İnsanoğlu asırlardır milyarlarca dolar harcayıp zamanı bükebilecek, bizi geçmişe ya da geleceğe fırlatacak metalik zaman makineleri inşa etmeye çalışıyor. Bilim kurgu sineması devasa motorlar, ışık hızına çıkan fütüristik araçlar hayal edegelsin; biz edebiyatçılar, en kusursuz zaman makinesinin aslında burnumuzun hemen ucunda saklandığını iyi biliriz.
Çünkü modern nörobilim bize der ki: "Koku, insan beyninde mantık, sansür ya da akıl süzgecine uğramadan, doğrudan duygu ve hafıza merkezine (amigdala ve hipokampus) giden tek duyumuzdur." Diğer tüm duyularımız önce beynin mantık süzgecinden geçerken, koku molekülleri kapıyı çalmadan içeri girer. Bir koku aldığınızda beyin onu sadece "analiz etmez", doğrudan o kokunun ait olduğu ana sizi ışınlar.
Edebiyat dünyası bu muazzam biyolojik mucizeyle ilk kez Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanında yüzleşti. Kahramanımız Proust, kireç ıhlamuruna batırılmış bir madlen çöreğinden (veya o çok sevdiğimiz çikolata aromasından) bir ısırık aldığı an, unuttuğu çocukluk dönemi, eski sokaklar, o dönemdeki evler ve insanlar adeta kuantum bir sıçramayla bir saniyede bilincine geri döndü. Edebiyat tarihine "Proust Etkisi" olarak geçen bu durum, aslında evrenin en büyük sırlarından birini fısıldar: Zaman, kronolojik bir cetvel değil; koklanabilen ve saklanabilen akışkan bir hafızadır.
Peki ya bu durum sadece bizim beynimizle mi sınırlı, yoksa evrenin kendisi de devasa bir koku arşivi mi? Kuantum alan teorisine biraz nüktedan bir gözlükle bakarsak, evrende hiçbir bilgi kaybolmaz. Bir zamanlar yaşanmış tüm trajediler, büyük aşklar, kütüphanelerin o eski tozlu sayfaları ve çocukluğumuzun o çamaşır suyu kokulu temiz evleri... Hepsi aslında kuantum düzeyde birer dalga fonksiyonu olarak uzay-zaman dokusuna siniyor.
Fizikçiler uzay boşluğunun bile kendine has bir kokusu olduğunu söylüyorlar: Kozmonotların uzay yürüyüşü sonrası kıyafetlerinde kalan esansa dair tarifine göre evren; biraz sıcak metal, biraz da kurumuş et ve kaynak dumanı gibi kokuyor. Demek ki yıldızlar patlarken ya da galaksiler çarpışırken arkalarında sadece ışık değil, kozmik bir koku da bırakıyor. Buradan bakınca, Proust’un o çaya batırdığı çörek, aslında evrenin hard diskine sızıp geçmişe ait kayıp bir dosya indirmekten farksız.
Bir edebiyat okuru için bu durum hayatın o tekdüze akışını yıkan muazzam bir tesellidir. Bazen eski bir dostun parfümü sokakta yanımızdan geçer, bazen yağmur sonrası topraktan yükselen o keskin koku bizi ilkokul bahçemize fırlatır. O an kronolojik zaman çöker. Einstein’ın "Zaman bir yanılsamadır" tezi, tek bir koku molekülü karşısında diz çöker.
Hayatı planlarken hep görselliğe, fotoğraflara, videolara yatırım yapıyoruz değil mi? Dijital dünyamız kupkuru piksellerden, ekranlardan ibaret ve upuzun bir sessizlik gibi. Oysa bizi geçmişe bağlayan, bizi hakiki kılan şey o görünmez moleküller. Belki de evrenin en ücra köşesinde, henüz keşfedilmemiş bir gezegende, milyarlarca yıl önce yeryüzünde açmış ilk çiçeğin kokusu hala bir kuantum dalgası olarak salınıyordur.
Sözü yine o büyük ustaya, Proust’a bırakalım. O, bir çöreğin kokusunda kaybolan zamanı aramıştı. Biz ise bugün, modern bilimin laboratuvar bulgularıyla Proust’un edebi sezgisinin nasıl birebir örtüştüğünü hayretle izliyoruz.
Bir dahaki sefere eski bir sandığı açtığınızda, fırından yeni çıkmış bir ekmeğin kokusunu içinize çektiğinizde ya da yağmurlu bir günde o eski kitap kokusunu duyduğunuzda durun ve gülümseyin. Metal zaman makinelerine ihtiyacımız yok. Evren, en güzel anılarını birer koku şişesine hapsetmiş ve kapağını açmamız için bizi bekliyor. Ne de olsa hayat, geçmişin kokularıyla geleceğin aromaları arasında demlenen bir çay:)





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
👏👏👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Yazınızı ilgiyle okudum Hocam emeğinize sağlık. Kayıp zamanın İzinde bence mutlaka okunmalı. Alınan yaşlar seriyi daha değerli kılıyor. Hak ettiği değeri görmediğini düşünüyorum. Seri hakkında bir şeyler yazsam 3000 sayfalık bir baş yapıt. Ne diyeceğimi bilemedim. Hayatının son dönemi üzerinde okumamak lazım seriyi. Sizin de belirttiğiniz gibi gerçekte yaşananların önemi yok. Beyin neyi ne kadar hatırlarsa, hafızanda kalan neyse bireyin gerçeği odur. Doğru sandığımız yanlışlar vardır. Yanıltıcı Doğruluk Etkisi bu bir metafordan öte gerçeğin ta kendisi. Birey için değil akademik tarih içinde bu geçerli değil mi? Emeğinize sağlık kaleminiz daim olsun.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.