3. BÖLÜM: Fırtınadaki Tüy
Koyun sürüsünden farkı olmayan bir kalabalık gibi hissederdim. Sürünün kara koyunuyum diye düşünürdüm. Kafamdaki yarıkların izleri, saçlarımı kestirdiğimizde ortaya çıkardı. Öylesine dolanarak, savruk büyüyorduk. Çocuklar çok kıymetliydi. Erkekler biraz daha öndeydi. Vaat ettiğimiz o gelecekteki paranın hatırına mı, bunu bir türlü belleyemedim.
Büyüklerin ne sözüne ne de oturduğu yere yaklaşamazdık. Sofrada önce onlar doyup kalkmalı, çay yemeğin peşinde önlerine konmalı. İstemezlerse kahve sorulmalıydı. Hizmetleri eksik olursa bir karşılığı da olurdu. Şimşek ya kulakta çakar ya da suratta yıldırım oluverirdi. Sözleri hep değerli, son cümle onların olmalıydı. Yıldırımlar ve şimşekler hep hazırdı. Günlük güneşlik havalar bir anda fırtınaya dönüşüverirdi. Bulutların ortalığı nasıl kapladığını anlayamazdın.
Bir gün ablam harman yerinin kıyısında, ahırın önündeki boşlukta tavukları kovalıyordu. Amcam ertesi gün için tütün bıçkılarını biliyordu. Çocukluk işte; onlar kaçıyor, arkalarından koşturuyordu. Günlük güneşlik bir havada çocuk ne yapar? Uzaktan bu oyun çok keyifli gözüküyordu. Elimdeki çakmak taşını cebime attım. Ablama katılacaktım ki amcam elindeki tütün bıçağını bilemeyi bıraktı. Ağzındaki sarma sigarasını eline almasıyla, ablama gür sesiyle bağırdı:
"Yapma çocuğum, ürkütme hayvanları!"
Ablam, amcama dönüp: "Heh!" dedi. Ufacık yaşında ağzından çıkan bu söz, sorgulanamaz itaat duvarına çarptı. Cebimdeki çakmak taşını sıkıca tuttum. Bulutlar zaten kararmaya hazırdı. Ortalığı kaplayan sis fırtınayı hazırlamıştı. Amcamdan şimşek gelmesi gerekliydi. Babamın evin kapısından fırlaması, ortalığı daha da karartmıştı. Dünyaya olan öfkesini yenemediği günlerin tüm hıncını almanın tam zamanıydı. Amcama da pay vardı. Hırsından oluşan tüm gazabı avucunun içine toplayıp kızcağızın yüzüne indirdi. Tavuklar kaçışmaya, uçuşmaya başladı. Ses tavukların kanat çırpışlarına karıştı. Zavallı düşüp yere kapandığında amcam arkasını döndü; babam amcamdan büyüktü. "Bir daha büyüğüne cevap verecek misin?" diye haykırdı. Dibeğin dibinde dolaşan tavuk için hava hâlen günlük güneşlikti. Amcam bıçkının kabzasını daha sıkı kavradı. Sarmasını tekrar ağzına aldı. Bileyi taşını daha sıkı sürtmeye başladı. Ortamın sisi artık amcamın sigara dumanıydı.
Hasat ortada kalmaz, öyle veya böyle kaldırılırdı da bilmezlerin yarım bağı ile bağlanan destelerin arasında benim sekiz ile on iki yaşlarımdaki çocukluğum, ergenliğim kalırdı. Traktör kullanmayı öğrendiğimde nüfusa cüzdanına göre onuncu yaşıma bir ay vardı. Güneşin altında ekin yığınları yükselirken, tarladan buğday destelerini kasaya yükleme zamanı gelirdi. Römorka; kasa veya ramuk derlerdi, söyleyenin diline hangisi dolandıysa onu dillendirirdi. Güçlüler koca bağları kucaklayıp traktörün kasasına fırlatırken, kollarım ağır destelerin altında ezilirdi. Benim gibi gücü yetmeyenlere başka iş çoktu. Büyük amcam bir işe yaramam için, "Geç direksiyona, sadece düz tut, kıpırdatma!" dedi.
Hayatımda ilk kez kocaman demir yığınının, devasa direksiyonun arkasına geçiyordum. Güçsüzlüğümün yerini becerilerim alıyordu. Traktör vitesi boşta idi. Abim tam bir takım öğretmişti. Birden dörde tüm vitesleri... Hem takviyelisini öğretmişti hem serisini. Aslında motorun koltuğuna ilk oturuşum değildi ama hiç daha önce bir başıma sürmemiştim. Amcam köy yolunda eve dönüşlerde direksiyonu tuttururdu. Bu sefer başkaydı.
Koltuktaki sökük minderi düzelttim, güneşte kızmış metali ellerimde hissettim. Ayağımı pedala yetiştirmeye çalıştım ama bacaklarım kısaydı, pedallara yetişmiyordu. Koca motoru yürütmek için bana bir ayak, bir gövde daha lazımdı. Tekrar ayağa kalktım, bütün ağırlığımı debriyaja verdim. Sonuna kadar bastım. Anahtarı çevirip marşa yüklendiğimde, tarladaki tüm kargaşa, dirgen sesleri birden sustu.
Motor, babamın meşhur lafıyla; "Heyt! Maşşallah" diyerek kibrit gibi tek seferde aldı. Sarsıntı ayak tabanlarımdan girip çeneme kadar yükseldi. Koltuk altımda sallandıkça, dünyaya olan tüm çocukça korkularım motorun gürültüsünde eriyip gitti. Vitesi ilk adım olan yere, bir numaraya taktım. Önümde uzanan dümdüz tarlaya bakarken kalbim ağzımda, ellerim tir tir titriyordu. Debriyajla çok boğuşmadan, abimin tembihlediği gibi gaza biraz dokununca, koca demir yığını homurdanarak ağır ağır yol almaya başladı.
Arkadan yükselen sis değildi; tekerleklerin anızı ezmesiydi. Boyum yetmediği için azcık koltuğa oturur, çokça ayakta durarak gaz pedalının ayarını tutturmaya çalışıyordum. Yüzüme vuran temmuz sıcağı, içimdeki, devasa heyecanın yanında buz kesiyordu. Toz, saman çöpleri ve çiğ mazotla karışık egzoz dumanı arasında, motorun gürültülü sarsıntısıyla direksiyonu sımsıkı kavradım. Kavradım kavramasına ama avuçlarımın teri, koca demir simidi kayganlaştırıyor, beni durmadan zorluyordu.
"Düz tut!" demişti amcam, "Kıpırdatma!"
Gözümü karşıya tarlanın sonundaki beyaz sınır taşına diktim. Cebimdeki çakmak taşı duruyordu. Sınır taşına doğru ilerledikçe, arkada koca koca adamlar ellerindeki dirgenlerle römorka buğday dağları fırlatıyordu. Her deste kasaya düştüğünde motor hafifçe sallanıyor, ön tekerlekler havaya kalkacak gibi oluyordu. Vazgeçemezdim. Az önce avluda ablamın yüzüne inen hırsın, hıncını gaz pedalından çıkartıyordum. Direksiyon simidini payına düşeni alıyordu.
Bacaklarıma batan anızların acısını bile unutmuştum. Çiğ anız batıklarının az önceki yangısı, yerini içimi gıcıklayan bir gurura bırakmıştı. Dişlerimi sıktım. Motor sarsıldıkça ben de sarsıldım ama direksiyonu milim oynatmadım. İçin için eğleniyor, arkamda biriken ekin bağlarına, merhametsiz büyüklere inat, kendi kendime mırıldanıyordum: "Büyüdüm artık, bakın, koca motoru tek başıma yürütüyorum."
Güneş tam tepemizde bir alev topuna dönene, düz tarlanın sonundaki sınır taşına varana kadar direksiyonu bırakmadım. Koca demir yığınını yürüttüğüm gün, taşranın zorba çarkının içinde; ezilmemek için vazgeçmedim.
Akşam yemeğinden sonraki boşlukta sürünün melemesi durur mu? Atlaması zıplaması da cabası. İçeriden "Gelin buraya!.." nidası duyulduğunda sürü sessizliğe kavuşurdu. Örs hazır, çekiç hazır, sürü zaten kızgın demir. Kara çocuk demirin en kalın çapağı… Cebimdeki duran çakmaktaşını yine sımsıkı tuttum.
Gece yatağa girdiğimde aklıma geldikçe uyku tutmadı. Motorun sesi kalbimdeydi. Ayaklarımı yatakta gaza, frene yetiştirmeye çalışıyordum. Vitesin karmaşasını çözmeye çalışırken uyuya kaldım. Kutlama rüyamda da devam etti: Annem, "Aferin lan oğlum," dedi.
Saçlarımda hissettiğim sıcak dokunuşla gözlerim aralandı. Babamı uyur uyanık görünce hemen gözlerimi kapadım. Yorganı hemen kafama çektim. Yorganın kenarından babamı gözetliyordum. Bir elini de ablamın başına koydu. Kapının sesi geceyi tık diye uykuya bağladı.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Muhteşem 👏🏼👏🏼👏🏼, böyle güzel yazıların devamını bekleriz daim olsun hocam 🫡
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Teşekkür ederim hocam!!
Hocam yine vurup geçmişsiniz. Okurken kendimi o tarlanın içinde buldum. Özellikle traktörü ilk sürdüğü bölümdeki heyecan çok canlı verilmiş. Bir yandan taşranın sert yüzünü gösterirken bir yandan da çocuk aklının küçük zaferlerini anlatmanız çok etkileyici olmuş. Son sahnedeki babanın sessiz dokunuşu da bütün hikâyeye ayrı bir derinlik katmış. Devamını sabırsızlıkla bekliyoruz.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Teşekkür ederim hocam❤️❤️❤️👏
Cebindeki çakmak taşları ufacık eliyle tutup ondan medet ummak; koskoca traktörü sürmek; çocukluğunu doya doya yaşayamayan abla ve babadan az da olsa o sevgiyi görmek… içim sızladı… Kaleminize sağlık hocam 👏🏻👏🏻👏🏻
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Umay hocam teşekkür ederim.🙏