Elinde kabuğu parlak ama sesi kısılmış bir nar var. Soyağacını saklayan suskun bir meyve gibi; dalında büyümüş, kasada unutulmuş. Korkak; bıçağın gölgesini görse ürperiyor. Pısırık; parmaklar tacına uzanıyor, tam çevirecekken geri dönüyor: “Ya taneler etrafa saçılırsa?” Korkusu, tanelerin olası dağınıklığında yumaklanıyor. Bekliyor. Ne beklediğini bilmeden, bekleyişin çekirdeğinde bekliyor. İçindeki kara delik, narın odacıklarına benzeyen küçük boşluklarla oyuk oyuk; zaman zaman sıkışıyor, kabuk içten şişiyor, dışarıdan hiçbir şey olmuyor.
Bir yanı sapından kopup yuvarlanmak, mermer tezgâhta ilk çizik olmak istiyor; öteki yanı kılını kıpırdatmadan boşlukta salınıyor. “Cesaret öğrenilir mi?” diye soruyor kendi kendine; “yoksa gökten düşen bir bıçak mıdır, kime değerse yalnız ona mı keskin?” Gençliğinde içini yakan ilk kıpırtının önüne aceleyle atılmış bir imzanın soğuk izi beliriyor zihninde. İştahları ayıp mührüyle bastırılmış genç kızlar nikâh kâğıdını bıçak sanır. Kapılar kapanır, perdeler çekilir; beden, yönünü şaşırmış bir nehir gibi kendi kıyılarını döver. Nefes boğazın eşiğinde ince bir cam gibi çatlar; kan, ortak dil bulamayan iki ırmak gibi geri çekilir; göğsündeki kuyu kovaya su vermez. Gençliğin gürül gürül akan suyu, pişmanlığın taşına çarpıp köpüksüz, durgun bir göle döner. Yanındaki gövdeye değil, içinin karanlık perdesine yansımış, onu dinleyen hayali bir siluete yaklaşır; dokunamadığı her şey, kimselerin bilmediği bir iç sinemada sahne sahne oynar.
Şimdi, mutfağın soğuk ışığında narla yine baş başa. Elini uzatıyor. Tam tacı kıvıracak: “Dağılırsa?” diyor içinden. Tanelerin düşüp tezgâha bulaşmasını, kırmızı lekelerin görüleceğini, kokunun merdivene sızacağını düşünüyor. “Duyan olur.” Bir çizik bile atmıyor. Bıçağı çekmeceye geri koyuyor; kabuğu kokluyor ama dişlemiyor. Taneler içeride, bir arı kovanı gibi uğulduyor; dışarıdan duyulmuyor. “Açarsan geri toplayamazsın; saçılır, sayıyı şaşırırsın; kim bilir kaçıncı tanede ağlarsın.”
Narın içinde açılmadığı için birbirine yaslanmış taneler, sıkıştıkça susuyor; suskunluk şerbetlenip koyulaşıyor. İnce zarlar esniyor, vazgeçiyor; odacıkların duvarları yapış yapış bir karanlığa bulanıyor olmalı. Dışarıdan bakan görmüyor—içeriden bakan yok zaten. O, bu mutfağın sesine, sahibinin adımlarına, evin usul talimatlarına uyum sağlaya sağlaya kendi sesini çoktan kısmış.
Etrafa ağır bir koku sinmiş gibi geliyor birden: ekşiyle tatlının küskün kavgası. Narı elinde tartıyor. Parmakları kabuğu yoklayıp çekiliyor; “Şimdi açsam, saçılan her taneyi toplamak için kaç elim olacak?”
Cesaretin bedelini nar suyunun izinde okuyor: leke. Lekenin bedelini bakışlarda: ayıp. Ayıbın bedelini aynada: utanç. Üç bedel birden çok geliyor; bıçak çekmecede kalıyor.
Nar, açılmadığı için kurtulamıyor kendinden. O anda biliyor: içteki uğultu çoktan tortuya, tortu da suskun bir zifire dönmüş olmalı. Gözle görülmeyen bir yerden çürüme başlıyor; zarlar siyaha yakın bir kahverengiye, taneler kıvamlı bir pişmanlığa. Kabuğu usul usul içeri doğru çökerken dışarıdan hâlâ düzgün. O “tam”lıkla duruyor tezgâhta; dokunulmamışlığın cam fanusunda.
Narı kaldırmak isterken avuçlarına bir ağırlık çöküyor. Hafifçe salladığında içerden boş bir şakırtı duyacakmış gibi geliyor: taneler değil, kurumuş bir yankı. Artık açsa bile saçılacak bir şey kalmadığını hissediyor; gecikmiş bir itiraf gibi. Kabuğu hafifçe bastırıyor—zihninde çıt diye ince bir ses, sonra derinden gelen ıslak, ürkek bir iç çekiş. Açmıyor yine. Koyuyor yerine. Mutfak, narın etrafında sessizce dönüyor. Dışarıda gündeliğin sahnesi; içeride, bastırılmış arzuların loş bir iç sahnesi. Gece olduğunda perdenin yine orada, kendi içinde açılacağını biliyor; yan yana uzanan iki bedenden çok, yalnız zihninde oynayan gölge oyununa yaklaşacağını.
Ve o an, içindeki kara deliğin aslında açılmamış bir meyve olduğunu kavrıyor: korkudan dağılıp kaybolmasın diye hiç açmadığı; hiç açmadığı için de kendi içinde çürüttüğü. Cesaret, tanelerin saçılmasıysa; korku, tanelerin birbirine yapışıp çamura dönmesi. Nar, dışarıdan bakana hâlâ nar—içeride ise çoktan yok. O, kabuğu parlayan bir hiçliğe bakıyor; adını orada sessiz bir küf harfine benzetiyor.
Açılmayan nar, kendi içine gömülmüş durumda. İçinden bir şey sızmıyor; sızsaydı leke olurdu. Olmadı. Yalnızca ağırlaştı. Ve ağırlaştıkça, tezgahta yeri bile çukurlaştı. Nar yerinde duruyor—o da. İkisi de sağlam görünüyor; ikisi de içeriden çoktan çürük.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Nar metaforunun bu kadar güçlü, katmanlı ve sarsıcı işlendiği çok az metin okudum. Toplumun kadına biçtiği "ayıp, leke, utanç" üçgeninde kendi sesini kısmış bir ruhun trajedisini, mutfak tezgâhındaki o narın sessizce çürümesiyle muazzam bir paralellikte anlatmışsınız. "Cesaret, tanelerin saçılmasıysa; korku, tanelerin birbirine yapışıp çamura dönmesi" metnin manifestosu olmuş. Dağılmak korkusuyla hiç açılmayan ve nihayetinde 'kusursuz bir tamlık' maskesi altında kendi içine gömülen o "iç" sinemasını, her bir kelimenin ritmini hissederek okudum. Dışarıdan bozulmayıp içeriden çoktan vazgeçmiş hayatların bu loş ve derin anlatımı için kaleminize, yüreğinize sağlık.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
🌸🙏🏻