıklayabileceği yönündeki iyimser inanca karşı çıkar.
Garip şiiri, Cumhuriyet'in erken dönem ruhunu taşır. Dünya anlaşılabilir bir yerdir. İnsan sıradan hayatın içinde doğallıkla bulunabilir. Sokaktaki adam şiirin öznesi olabilir. İkinci Yeni ise tam tersine, insanın kendisine bile yabancılaştığı bir çağın şiiridir.
İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı büyük uygarlık travması henüz tazeydi. Auschwitz'in, Hiroşima'nın ve toplama kamplarının gölgesi bütün dünyanın üzerine düşmüştü. Avrupa düşüncesi, aklın insanlığı kurtaracağı fikrini sorgulamaktaydı. Sartre'ın varoluşçuluğu, Camus'nün absürd evreni, Heidegger'in varlık sorgulamaları entelektüel atmosferi belirliyordu. Türkiye savaşa doğrudan girmemiş olsa da aynı kırılmanın içindeydi. Köyden kente göç başlamış, geleneksel hayat çözülmeye yüz tutmuş, birey kendisini ilk kez büyük şehirlerin anonim kalabalığında yalnız hissetmeye başlamıştı. İşte İkinci Yeni'nin imgeleri biraz da bu izlerdir. Bu nedenle Cemal Süreya'nın dizeleri çoğu zaman açıklanmaz, çünkü hissedilir. Bu nedenle Turgut Uyar'ın şiirlerinde şehir yalnızca bir mekân değil, ruhsal bir sıkışmışlık hâlidir. Bu nedenle Edip Cansever'de masa, sandalye, vitrin veya sokak lambası sıradan nesneler olmaktan çıkıp varoluşun metafizik tanıklarına dönüşür.
Fransız sembolistleri ve sürrealistleri İkinci Yeni üzerinde belirgin etkiler bırakmıştır: Mallarmé dili kutsallaştırırken, İkinci Yeni dili özgürleştirdi. Sürrealistler bilinçaltını serbest bırakırken, İkinci Yeni bilinçaltıyla tarihsel hafızayı aynı potada eritti. (Özellikle Ece Ayhan bu bakımdan benzersizdir. Osmanlı arşivlerinin, kenarda kalmış insanların, unutulmuş suçların ve bastırılmış tarihin şiirsel soruşturmalarını kovalamıştır.)
İkinci Yeni'nin en büyük paradokslarından biri de burada ortaya çıktı: Kendisine yöneltilen temel suçlama "anlamsızlık" oldu. Oysa mesele anlamsızlık değil, anlamın merkezsizleşmesiydi.
Modern öncesi şiirde anlam şairin elinde ve anlamı okurla paylaşılırken. İkinci Yeni'de anlam, şiirin içinde sürekli yer değiştiren ve okura geniş bir anlam bağışlayan bir göçebeye dönüştürmüştür. Bu yüzden şiirler her okunuşta yeniden yazılır. Bu yüzden İlhan Berk'in şiirlerinde bir şehir bazen bir kadın olur.
Muzaffer Erdost'un ortaya attığı "İkinci Yeni" adı başlangıçta hafif alaycı bir tanımlamaydı. Hiçbir şair ortak bir manifesto yayımlamamıştı. Ortada bir okul yoktu. Bir bildirge yoktu. Belki de tam bu nedenle güçlüydüler. Çünkü onları bir arada tutan şey estetik kurallar değil, ortak bir huzursuzluktu. Şairler farklıydı ama yaraları benzerdi.
1960 sonrasında siyasal şiirin yükselişiyle birlikte İkinci Yeni'nin öldüğü ilan edildi. Bugün çağdaş Türk şiirinde kullanılan imgesel düşünme biçiminin, metafor anlayışının ve dil cesaretinin büyük kısmı bu hareketin mirasıdır. Hatta yalnızca şiirde değil; romanda, denemede ve sinemada bile etkileri görülebilir. Oğuz Atay'ın parçalanmış anlatı evreninde, Bilge Karasu'nun dil işçiliğinde, Latife Tekin'in büyülü gerçekliğinde ve günümüz şiirinin büyük bölümünde İkinci Yeni'nin gölgesi dolaşır. Çünkü İkinci Yeni bize yeni imgelerden daha büyük bir şey bıraktı: Dilin dünyayı yansıtmak zorunda olmadığını öğretti. Belki de şiirin en büyük devrimi buydu. Dünya şiire girmedi. Şiir kendi dünyasını kurdu.
Ve o dünyaya giren okur, artık yalnızca bir metin okumuyor; dilin sınırlarında dolaşan bir bilinç deneyiminin parçası oluyordu. Bugün geriye dönüp baktığımızda İkinci Yeni'yi yalnızca Türk şiirinin bir dönemi olarak görmek mümkün değildir. O, modern Türkçenin gördüğü en cesur düşünsel maceralardan biridir. Şairlerinin yaptığı şey şuydu: Dil ile gerçeklik arasındaki köprüyü yıkıp yerine sis kurdular. Ve o sisin içinde, Türk şiiri ilk kez kendi bilinçaltıyla karşılaştı.
Nitekim 1970'lerde toplumcu gerçekçiliğin yükselişi sırasında "kapalı", "burjuva", "kaçışçı" olmakla suçlanan şiir, zamanın turnusol kâğıdına tutulduğunda bambaşka bir sonuç verdi. Dönemin birçok politik sloganı tarihin içinde solarken, İkinci Yeni'nin imgeleri yaşamaya devam etti. Çünkü onlar güncel olana değil, insanın ontolojik yalnızlığına, dilin karanlık bölgelerine ve varoluşun çözümsüz düğümlerine temas etmişlerdi.
Bugün Turgut Uyar'ın "Göğe Bakma Durağı" hâlâ ezberleniyorsa, bunun nedeni bir aşk şiiri olması değildir. Şiirin derininde modern insanın kaçış arzusu, başka bir hayat ihtimali ve gündelik hayatın bunaltıcı ağırlığı vardır. Benzer biçimde Cemal Süreya'nın aşk şiirleri de yalnızca aşkı anlatmaz; çağımız bireyinin eksiklik duygusunu, parçalanmışlığını ve tamamlanma özlemini dile getirir.
İkinci Yeni'nin asıl başarısı belki de burada saklıdır. Şairler, Türkçeyi yalnızca kullanan kişiler olmadılar; onu yeniden icat ettiler. Sözcüklerin birbirleriyle kurabileceği ilişkileri genişlettiler. Bir bakıma dilin haritasında daha önce keşfedilmemiş bölgeler buldular. Bu nedenle bugün genç bir şair farkında olsun ya da olmasın, imgeyle düşünüyorsa, sözcüklerin yalnızca anlamlarını değil çağrışımlarını da önemsiyorsa, bir ölçüde İkinci Yeni'nin açtığı patikada yürümektedir.
Her büyük sanat hareketi gibi İkinci Yeni'nin de asıl mirası şiirleri değildir. Asıl mirası, şiirin mümkün olduğuna dair genişlettiği ufuktur. Onlar şiire yeni cevaplar vermediler; yeni sorular sordular. Ve büyük sanat çoğu zaman cevaplardan değil, sorulardan doğar. Bu yüzden İkinci Yeni bugün bir dönem adı olmaktan çok daha fazlasıdır. Türkçenin kendi bilinçaltına yaptığı uzun yolculuğun en cesur duraklarından biridir İkinci Yeni. O yolculuk henüz tamamlanmış da değildir. Çünkü her yeni okur, Cemal Süreya'nın bir dizesinde, Ece Ayhan'ın bir imgesinde ya da Edip Cansever'in bir yalnızlığında yeniden kaybolur. Ve her kayboluş, şiirin gerçek anlamda başladığı yerdir.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
👏👏👏👏 dantel gibi işlemişsiniz. Tebrik ederim.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.