Hasat bir şekilde yapıldı. Ortada kalmadı; arpa, yulaf, buğday… O zamanlar bizim topraklarda en çok tütün ekilirdi. Yakınlardaki tütün fabrikalarında kadınlar çalışır, kendi ailelerine sıcak para getirirdi. Bizim tarlada da sabahın köründen öğle yemeğine kadar çalışanlar olurdu: Kadınlı, kızlı, gelinli, damatlı, yaşlısı, çocuğuyla… Yevmiye karşılığı çalışan da vardı, günlük iş karşılığı gelen de olurdu. Bizim iş tamamlanınca; karşılığın gün sayısı ve kişi sayısı kadar çalışılır, sülalenin borcu ödenirdi. Hepsinin ortak adı gündelikçi idi.
Geceden Maviş ablam ipleri kontrol etti. Rabiya küfelerden sorumluydu. Şişler Hatice’den soruluyordu. Tütünler de hane halkıyla beraber kırıma hazırdı. Ertesi gün başlıyordu, sıra tütündeydi. Hasadın yorgunluğu tüm bedenleri sarmıştı. Küçük amcam, sarmasının dumanı ve kokusu eşliğinde odadan içeri girdi. Sararmış dişleri gamzesini gizliyordu. "Gündelikçiler de tamam," dedi. Tekeldi, tongalardı derken sohbetler hasadın bereketinin duasına kaldı.
Büyük amcam Şerif: — Kesenek Koca Dağ’ın art yüzündeymiş. Muhtar’la gonuştuk. Ormancılar kesimin sınırını çekmişler. Odunda az kaldıydı, dedi.
"Hasan," dedi. Küçük amcam hemen cevapladı. "Buyur ağam," dedi.
Eliyle kulağını işaret etti. Kulağını iyice kendine yaklaştırdı. Hasan amcamın yüzü mermer taşa döndü. Sararmış dişleri çatık kaşlara, bakışları gaz yağı lambasının en derinine daldı. Dedeme döndü çakır gözlerini kısarak:
— Çavuş Baba, keşik de yarın döğül öbür gün bizde, haberiniz olsun.
— Bereketiyle hayrolsun oğlum, dedi ve Hasan amcama döndü:
— Elini yüzünü yu, iki sokum bişey yi de garnın doysun.
Herkes el pençe divan durdu Çavuşun önünde. Koca Yusuf dedem de "Hayrola Yaradanın bereketiyle," diye abisi Çavuş'a göz etti.
— Hadin toplanın da duamızı edelim.
Radyo hemen kapatıldı. Birden ortalık derin bir sessizliğe büründü. Kulaklarda camdan gelen çekirge cırcırı tınısı kaldı. Dedem, "Bismillah," dedi. Kurulan her cümleye "amin" dendi, cümleten. Çavuş dedem duayı bitirdi; peşine geçmişlerin ruhuna… Tekele gidecek tongalar ve kazanılacak paralar yerini rüyalara bıraktı.
Gecenin zift karanlığına uyanmak Allah’ın belasıydı. Yapraklar ezandan önce, uyur uyanık kırılırdı. Gün aydınlanınca ne kırabilirsin ne de dokunabilirsin; yoksa gövdeden kopuverirdi tüm yılın emeği. Güneş bir mızrak boyunu geçmeden, namazını kılanlar geniş bir sofra kurardı. Elini yıkasan da ziftin karası, tütünün acısı her yerdeydi. Ekmek, peynir, domates, yumurta... Hepsi nasibini alırdı. Acı biber, ziftten daha az acıydı. Sofraların en tatsız, en acı haliydi. Kırılan tütünler küfelere basılır, ha babam de babam akşama kadar şişlere dizilir, tütün şişlerinden iplere aktarılır ve kuruması için cangallara asılırdı.
Büyük amcam Şerif’in kızı, lakabını babasının mavi gözlerinden almıştı: Maviş. Hatice ilk gün kırılan tütünler dizilmeye başlamadan önce, şişleri dibeğin yanında, kırımından gelen Maviş’e teslim etmişti. Şişler ortadaki tütün öbeğinin üstüne kondu. Öbeğin etrafına dağılan herkes birer şiş aldı. Tütün öbeği azaldıkça başka küfe devriliyor, öbeğin küçülmesine izin verilmiyordu. Maviş dağıttığı şişleri kontrol ediyor ama şişler hep bir eksik kalıyor, kendi kendine söyleniyordu. Kimseye çaktırmadan, eksik kalan şişi arıyordu. Küçük amcam, "İçmeye su getirsenize," diye seslendi. Hatice kalktı. Bacağını ovaladı. "Uyuşmuş bacağım," diye söylendi. Tütünlerin üstünden atlamaya çalıştı.
Güneş tam tepedeyken, yorgunluktan göz kapaklarının ağırlaştığı uğursuz bir anda; kırımdan gelen yaprakların altında kalan, ucu sivriltilmiş, pasını zift kaplamış tütün şişi Hatice’nin çıplak ayağına battı. Maviş gözlerini kapattı. Sadece yutkunabildi. Etin yarılma sesi, tütünün hışırtısına karıştı. Şiş, ayağın altından girip üstünden çıktı. Çocuğun feryadı tüm köyde yankılandı. Hatice acıyla yere kapandığında, dizdiği ve dizemediği körpe yeşil tütünlerin üzeri kıpkırmızı, sıcak kanla bulandı. Yengemin göğsünden bir "Ah çocuğum!" çığlığı yükseldi yükselmesine ama sülalenin büyükleri sadece devrilen küfeye ve lekelenen yapraklara baktılar; "Önüne niye bakmıyorsun, iş zamanı!" dediler.
Öbeğin etrafında tütün dizen gelinlerin dilindeki ziftleri saçılmaya başladı. Küçük gelin Saliha dişlerini sıkarak, "Ben olsam ağzına çakardım, işi gücü bıraktırdı," diyerek büyük geline baktı. Büyük gelin Gülizar, elindeki ziftin kokusunu havaya savurarak Saliha’ya dik dik baktı: "Laf etme Saliha, anası yüz veriyor bunlara. Önüne baksaydı, kör müydün?" diye ekledi. Gülizar yengem, alnındaki teri silerken sıcaktan kızarmış yüzüne ziftin karasını bulaştırdı. Ağızlarından saçılan ise tüm evi kapladı..
Daha ilk tütün gününden, tütünün yeşil yaprağına çocuk kanı değdi. Yavrucağın etini yakan acı bir yana, işin yarım kalması hane reisleri için daha büyük bir dertti. Acıya edilen feryat, sadece acıyı yaşayanın payına düşerdi; taşrada bunu bir kez daha anladım. Yaşananlar, feryadımı duyacak kimse olmadığını çocuk gözlerime çaresizlikle kazıdı. Büyük yengem bana dönüp, "Ne bakıyorsun öyle, iğne sana mı battı?" diye çıkıştı. Sustum. O tütün iğnesinin aslında hepimizin çocukluğuna, etine, geleceğine battığını söyleyemedim. Amcam tabakasından kuru tütünden bir tutam aldı. Kızcağızın yaralarına bastı. Kızcağız bir kez daha bağırdı kendini sıkıyor, gözlerine hakim olamıyordu.
Zaten hasat hiçbir zaman ortada kalmazdı; darıdan yarıya, sarıdan karaya, karıdan adama işler bir şekilde tamamlanırdı. Hatice'nin ayağından sızan kan kuruyup, yeşil yapraklardaki zift lekeleri ellerimize kazınırken bile çark dönmeye devam etti. Erkek çocukları tarlada, kızlar ise evin bitmeyen temizlik tarafındaydı. Çamaşırlar hâlâ elde yıkanıyordu ve evin kızlarına en ağır yük burada biniyordu. Tarlanın ziftini de Hatice’nin yırtılan esvabındaki kan lekesini de arıtmak yine küçücük ellerin omzundaydı. Yaşına başına bakılmadan her kızın eline bir tokaç tutuşturulurdu. Allı morlu esvaplar, hane kalabalığının hiç bitmeyen çocuk bezleri... İçliklerden desen desen basma eteklere, entariden ipek fistana, gömlekten yün çoraba, mutfak bezlerinden yaşlı mendillerine, çarşaflardan halılara kadar her şey elden geçerdi.
Puar kenarında dere kazanlarının altı çatılır, çatılan kazana durmaksızın çamaşır atılırdı. Yeterince kaynayanlar demir leğende çitilenirdi. Toz deterjana Tursil derlerdi. Tursil'e bazen Arap sabunu, bazen de kazanın altındaki kül kararınca katılırdı. Çamaşırlar çitilendikçe paklanır, paklandıkça tokaçlanırdı. Ağaçtan yapılan tokacın boyu omuzdan dirseğe kadar uzanırdı. Yedisinden küçük çocukların ayrı tokacı vardı. Üst yanı tümsek, alt yanı düz tahtaya sap da konunca tokaç adını alırdı. Bizimkilerde büyükten küçüğe her ele, her güce uyacak tokaç vardı. Tokaçla vur ha vur; dövülen çamaşırda ne kir kalırdı ne mikrop. Elle çitilendikçe köpüren çamaşırlar güzelce durulanır, sıra sıra iplere asılırdı.
Kalabalığın çamaşırı biter mi? Kız çocuklarının başında üç dört yetişkin durur, en büyük gelin durumu kotarırdı. Kız çocukları güçleri yettiğince tokaçla çamaşırları dayaklardı. Kazandan çıkan renklilerden sonra, beyazlar sırayı alırdı. Kazanın altı tekrar çatılırdı. Suyu fokur fokur olunca, çamaşır suyu katılırdı; elde kalın bir sopa, beyazlar bir sağa bir sola... İşi tamam olan, yandaki kazana, çamaşırların başı dönene kadar devam ederdi. Başı dönen çamaşırlar tüm kirlerini kusardı; renkler beyazın en beyazına varıncaya kadar... Tokaç sesleri şap şup devam ederdi.
Çamaşırlar puarın üst yanındaki bostana asılır, asıldığı yerlerin ortasına çağlık yapılırdı. Çağlık, çocukların yıkanma alanının adıydı. Eşikten beşiğe tüm çocuklar da tütünün kirinden, yengelerin lafından, taşranın ağır havasından sıyrılıp paklanırdı.
Bütün kirleri, mikropları temizleyen sular ise köyün her bir yanına dağılmış puarlardan, o puarlar da damar damar koca dağdan sızardı. Köyün girişinde iki zıvanalı Gâvur Puarı karşılardı insanı, kaynağını koca dağdan alırdı. Onun ilerisinde üç zıvanalı Okul Puarı da membaını Koca Dağ'ın ortasındaki Yarık Pelit’in düzünden alırdı. Köyün meydanında, namazlarda cemaatin abdest alması için on beş musluklu Cami Puarı dört kaynaktan beslenir; Cami Puarı'nın üç sokak altında beş zıvanalı Alt Mahalle Puarı vardı. Cami Puarı'ndan suyunu alırdı. Bizim işler köyün sonundaki Orta Mahalle Puarı'nda tutulurdu. Çamaşırı da esvabı da orada yununurdu. Yununurdu yununmasına ya, köyün en tatlı suyu da buraya akardı. Koca Dağ'ın tepesinde bir ucu vardı hattın... Köyün sonunda bir de beş zıvanalı Son Çeşme vardı.
Köyün üst yanı, Küre Dağları’nın en doğusunun son zirvelerine yakın yerlere; alt yandan geçen derenin oluşturduğu vadinin günbakısına kurulmuştu. Biz çeşmelerin başında tütünün acısını, dillerin karasını buz gibi sularla yıkamaya çalışırken, yamacın karşısındaki mezarlık köydeki insanları sessizce selamlar, nasibini alana son durağı hatırlatırdı. İnsan kırımın acısıyla, tokaç seslerinin şap şupu arasında ömrünü tüketirken, Koca Dağ her gün gölgesiyle tepemize çöker, insanlardan bir saat çalardı. Köyün batısındaydı, aynı zamanda girişi tutardı. Her gün ömrümüzden çaldığı bir saat, bizi karanlıkla erkenden baş başa bırakırdı.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
O dönemi yaşar gibi oldum yüreğinize sağlık
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Teşekkür ederim Hocam.
Maviş 😔…👏🏻👏🏻👏🏻 yine Harika bir yazı olmuş hocam
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
👏👏👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.