Toprak bir yolda sakin adımlarla yürüyordu. Ayakları çıplaktı; yumuşak kumlar canını yakmıyordu. Belirsiz bir rüzgâr bazen kumları hafifçe havalandırıyor, ardından yüzüne çarpıyordu. Önünü görebilmek için ellerini siper etmişti, ama bir türlü anlam veremiyordu: Nereye yürüyordu? Neden yürüyordu? En son hatırladığı, yatağında huzursuz bir uykuya dalmak üzere olduğuydu. Gözleri kapalıydı ancak uyumuyordu. Başucundaki saatin tik takları yankılanıyordu sadece.
Bir anda sesler kesildi ve kendisini bu boşlukta yürürken buldu. Hava sarımtırak bir renkteydi; etrafta kendisinden başka hiçbir şey yoktu. İçini hem korku hem de merak kaplamıştı. Bu duygu karmaşasıyla ilerlerken, odasındaki saatin sesi yeniden kulağına çalınmaya başladı. Fakat bu kez ses yankılanıyor ve gittikçe yükseliyordu. Biraz uzağında, sarı sislerin arasında bir karartı belirdi. Devasa bir gölge, sanki onu bekliyordu. Merakına yenik düşerek ilerlemeye devam etti. O yaklaştıkça saatin sesi daha da gürleşiyordu.
Sisler hafifçe dağıldığında, tam önünde kendisine doğru bakan devasa bir saat gördü. Ses ondan geliyordu evet, ama üzerinde ne rakamlar vardı ne de akrep ile yelkovan. Kaba gövdesinde sakince sallanan sarkaçtan başka hiçbir şey yoktu. Oysa saat, kendi içinde zamanı ilerletmeyi sürdürüyordu. Saatin her vuruşunda, sarı sislerin arasında bir şimşek çakıyordu. İşte şimdi korkmalıydı. Arkasına bakıp geldiği yolu kestirmeye çalıştı ancak ayak izleri silinmişti; geride büyük bir toz bulutundan başka bir şey görünmüyordu.
Gözlerini kısarak saatin gövdesine yaklaştı. Orada bir kâğıt buldu ve kendisine yazılan notu okudu: “Büyük oyuna hoş geldin. Bu oyunu kazanırsan bütün hayatın yeniden senin elinde olacak; ama kaybedersen, hayatın burada sonlanacak!”
Sırtından geçen ürpertinin ardından yer bir anda sarsılmaya başladı. Ayaklarının dibinde, üzerinde satranç tahtası olan ufak bir masa belirdi. Kiminle oynayacağı konusunda hiçbir fikri yoktu, ama nasıl olsa kazanırdı; o hep kazanırdı. Sandalyeye oturdu. Tahtanın üzerindeki piyonlar otomatik olarak yerlerini aldı ve oyun başladı. Karşısında duran gölgenin piyonları normal görünüyordu; oysa kendininkilerin garip bir yapısı vardı. Her birinin üzerinde kendi yüzü ve bu yüzlerde, sahip olup çevreye yansıttığı tüm o karanlık duygular kazınmıştı: Öfke, nefret, kin, kıskançlık, ego, aşağılama... İçinde ne varsa, piyonların üzerinden kendi gözlerine bakıyordu.
Karşıdaki görünmeyen el bir piyonu hareket ettirdi. Taş yerinden oynayınca etrafta insan ağlamasını andıran bir ses çınladı. Başını kaldırdığında, piyonun hareketiyle havaya kalkan tozların içinde, herkesin önünde aşağılayıp küçük düşürdüğü o kadını gördü; taşın ağırlığı bu yüzdendi. Telaşla, kendine ait piyonları istemsizce ileri sürdü.
Gök gürültüsü etrafı sardı. Hamleler peş peşe geldi. Her harekette, yaşamı boyunca kime zarar verdiyse birer birer karşısına çıkıyor, bakışlarıyla nefesini kesiyordu. Başarılarını kıskanarak hayatlarını kararttığı insanların gözyaşları, üzerlerine yağmur gibi iniyordu. Bir başka piyonda, kırdığı kalpler doğrudan gözlerinin içine bakıyordu. Kendisini bir türlü oyuna veremediği için sürekli yanlış hamleler yapıyordu. Kaybettiği her piyonda karşı tarafa bir huzur yayılıyor, kendi içindeyse öfkeyle karışık bir korku filizleniyordu.
Bir buçuk saat geçti. Oyun boyunca gerçeklerle yüzleşti. Titreyen elleriyle hamle yapmaya çalışsa da artık zorlanıyordu. Kendini bir hiç gibi hissediyordu. Sıra son hamlelere gelmişti. Ani bir sarsıntıyla o gizemli el havaya kalktı; dev saatin rakamları birer mızrak gibi üzerine saplandı.
ŞAH-MAT.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.