Zaman, ruhumun derinliklerinde dışarıdaki saatten çok farklı akıyor. Takvimlerin hangi yaprakları döktüğünü, mevsimlerin kaç kez renk değiştirdiğini bazen karıştırıyorum. Birkaç ay mı geçti, yoksa sonu asla görünmeyen koca yıllar mı? Duyguların o en derin, en kuytu dakikaları arasına sıkıştıkça; onsuz geçen vakitler ağır ağır uzuyor, genişliyor. Ben hâlâ, o imkânsız mucizelerin kapısında nöbet tutmaya devam ediyorum.
Bugün de diğer günler gibi koyu ve buruk hayallerin soğuk nefesiyle uyandım. Her uyanış, aslında bir gerçekliğin çıplak ve kimsesiz yüzüyle çarpışmakmış. Ruhumun çocuksu heveslerini sallayan o salıncak artık pas tutuyor; gıcırdayan her demir, geçmişin yükünü taşıyamıyor artık. Yine düştüm. Tıpkı dün, tıpkı o hiç bitmeyen düşüşlerim gibi… Fakat bu sefer kanayan dizlerim değil, ruhum oldu. Kendi içinde derin ve iyileşmesi zor yaralar açıldı. Bir elin uzanıp o yaralara merhem olmasını, şefkatle pansuman yapmasını bekledim; ama o el çoktan başka hayatları sarmaya gitmişti.
O an anladım ki ben sadece bir misafirdim senin kalbinde. Hani o gitme vakti geldiğinde ev sahibinin gözlerine yerleşen huzursuz bir sabırsızlık vardır ya; işte onu çok geç fark ettim. Kendi hayatının geniş salonunda beni bir yabancı gibi izliyordun. Bakışlarında o sessiz ama çığlık çığlığa dolanan acı soru: “Ne zaman kalkacaksın?”
Sana kapılarını araladığında; tüm varlığımı ve kırgınlıklarımı eski bir sırt çantasına sığdırıp gelmiştim. Bir sığınak, bir yuva, bir son durak sanmıştım seni. Kalbinin odalarının çoktan başkalarıyla, başka hatıralarla dolu olduğunu anlamam ise hazin bir gecikmeyle oldu. Bana ayrılan yer, sadece aklının loş bir köşesinde duran, tozlu ve tek kişilik bir koltukmuş. Yine de itiraz etmedim; orada öylece oturmak, sadece nefesini duymak istedim. Oysa sen, pencerenden başka diyarların ışıltılı sahnelerini izlemeyi tercih ediyordun.
Önüme ılık ve acı bir kahve bıraktın. Kahveyi ne kadar sevdiğimi hâlâ hatırlıyor olman, bir an için ruhumda fırtınalı rüzgârlar estirdi. Bir umut, bir kırıntı aradım o fincanın dumanında. Ancak fincanı her elime alışımda, gözlerindeki o "bitse de gitse" telaşını gördüm. İçimdeki rüzgâr aniden dindi; yerini tekinsiz bir sessizliğe bıraktı. Kısa cevaplar, kaçamak bakışlar... Süre dolmuştu.
“Vakit geç oldu,” dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Gözlerime bakmadın: “Evet, gerçekten çok geç.”
Bu iki kelime, bir uyanışın en sert darbesi gibi indi kalbime. Kapı kapandı. O ses, hayatımın geri kalanındaki o büyük ve ağır sessizliğin başlangıcı oldu. Arada kalan tüm sözcükler o eşikte can verdi.
Yıllar geçti, mevsimler birbirini kovaladı, hayatlar başka yönlere evrildi. Sen kalbinin kapısını yüzüme çarptıktan sonra zamanın hükmü değişti. Şimdi hâlâ gerçek evimi bulamıyorum. Hiçbir dört duvara, hiçbir sıcak kucağa “Burası benim yuvam,” diyemiyorum. Senden sonra başka zihinlerde, başka hatıralarda yine misafir kaldım elbet; ama bir daha asla bir kalbin asıl sahibi olamadım.
Şimdi ne zaman seninle aynı sokakların kokusuna denk gelsem, ruhum üşüyor. Ben seni evim zannederken aslında ne kadar büyük bir evsizliğe mahkûm olduğumu o gün anladım. Sahi, ne kadar oldu ben bu sokaklarda kimsesiz kalalı? Senin o kapıyı bir daha açmamak üzere kapatmanın ardından tam yedi yıl altı ay geçti. Ve ben hâlâ, o kapının eşiğinde bıraktığım o çocuktan vazgeçemiyorum.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
👏👏👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
🙏🙏🙏