“Tepedeki ağaca, sallan bebeğim,
Rüzgâr estiğinde beşik sallanır,
Dal kırıldığında beşik düşer,
Ve bebek iner aşağı, beşiğiyle birlikte.”
Sylvia yine aynı ninniyi söylüyordu çocuklarına. Normalde daha dörtlüğü bitirmeden uykuya dalan Frieda ve Nicholas, bu kez üçüncü tekrarda bile uyumak bilmemişlerdi. Sanki annelerinin kafasında kurduğu plandan haberdar gibiydiler.
Sylvia, hiç acelesi yokmuş gibi, olabildiğince sakin bir tonla dördüncü kez başladı ninniye. Beşinci tekrarda artık kıpırtıların yerini derin nefes alışverişleri almıştı. “Dal kırıldığında, beşik düşer,” derken, sağ omzunda bir elin varlığını hissetti. Ürperdi. Garip olan, bu ürpertinin sebebinin korku olmamasıydı. Evet, omzuna bir el dokunmuştu ama bu onu korkutmamış, aksine içini yumuşak bir titreme kaplamıştı.
Biraz durakladı, sonra kendine geldi. Önce kızını, sonra oğlunu ağır hareketlerle, kokularını içine çekerek öptü. Mutfağa gitti, bir tepsi çıkardı, önceden hazırladığı süt ve kurabiyeleri içine koydu. Tekrar çocukların odasına çıktı, tepsiyi komodinin üzerine bıraktı.
İki gün önce kızının, ona öğrettiği şarkıyı söylediği anı hatırladı:
“Pırılda, pırılda küçük yıldız,
Merak ediyorum sen nesin,
Yukarıda, gökyüzünün üstünde,
Bir elmas gibi parlıyorsun.”
O an, kurabiye hamuruna şekil vermeye çalışan yumuk ellerini izlemişti Frieda’nın. Kalbine sığmayıp taşan sevgisiyle.
Ses fısıldadı:
Senden sonra belki de, ne bu kurabiyeyi yapacak ne de bu şarkıyı söyleyecek.
Nerede kurabiye kokusu alsa oradan kaçacak. Ne zaman bu şarkıyı duysa kulaklarını kapatacak. Sahi, sence çocukların karnını mı doyurmak daha önemli, yoksa ruhunu mu?
Tam çıkmak üzereyken, sağ eli kapının kulpundayken tekrar durdu. Arkasına döndü. Odayı köşe bucak gözden geçirdi. Yerde, Frieda’nın elinden düşürmediği bez bebek ilişti gözüne. Gitti, bebeği yerden aldı ve kızının yanına özenle yatırdı. Yorganı hafifçe düzeltti. Bütün bunlar olurken ensesinde onu takip eden bir nefes vardı. Biraz önce omzunda hissettiği elin sahibi olmalıydı bu. Zihninde dönüp duran düşüncelerin müsebbibi de. Başını iki yana salladı, düşüncelerini dağıtmaya çalıştı ve bu kez ardına bakmadan hızla çıktı odadan. Kapıyı sessizce kapatıp çatı katına yöneldi. Bant bulmalıydı. Geçen hafta çatı katında bir şey ararken gözüne ilişmişti.
Evet, işte oradaydı.
Aşağı indi. Sıra mutfaktan makas almaya gelmişti. Ensesinde hissettiği nefes hâlâ takip ediyordu. Umursamadı. Bir elinde makas, bir elinde bant, nihayet kafasında kurguladığı şeyi gerçekleştirmek için hazırdı. Tekrar yukarı çıktı, çocukların odasının önünde durdu. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Verirken kalbi hızlandı. Uyuşmuş parmakları bantı açmakta zorlandı ama biraz uğraştan sonra başardı. Kapının kenarındaki sızıntı olabilecek yerleri bantlamaya koyuldu.
Ses yeniden konuştu:
Senden sonra ruhlarında açılacak yarayı da bir bant yardımıyla kapatabilecekler mi?
Kabuk bile bağlamadan sürekli kanayacak bu yara, yaşama sevinçlerini kan kaybından öldürmeyecek mi?
Kapı deliğine de bant çekti. Alt tarafa da bir şey koymalıydı. Bir battaniye ya da bir yorgan. Doğru kendi odasına gitti. Yatağının üzerindeki yorganı hızla çekti, önce banyoda ıslattı, sonra kapının altındaki açıklığı uzunlamasına, özenle kapattı.
Ses susmadı:
Yaşamları boyunca, kim zarar görmemeleri için onlarla böylesine uğraşacak?
Kim onlara bu özeni gösterecek?
Annesi tarafından terk edileni bağrına basan çıkar mı? Biriyle gerçek manada bağ kurabilecekler mi? Ya da ona güvenebilecekler mi? Yok, hayır. Asla sevildiklerine emin olamayacaklar. Tıpkı senin gibi.
Sylvia emin olmak için yorganı yeniden bastırarak sıkıştırdı. Elinin altında kumaş ve suyun soğukluğu vardı. İçinde ise boşluk.
Mutfağa geçti, fırının kapağını ve gazı açtı. O sırada not yazmayı unuttuğunu fark etti. Kitaplıktan bir kalem ve kâğıt aldı, kısa bir süre düşündü ve yazdı:
“Eve doktor çağırın.”
Kâğıdı girişteki komodinin üzerine bıraktı. Çocuklara bakması için doktorun tavsiyesiyle tuttuğu kadın birkaç saat sonra gelirdi.
Ses şüpheyle atıldı:
Ya bir aksilik olsa? Kadın gelemese?
Frieda uyanacak, kapıyı açmaya çalışacak ama açamayacak. Ağlamaya başlayacak.
Onun ağlamasına Nicholas uyanacak, o da ağlayacak. Belki bir yerde kilitli kalmanın korkusuyla pencereye yönelecek Frieda.
Onları korumak için aldığın bunca önlem hiçbir işe yaramayacak. Buhar olup uçacak.
Hatırla. Son zamanlarda keyif aldığın yegâne şey, onlarla birlikte zaman geçirmekti. Kurabiye yapmak. Şarkı söylemek. Oyun oynamak. Soğuk havaların hasta ettiği bedenin, depresyonlu bünyeni daha da yormasına rağmen onların gülüşü ve neşesi sende antidepresan etkisi yaratmıyor muydu?
Zihnindeki konuşmayı susturmak ister gibi başını salladı. Bir bardak aldı, musluktan su doldurdu. Uyku haplarını birer birer ağzına attı, yuttu. Parmakları artık daha da ağırdı, dili kalınlaşıyordu. Tam o sırada ensesinde hissettiği nefesin sahibi, sanki sırtına dokundu. İrkildi. Daha sekiz yaşında, büyük bir öfkeyle iletişimi kestiği Tanrı’nın uzak bir yansıması gibiydi bu dokunuş. Bugüne kadar hiç böyle bir şey yaşamamıştı. Peki neydi şimdi bunun sebebi? Onu engellemeye mi çalışıyordu?
Ama çok geç kalmıştı. Slvya kararını çoktan vermişti. Çünkü artık dayanamıyordu içine düştüğü girdaba. Babasının yerine koyduğu biricik Ted de tıpkı babası gibi onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu buhranlı hâliyle çocuklarına da zarar verdiğini, onlara iyi bir anne olamadığını düşünüyordu.
Ses, en derin yerine dokunarak tekrar konuştu:
Baban hastalığına yenik düşüp gittiğinde kendini nasıl da ihanete uğramış hissetmiştin. Terk edildiğini düşünüp hayatın boyunca ondan nefret ettin. Onun gittiği gün küstün Tanrı’ya ve bir daha da hiç konuşmadın. Hâlbuki baban seni terk etmemişti. Hatta bunu hiç istememişti.
İyileşmek için elinden geleni yapmış ama yine de hastalığına mağlup olmuştu. Sen buna rağmen kendini terk edilmiş hissettin ve hayatın boyunca “istenmemenin” verdiği o değersizlikle mücadele ettin. Biri tarafından sevilebileceğine hiç inanamadın. Kimseyle sağlıklı bir ilişki kuramadın.
Birazdan, senin sıkı sıkıya bantladığın kapının arkasında, başlarına geleceklerden habersiz mışıl mışıl uyuyan çocuklar, anneleri tarafından bile isteye terk edilecekler. Neler hissedeceklerini, hangi duyguların çıkmazında, ayaklarına hangi prangaların takılacağını kestirebiliyor musun?
Sylvia ilk defa birinin varlığını ruhunda bu kadar samimiyetle hissediyordu. Onu ve çocuklarını koşulsuz önemseyen bir varlık. Kafası iyice karışmıştı. Bocaladı. Neyin gerçek, neyin düş, hangisinin kendi zihni, hangisinin doğaüstü bir bilinç olduğunu kavrayamadı. Başının içinde, sanki kendi sesiyle çakışan bir başka ses daha yankılanıyordu. Plath’in dizelerini andıran bir iç monologdu bu; hayatıyla, yazdıklarıyla, acılarıyla birbirine karışmış:
Ölmek de diğer her şey gibi bir sanattır,
Bu sanatı nasıl icra edeceğimi biliyorum… ve gülümsüyorum.
Sadece otuz yaşındayım.
Kedi gibi dokuz canım var.
Ve bu üçüncü girişimim.
Son cümlesi zihninde ağır ağır yankılanırken, mutfakta hâlâ açık duran fırının sessiz uğultusuna karıştı nefesi…
Not: Bu öykü, Sylvia Plath’in yaşamından, mektuplarından ve özellikle Lady Lazarus şiirinden esinlenerek kurgulanmış bir anlatıdır; tarihsel gerçeklik iddiası yoktur.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.