YazYorum
Edebiyat30 May 2026

Yazma Süreci ve Yazma Kaygısı Üzerine

Bir Rüya: Yaratıcılık

Sevil Arık Tok|30 Mayıs 2026|9 dk okuma
221 görüntülenme|20 beğeni|2 yorum

Yaratıcılık üzerine, Murat Gülsoy

(Bir Rüya: Yaratıcılık)

Uyku ile uyanıklık arasında yaşanan görsel, işitsel, kinestetik birtakım deneyimler vardır: Hypnagogia. (Bu deneyimler bilindışı akımının gerçek olduğunu düşündürürler)

Yazarlar aslında bu deneyimi sır gibi saklamak isteseler de "Fowles" gibi ünlü bir yazar, "A Maggot" romanının önsözünde, yaşamış olduğu Hypnagogiac deneyimini, romanın yazılma sürecini başlattığını ağzından kaçırır ve bu deneyimi yansıtan bir sahneyi betimledikten sonra romanını yazmaya başladığını belirtir. (Açıklık bir alanda at sırtında yolculuk eden bir grup insanın hayali zihninde belirdikten sonra romanını yazmaya başlamıştır) Yolda bir düğme bulup buna uygun bir elbise diktirmeye benzetmek gibidir bu.

Freud da Rüyaların Yorumu’nda bu süreçten bahsederek Hypnagogiac aşamasında görülen imgelerin dışsal uyarıcıların tetiklenmesiyle oluştuğunu söyler. (Gerçekten de birçok bilim insanı ve düşünür; icat, buluş ve problem çözümleri için bu aşamayı denetimleri altına almaya çalışmışlardır: Aristo, Wagner, Goethe, Edgar Alan Poe, Einstein, S. Dali, Nietzsche vb…)

Yazma ve yaratma süreci cinselliğe benzer. Utanılası, heyecan verici ve merak uyandırıcı…Sanatseverler bu büyünün etkisiyle sanatçıları ayrı bir yere koyarlar. Sanatçılar sanatseverler için seküler hayatın şamanlarıdır.

Ancak çoğunlukla yazarlığa soyunan bir insana hoş gözle bakılmaz, lükstür yazarlık. Boş zamanı olan ev hanımlarının lüksüdür. (Tarihi romanların her düzeyde önemli bir okur kitlesi toplamasının nedeni memlekete faydalı olacak kitaplar dururken hayali hikayelerle zaman kaybetmenin zaman kaybı olduğuna duyulan inançtır. Tanpınar’ın kapıcısı Tanpınar’ın roman okumasını bu nedenle eleştirmiştir. Bir Kafka romanıydı Tanpınar’ın okuduğu)

Marksist bakış açısının uzantılarına göre de durum farklı değildir: “Edebiyat, ezilenlerin acılarını ve ezenlerin acımasızlığını sergileyen bir misyon olmalıdır.”

Freud da çocukların yaratıcı yazarlar gibi davrandığını düşünebileceğimizi söyler: “Çocuklar, oyunlarında yarattıkları dünyanın gerçek olmadığını kavradığında dahi, -oyunlarından zevk almaktan vazgeçmelerine rağmen- hayal etmeyi sürdürürler. Buna benzer olarak yetişkinler de sadece kendilerinin kurduklarını bildikleri fantezilerine karşı tutum değiştirmez. Böylece doyurulmamış arzular tatmin edilir. Yalnız arada bir fark vardır: Çocuk hayallerini saklamaya gerek duymaz, oysa yetişkin biri için fanteziler, saklanması gereken hayallerdir.”

Freud insanların fantezilerine dair bilgilerin kaynağının hastalar olduğunu da söyler. Sağlıklı insanlardan da benzer şeyler dinleyebileceğimizi var sayar. Ona göre fanteziler 3 zamanlı: Şimdi (kişinin asal dileklerinden birini uyandıran dışsal etki) Geçmiş (tatmin edilmek istenen arzunun çocukluktaki uzantısı) Gelecek (bu isteği yerine getirecek olan fantezi). İlginç bir nokta vardır makalelerinde. Der ki: İnsanların fantezilerini dinlemek bizi iter, ancak yazarın fantezilerine işaret eden edebi yapıtlar üzerimizde duygusal etkiler yaratmayı başarır, bu nasıl olur? (Orhan Pamuk, edebiyatın uygar dünyada toplumun kendine tanıdığı bir özgürlük alanı olduğunu iddia eder ve kurmacanın toplumsal kabulünün anlatılanların gerçek değil kurmaca olduğuna dair bir uzlaşımla mümkün olduğunun altını çizer.)

(Yaratıcının Genç Bir Ressam Olarak Portresi)

Bir anda iki olmak. Bir benlik bölünmesi. Süreç deneyimlenirken tamamen farkındasın. Rüya gibi. Rüyanın hem kahramanısın hem de izleyicisi. Aklın izlediği bir kendinden çıkma. Hem o, hem ötekisin. Ödüllendirileceğin bilgisi deneyimine zevk katıyor olsa da bu amaçla ödeve şartlanıyor değilsin. Bir anda iki kişisin. İki ayrı benlik katmanının karşılaşması. Hünerli elleri ve olup bitenleri izleyen akıl. Akıl, var olan gerçekliği bozmamak için oyunu bozmuyor. Oyunu izliyor. Bir akıl kaybı gibi bu.

(Kimyasal olarak zihnin durumunu değiştirmek, kişi üzerinde sadece geçici bir ekstaz yaratır. Yaratı için gerçek bir dönüşüm gerekli)

Akılla el arasındaki bölünme. Elin akıldan kopup kendiliğinden hareket etmesiyle aklın hayal dünyasına hızlıca girivermesi. Zihnin kurduğu tuhaf dünya, elin yaptığını saklamıyor çünkü suçluluk duyulmayan bir dünya bu.

Rollo May ise yaratının/ ortaya çıkarılan ürünün zihinde birtakım bilişsel süreçlerden geçerek olgunlaştıktan sonra açığa çıktığını söyleyerek bu noktada Freud’dan ayrılıyor. Buna rağmen Freud’dan daha açıklayıcı değil söyledikleri.

Yine Freud’a göre çocuğun, etrafındaki nesneleri kendi arzularını tatmin için yeni anlamlara ve işlevlere sahip kılması ve böylece etrafını yeniden düzenlemesiyle sanatçının yaptığı şey aynı.

Şimdinin sıkıntısından yani bireyi/çocuğu çevreleyen dünyadan çıkış yoludur “Oyun oynamak ve yaratmak”…Yaratıcı sanatçı bu yeni dünyayı yaratırken keşfediyor, yarattığı dünyayı deneyimleyerek zevk alıyor ve bu dünyayı başkalarına gösteriyor.

Ancak;

“Hesaplanarak tasarlanmış karakterler birer karikatür olurlar. Bana göre gerçek karakterler yazarın kendi iç karanlığından çekip çıkardığı gölgelerdir” diyen HEMINGWAY’i de akıldan çıkarmamak gerekir.

(Sınırların Diyalektiği)

Boş bir sayfa… Babil Kitaplığı’nın anlattığı ve şu an tam da önümde duran. Olasılıkların açık büfesinin önünde duruyoruz ve tabağımızı neyle dolduracağımızı düşünüyoruz. Sonsuz olasılığın boşalttığı bir tabak elimizdeki. Sınırsızlığın boşluğa dönüşmesi ve hayal etme yeteneğimizin gücünü yitirmeye başlaması.

Hayal gücü sorunlara çözüm üretmek için var ve karşılaştığımız sınırlar birer sorun… Bu sorunlarla başa çıkabilmek için neden sonuç ilişkisi gibi birtakım zihinsel işlevler gerekli. Yaşamımızda sorun olmazsa ne olur? Hayal gücümüz, zihinsel işlevlerden yararlanamaz ve çalışmaz.

İNSANA ÖTE YERİ HAYAL ETTİREN ŞEY SINIRLARIN VARLIĞI.

(Başka bir deyişle yaratmak için ortada bir sorun olması gerek)

İşte önümüzde duran boş sayfalar arasında tutulup kalmamız bu yüzden: Sınırlar karşısında güçsüzüz. Sınırlarla hayal gücümüz arasındaki diyalektik ilişkiyi unutmamak gerekiyor, biri olmadan diğeri oluşmaz. Ortada bir sınır yoksa, hayal edilecek bir sınır ötesi de olmaz.

O halde yazarların sınırları neler olabilir?

1. Bilgisizlik, yazara zaman kaybettirir. Ne kadar bilgiliyse o kadar güçlü yazacaktır.

2.Üretmek istediği yapıt türündeki örneklere eleştirel bir gözle bakabilecek birikime sahip olmalı. Anlatım teknikleri, kurgulama biçimleri, konular, temalar, farklı duyarlılıklar ve tüm bunların nasıl anlatıldığını bilmeli (Bu, kendi alanındaki örnekleri incelemesini gerektirir). Yalnız örnekler üzerindeki bu hakimiyet bazen ayak bağı olabilir: Yazılacak her şeyin yazıldığı, söylenecek her şeyin söylendiğini bilen yazar bunları nasıl aşacaktır?

3.Yaratım sürecinin narsistik yanılsamasına kapılmamak için yazarın öteki yer ile yaşadığı dünya arasında doğru ve sıkı bir ilişki içinde olması şarttır. Eğer bunu yapamazsa dogmatik, duyarsız ve bencil bir yazar olarak hayal kırıklığı yaratacaktır.

4. Yazar, yapıtını oluşturma sürecinde değindiği/araştırdığı konuyu çok iyi bilmek zorundadır ki yapıt gerçekçi olsun.

5. Yapıt anlaşılır olmalıdır, ideal okur “herkes”tir. Bildik anlatım biçimleri, olay örgüleri anlaşılabilirliği güvende tutacaktır ancak hayal gücünün özgürlüğünü de kısıtlayacaktır.

6. Yaratım sürecinde yazarın içinde bulunduğu çağın ve toplumun ahlaki, ideolojik tutum ve düşünceleri sınırlayıcıdır, içtenliği tehdit eder. Yazar, yaşadığı dönemin kendisine biçtiği rol gereği kimi konuları işlemek zorunda kalabilir. Cervantes: “En iyi yönetim içtenliktir” derken yazarın kendisini gerçekten sınırlayan meselelerle mücadelesini kastetmiştir.

7. Kurmacanın türüne bağlı olarak dil, bakış açısı, olay örgüsü gibi asli unsurlar da sınırdır. Bunları aşmak için yeni biçim denemelerinde bulunmak, hayal gücüne bağlıdır.

8. Bunlara ilaveten en acıklı sınırın yazarın yazma tutkusuna karşın yukarıda sözü edilen sınırların farkında oluşu olduğunu söyleyebiliriz.

(Zihinsel Bir İşlev Olarak Kurmaca)

Kurmaca yapıtlar okurlar üzerinde gerçeklik duygusunu nasıl yaratırlar? Yazar burada nasıl bir yol izlemelidir?

Not: 1960 lı yıllarda Epilepsi hastaları için epileptik maymunlar üzerinde yeni bir yöntem denenmiştir (Epilepsi, beynin bir yerinde başlayan anormal etkinliğin, diğer bölümlere de yayılarak beyni işlevsiz hale getirmesi). Deneklerdeki Corpus Callosum bağı kesilerek beynin iki yarıküresindeki bağlantı koparılmıştır. Böylece beynin bir yarıküresinde başlayan anomalinin diğer yarıküreye sıçraması engellenmiş ve sara krizlerinin önüne geçilebilmiştir. Ancak sonrasında ortaya birtakım olumsuzluklar çıkmıştır:

Denek, sol görme alanına düşürülen “gül” komutunu yerine getirebildiği halde “neden yürüyorsun” sorusunun cevabını açıklayamıyor, çünkü konuşma merkezi sol yarıkürede bulunur. Uyguladığı davranışın sebebini anlatamayan denek, Bunun yerine küçük düşmemek, mantıklı görünmek ve özgüven kaybetmemek için “aklıma bir şey geldi” türünde uydurma/kurma davranışını seçiyor.

Gerçekliğe anlam vermek için yapılan bir ŞEKİL VERME işi. Zihnin en parlak yeteneklerinden biri. Zihnin yaratma sürecini anlamak için “Rüya Bulma” oyununu örneklendirebiliriz:

Oyun bir grup insan tarafından oynanıyor. Oyunun kurallarını bilmeyen bir kurban seçiliyor ve dışarı çıkarılıyor. Bir süre sonra içeri alınıyor ve ona “Sen dışarıdayken aramızdan biri rüyasını anlattı. Senin yapman gereken sorular sorarak rüyanın ne olduğunu ve rüyayı kimin gördüğünü bulmak” deniyor. Oyuncular kurban yokken aralarında anlaştıkları kurallara uygun olarak sorunun içindeki ana sözcüğün son harfine bakarak evet/hayır biçiminde yanıt verecekler. (Sözcük K ve önceki harflerden biriyle bitiyorsa “evet”, L ve sonraki harflerle bitiyorsa “hayır” diyecekler.) Bu şekilde kurbanın rüyayı bulma süreci oyuncular tarafından etkilenmiş olacak. Örneğin kurban, “Rüyada hemşire var mı? Sorusunu sorduğunda oyuncular sorunun bilgi içeriğini yüklenen “hemşire” sözcüğünün son harfine bakarak (e), “evet” cevabını verecekler. (üçüncü bir kural da çelişkiye düşmemek için kimi zaman son harf kuralının askıya alınması. Eğer kurban “rüyada kadın var mı diye sorarsa yine “evet” demek icap edecektir çünkü.)

Oyunun sonunda kurban, kendisine verilen bilgileri birleştirerek, anlamlı bir hikaye yaratacak ve rüyayı kimin gördüğüyle ilgili bir tahmin yapacaktır. Son olarak da şunları duyacaktır: Bu senin rüyandı, hepsini sen uydurdun.

Kurban var olduğunu sandığı bir hikayeyi bulmaya çalışırken onu yaratmıştır.

İşte insanın yaşarken, zaman içinde edindiği birtakım bilgilere göre kendi gerçekliğini bulmaya çalışması da böyledir. Kişi, gerçekliği ararken bir anlamda üretir.

Yazının kullanıma girmesiyle sözün de içine hapsedilebileceği bir ortam bulunmuştur. Yazmak, anlatmaktan daha farklı bir işlevdir çünkü yazılı hikayenin en önemli özelliği insan zihninin çok gelişkin bir işleviyle tümleşik olmasıdır. Metnin bir cümlesini okuduğumuzda zihnimizde sadece bize özgü bir imge canlanacaktır. Buradan hareketle tüm edebi eserlerin okuyucularıyla tamamlandığını söyleyebiliriz. Şu durumda yazılı edebiyatın okura hizmet eden bir alan.

(Kurmacanın Unsurları)

Aklımız, dışarıdan kendisine gelen bilgileri hızla sentezleyen ve neden-sonuç ilişkisi yaratan bir hikayecidir. Aynı zamanda bilgileri birbiriyle karşılaştırarak onların değerini değiştiren dinamik bir mekanizmaya sahip.

Ben dili kullanmak okuyucuya yakınlık hissi verebilirken, o kipinde bir anlatım kahramana yakınlığımızı azaltır. Çünkü anlatıcının yanından bakmaya başlarız. Artık anlatılanlar kahramanın bize söyledikleri değil, anlatıcının izlenimidir.

Sevgili Murat Gülsoy’un yaratıcı yazarlıkla ilgili kitaplarını okurken yazarların korkunç derecede kendilerine güvensiz oldukları bilgisi aklımdan hiç çıkmıyordu. Yazarlar iyi bir iş çıkardıklarına bir türlü inanmak istemez ve eleştiriler karşısında son derece kırılgan davranırlarmış. Ben yazarken ürküyor ve heyecan duyuyorum. Açıkçası yazmaya bir de saplantı fikriyle bakıyorum. Bir gün çılgınca hikayelerle dolu bir kitap yazmayı istiyorum ve bu isteğimin asla öğretilemeyecek bir şey olduğunun farkındayım. Ama bir dezavantajım var:

Defter ve kalem takıntım var ve giderek bir kırtasiye bağımlısına dönüşüyorum. Onlarca ajanda onlarca kalem alıyorum. Kalemin hangi koyulukta yazdığını, defterdeki çizgilerin rengini, kalınlığını had safhada kafama takıyorum. Bazı kalemler, fikrimin kaçmasına sebep olacak kadar kötü yazabiliyor. Defterlerin çizgilerinin rengi de öyle. Mesela kalemle aynı renkte olanlar yazma iştahımı kaçırıyor. Yazınca memnun kalmak çok önemli benim için. Kendime uygun defter ya da kalem bulamadığımda da işte böyle bilgisayarıma sarılıyorum. O beni kurtarıyor.

Yalnız bilgisayarımın da akıcılığı durduran kötü bir huyu var, imleç sürekli kelime aralarına kayıyor. Sonra da düşüncelerimin hızına yetişemiyorum. Bu kez de kendimle konuşup sesimi kaydediyorum. Bakın bu en zevkli, sesli düşününce ifade edebilmenin zirvesine çıkıyorsunuz, durduran bir etken yok:)

Anlatmanın bir ayine dönüştüğünü görebiliyor musunuz? Bugün yine gidip defterler ve kalemler arasında gezindim. Her şeyin satıldığı bir yer. Bir çocuğun şeker ve çikolatalara olan zaafı neyse, benim de hammaddesi odun olan şeylere düşkünlüğün aynı. Geçenlerde de çok dar bir zamanda kitap fuarına gitmiştim. İçeri girene kadar aklımdaki tek isim Ursula K. Le Guin’in “Dümeni Yaratıcılığa Kırmak” kitabıydı. Bulamazsam çıkar giderim diye düşünüyordum zira gerçekten de pek az zamanım vardı. Böyle zamanlarda kitaplarla arama mesafe koymam gerekiyor. Onlar öyle büyük mıknatıslar ki onlara yapıştığımda içinden çekildiğim yaşamı unuturum, zamanda kaybolurum.

Kocaman bir tarlayı andıran, diğer çıkışının neredeyse görünmediği büyüklükteki fuardan elimle koymuşum gibi bulup hiç düşünmeden aldığım 3 kitaba sıkı sıkı sarılmış olarak çıktım.

Kitaplarla aramda garip bir bağ olduğunu düşünüyorum. Hatta ileri gidip aldığım kitabın da beni seçmiş olduğu duygusuna kapılıyorum sık sık. Bunu, kitabın tam da okumam gereken zamanda karşıma çıkmasından, kelimeler arasında büyük bir ilgiyle gezinirken zihnimde cevabını bulamadığım bir sorunun kendiliğinden yanıtlanmasından anlıyorum.

Tartışma

Yorumlar

2 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar

Edebiyat7 Haz 2026

Günaydın

Günaydın.(!) Gün sana eş, gün bana Ay'dır! Bana iyi geceler sana günaydın Günüm bitiyor, çünkü ben gece çalışıp gündüz uyuyorum. Şuan serviste eve giderken aklımda midemdeki hafif açlık hissi bastırırken,

Parmaksız Piyanist·1 dk·4·2·66