Kuşlar, resimdeki buğday tarlasının üzerinde dönmüyor. En azından ben onlara baktığımda bunu görmüyorum. Onlar gökyüzünü yararak uçmuyorlar,zihnimin içine çökmüş kara lekeler gibi öylece duruyorlar. Kanat çırpmıyorlar, bağırmıyorlar.
Ne zaman Van Gogh'un tablolarına baksam, fırça darbelerinden önce sessizliği görüyorum. Bana öyle geliyor ki Van Gogh kulağını kestiğinde dışarıdan gelen sesleri susturmaya çalışmıyordu. İnsan, dünyanın gürültüsünden kaçmak için kendine bunu yapmaz.
Sarı...
Çocukluğumdan beri bana neşeyi çağrıştırması gereken bu renk, Van Gogh'un tuvallerinde bambaşka bir anlam kazanıyor. Orada güneşin sıcaklığını değil, çıplak kalmış bir ruhun yanışını görüyorum mesela. Bu yüzden onun sarısı bana hiçbir zaman umut olmadı. Onun sarısı; derisi yüzülmüş bir düşüncenin, korunaksız bırakılmış bir insanın, dünyanın ortasında savunmasız kalmanın rengi bana göre.
Belki de bu yüzden tablolarına uzun süre bakamıyorum.
Ne ironi ama... Toplum yaşarken "deli" dediği bir adamın tablolarını bugün milyonlarca dolar ödeyerek müzelere kapatıyor. Fırça darbelerindeki estetiği alkışlıyor ama o darbelerin hangi acının içinden çıktığını konuşmuyor. Sanatçıyı kutsuyor, insanı unutuyor.
Bu yüzden hiçbir zaman "deli" sözcüğünü rahat telaffuz edemedim. Çünkü bu kelime çoğu zaman anlamadığımız şeylerin üzerine örttüğümüz ince bir örtüden ibaret. Bir insanın zihninde olup biteni anlamak yerine ona bir isim veriyoruz. Sonra ismin bizi rahatlattığını sanıyoruz.
Van Gogh'u da uzun yıllar böyle okuduk. Kulağını kesen adam... Ruhsal sorunları olan ressam... Yaşarken tek tablo satabilen yalnız bir dâhi... Bunların hepsi doğru olabilir. Ama hiçbirinin Van Gogh'un kendisi olduğuna inanmıyorum. İnsan, hayat hikâyesinin özeti değildir. Hastalığının adı değildir ya da trajedisinin toplamı hiç değildir.
Ben bir tabloya baktığımda yalnızca renkleri göremiyorum. Tuvalin arkasında, her gün kendi sinir uçlarını söküp boyaya karıştıran bir insan görüyorum. Bir sanatçıyı öldüren şey yalnızca anlaşılmamak değildir. Bazen daha acısı vardır; derinliğinin birkaç psikolojik kavrama indirgenmesi, bütün evreninin tek bir tanıyla açıklanmaya çalışılması.
En ağır yalnızlık bu olabilir mi?
Bu yüzden sanat beni hep biyografilerden daha fazla ilgilendirdi. Bir tabloya baktığımda ressamın hayatını değil, zihninin bıraktığı izi görmek istiyor oluşum bundan. Bana göre sanatçı öldükten sonra geriye yalnızca eserleri değil, dünyaya bakma biçimi de kalıyor.
Ben bunu yazarken hissediyorum.
Bir cümleyi kâğıda bıraktığım anda onu zihnimin en korunaklı odasından çıkarıp sizin dünyanıza teslim ediyorum. O cümle artık bana ait olmuyor. Her okurun zihninde başka bir şeye dönüşüyor. Kimisi kendi yarasını görüyor, kimisi hiçbir şey görmüyor, kimisi yalnızca kelimeleri okuyor. Halbuki ben o cümleyi yazarken içimde yıllardır konuşan bir sessizliği bir biçimde parçalamış oluyorum.
Yazmak dışarıdan bakıldığında üretmek gibi görünüyor.
Halbuki bana göre yazmak, insanın içindeki en mahrem yere elini sokmasıdır. Sakladığı korkuları, utançları, kırgınlıkları, pişmanlıkları, çocukluğunu ve kaybettiklerini tek tek çıkarıp masanın üzerine bırakması gibi. Okuyan yalnızca kelimeleri görüyor. Yazan ise kelimelerin hangi damardan aktığını biliyor.
Bu yüzden bana sık sık "Nasıl bu kadar derinden yazabiliyorsun?" diye soruyorlar.
Bilmiyorum.
Belki de doğru soru bu değil.
İnsan, kendinden bir şey eksiltmeden gerçekten yazabilir mi?
Ben buna inanmıyorum.
Sanat bana göre bir ekleme işi değil, eksilme biçimi. Her metin benden bir parçayı alıp götürüyor. Yazdıkça çoğalmıyorum; yazdıkça seyrekleşiyorum. Ben de aklımı böyle sağaltıyorum.
Sanatın neden bu kadar yorucu olduğunu da burada anlıyorum.
Sanat, insanın kendi üzerine yaptığı en uzun otopsi.
Kendi ruhunu hiçbir anestezi kullanmadan masaya yatırmak gibi. Kendine bakarken kaçamamak. Gördüğünü inkâr edememek.
Bazen düşünüyorum da...
Yazmak gerçekten cesaret işi mi?
Hayır.
Cesaret, yazıyı yayımlamakta değil. Cesaret, insanın önce kendine bakabilmesinde. Kendi kıskançlığını, korkusunu, kibirini, eksikliğini, sevgisizliğini, kırılmış çocukluğunu görebilmesinde. Yazı, bütün bunların ardından kendiliğinden geliyor zaten.
Bu yüzden bazı metinleri okuduğumda kelimeler kusursuz olsa bile hiçbir şey hissetmiyorum. Çünkü dil, insanın saklanabileceği en güvenli yerlerden biri. En güzel cümlelerin arkasına saklanmak mümkün.
Benim aradığım şey güzel cümle değil.
Gerçek cümle.
İnsanın canını biraz acıtmayan hiçbir cümlenin uzun süre yaşayacağına inanmıyorum. Çünkü edebiyat bilgi aktarmıyor; insanın içine dokunuyor. Dokunmuyorsa yalnızca kelime diziyor.
Ben yazarken bazen kendimi Van Gogh'un buğday tarlasında yürüyormuş gibi hissediyorum. Yol ikiye ayrılıyor. Rüzgâr başakları eğiyor. Gökyüzü giderek ağırlaşıyor. Kargalar havalanmıyor aslında; düşüncelerim havalanıyor. Hepsi zihnimden kopup göğe karışıyor. Sonra geriye yalnızca ben kalıyorum.
Ve bir de sarı.
Van Gogh'un sarısı da bu yüzden hâlâ yaşıyor. Aradan geçen onca zamana rağmen hâlâ gözümü rahatsız ediyor. Hâlâ içimde açıklayamadığım bir yere değiyor. Demek ki gerçek sanatın zamanı yok.
Hepimiz hayatımız boyunca kendi sarımızı taşıyoruz.
Kimimizin sarısı bir çocukluk anısı.
Kimimizin susmayan vicdanı.
Kimimizin adı konulamayan korkuları.
Benimkisi ise kelimeler.
Yazmadığım zaman büyüyen, yazdığım zaman biraz olsun sakinleşen kelimeler...
Sonra anlıyorum.
Van Gogh'un buğday tarlasında kargalar yükseldiğinde belki de artık resim yapmıyordu. Kim bilir... Belki artık hiçbir şeyi anlatmaya çalışmıyordu. Belki yalnızca dünyanın sesini değil, kendi içindeki sonsuz uğultuyu dinliyordu.
........
İnsan sanat üretmiyor.
Kendiyle yaşayabilmenin yollarını arıyor.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Bütünüyle o kadar güzel ve anlamlı ki özellikle şu cümlerler çok hoşuma gitti.”Çünkü sanat, insanın kendi üzerine yaptığı en uzun otopsi. Kendi ruhunu hiçbir anestezi kullanmadan masaya yatırmak gibi. Kendine bakarken kaçamamak. Gördüğünü inkâr edememek.”Kaleminize, emeğinize,yüreğinize sağlık🌼
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Mükemmel bir çalışma tebrik ederim. 👏👏👏👏Wan Goh un arayışlarının izlerini bende takip ettim. Özellikle The’ya mektuplar adlı kitabı 6 ayımı aldı. Sonsuz sessizliği seçmesi genç yaşta… Hayatımıza kattığı şaheserlere rağmen yarım kalmış bir hikaye. Wicenti anlamaya çalışmak hala hobilerim arasında.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.