YazYorum
Öykü20 Haz 2026

Benim Çocuklarım 2: Tayfanın Karası

Bu tarım düzeninde çocukların oyun oynaması "gereksiz enerji kaybı" olarak görülür; çocuklar erken yaşta tarlalarda traktörlerin, yabalardan çıkan kıvılcımların arasında birer işçi ("tayfa") olarak çalışır.

Yuzika|20 Haziran 2026|5 dk okuma
480 görüntülenme|6 yorum

      Köy büyük ve çok kalabalıktı. İç içe geçmiş evlere nazire eden bizim ev, en az beş top sahası alanın batı bölümüne kurulmuştu. Etrafı taş duvardan örülü sınır duvarlarıyla çevriliydi. İçeri ne bir yaban hayvanı ne de bir yabancı giremezdi. Düzenli olarak elden geçirilir, hasar görmesine izin verilmezdi. Üstünden atlamaya çalışmak güzel bir oyun bazen bir mecburiyetti. Abim yüzünü duvara döner, taşlara tutunurdu. Omzuna amcamın oğlu çıkardı. Ben de onun üstüne çıktığımda ancak duvarın üstüne tırmanabilirdim. Girişte üç kanat kapıdan oluşan ırgıncak vardı. Irgıncağın menteşe duvarlarında birer koç boynuzu çakılmıştı. Kapının her kanadına nazar boncuğu boyanmıştı. Evlerin içi daha kalabalıktı. Çatısını açıp içine baksan, narı ortadan ikiye bölmüşsün, içine bakıyorsun... Bizim evimizde oda sayısını hiç hesap edemedim. Amcam inşaat işlerinden anlardı. İki yılda bir yeni odalar ekler, duvarları yıkar, odaları birleştirirdi. İnşaat işi de hep olağandı. Hanenin çokluğunu, bolluğunu dosta düşmana göstermekti asıl niyeti, babam öyle derdi.

       Kuruluktan çimento ve tuğla eksik kalmazdı. Samanlığın önünde zemini betondan, üstü yağıştan ve güneşten korunaklı alan vardı, oraya kuruluk derdik. Bu korunaklı alanda traktör ve diğer zirai aletler tutulurdu. Çatısındaki makaslara bazen kaçamak salıncak kurardık. On dakika durmaz, büyüklerimiz görünce hemen bozardı. Oyun gereksiz enerji kaybıydı. Terleyip hasta olmak başa dert… Beş top sahalık alanın şafağı ilk gören yeri kiraz ağaçlarıyla bezeliydi. Kıbleye en yakın yerde elma, armut, ayva gibi meyve ağaçları vardı. Ev, ahır, ağıl, samanlık, sergen ve tütün çangalları ise arazinin gün batımını son gören yerine kuruluydu. Yukarı tarafta ceviz ağaçlarından oluşan bir ordu vardı. Ceviz ağaçları yeşerince altında gezerdim. İçim bir hoş olur, yorgun düşerdim.

      Harman yerinin kenarında koca alametin önünde dibek taşı vardı. Evin ve diğer yapıların ortasındaydı. Bir gün çakmak taşıyla oynarken dibeğin yanına kadar gelmiştim. Ateş çıkarsın diye taşı dibek taşına vurdum. Vurdukça üstündeki toz toprak dökülmeye başladı. Dibeğin ırgıncağa bakan tarafında, ufalanmış bir kalın çizgi etrafında ince ince çizgiler vardı. Kirazlığa bakan yanında, koç kafası andırır şeyler vardı. Evin etrafındakiler taşın etrafında yapılmıştı. Dedemde söylermiş o çokcukken de o taş ordaymış. Taşı kimin yaptığı, nerden geldiği belli değildi. Hammarın alt katı sülalenin gücünü toprağa sabitliyordu. Hiç tanımadığım dedelerim tarafından kalın, yontma köşeli taşlarla örülmüş; üst katı ise güneşte kuruyup kavrulan, yağmurdan grileşmiş kara pelitten yapılmıştı. Koca kalaslarla birbirine hiç çivi kullanılmadan çatılmıştı. İçinde tüm senenin yiyeceği saklanır; gelecek baharda toprağa ekilecek tohumlar muhafaza edilirdi. Kapısındaki devasa demir asma kilit, büyüklerimizden başkasına geçit vermezdi. Çocuk aklımızla kapı aralığından içeri baktığımızda, tavanına kadar yükselen buğday dağlarını, çuval bezi yığınlarını, mısır koçanlarını görürdük. İçerisi yoğun bir küf, buğday, arpa, mısır, kuru fasulye, nohut kokularıyla harmanlanırdı. Dışarıda ağustos güneşi yeryüzünü kavururken, ambarın içi hep serin ve zifiri karanlıktı. Gördüklerim devasa zenginliğin karşısında un ufak edilmiş buğday gibi hissetmeme sebep olurdu. Dedelerim has güreşçiymiş. Kıspeti heybeye koyunca aylarca uğramadığı seneler olurmuş. Taş duvar örme işini de bilirlermiş. Hammarda arazilerde onlardan kalmaydı.

       Mısır ekilirken tarlalara beraberinde fasulye ve yancısı nohut da ekilirdi. Mevla’nın takdirine göre tarlalarda boy veren mısırın arasında, nohut ya da fasulyeler yeşerirdi. Mevsim kurak giderse nohut çok olurdu; yağışlıysa fasulye nasiplenirdi. Boy veren mısırların arasındaki, yüksekliği dizi geçmeyen yeşil nohut... Küçük yaprakları yeşilken çok tuzlu olurdu, kollarım yanardı. Nohudun zümrüt renkli kozası içinde, ekşimtırak tuzlu çocukluk tadımı saklardı. Yeşil nohudun fazla yersen amansız karın ağrısı... Mısırlar boy verdikçe, koçanların içi sütlenirdi. Sütlek mısır; mısırın tam ütmelik haliydi. Kor ateşin üzerinde varsa maşa ile çevirerek ütülürdü, sütlek mısırlar. Karın ağrılarımın en çok arttığı zaman da harman zamanının sonlarıydı. Mısır, yeşilinin son deminde tek tek elle biçilirdi. Bir kucak kadar mısırı toparladığında saç örgüsü gibi püsküllerinden örülürdü. On gün sonra koçanlarını ayırırlardı. Yeşilin kalanı slajdan sonra hayvanlara yem olurdu. Koçanları soyduktan sonra harmanda iyice kurutulurdu. Kurutulurken nöbetçi tavuk ve kuş kovalamaktan sorumluydu; fareleri de gözlemek gerekliydi. Sonunda çuvallarla hammara….

       Sadece mısır da değildi; şeker pancarı vardı bir de. Defalarca avans çekilen, ikramiyeler yatan. Toprak tüm köyü nasiplendirdi. Otuz dönüm koca baş ekiliydi. Kapıdaki traktörler vızır vızır çalışıyordu. Şeker pancarları traktörlerin kasasına yabayla yüklenirdi. Dirgen ile toprağın bağrından çekip alınır, yeşil yaprakları paldır küldür kesilirdi. Narin olanları bir kenarda biriktirilirdi. Kök ile yapraklar arasındaki düz yer güzelce yıkandıktan sonra turşu vurulurdu. İlmek derdik adına. turşusunu çok severdim. İlmek turşusunun kavurmasını da çok severdim. Kalan yapraklar toprağın üstündeki diğer yapraklara katılır, pancar işleri bittiğinde hayvanlara slaj yapılırdı.

      Yalın kara toprağın üzerine öbek öbek biriken pancarlar. yabayla traktörün kasasına yüklenirdi. Koca başların üzerindeki topraklar el yordamıyla temizlenir, yağmur yağarsa kendiliğinden yıkanırdı. Her öbek aşağı yukarı iki kasaya denk gelirdi. Römorklara üç tondan fazla yük yükleyemezdin, ağırlık fazla olursa dingil kırılırdı. Yabayı öbeğe daldırınca toprağa değen metalin sesi, inilti gibi gırç sesi çıkarırdı. Amca çocuklarım ve abim benimle birlikte beş çalışandık, tayfada. Abim de bana "tayfanın karası" derdi. On beş dakikada doldurabilirdik bir kasayı. Arada birbirine çarpan yabalardan kıvılcım çıkardı. Bizimkiler Yaşar Dayı’nın römorklarından ödünç alırdı. Nakliye için vagon misali kasalar dizilirdi. Lokomotif vagonlara asılırken ön tekerleri, havalanırdı. Makinist usta olmalıydı, yoksa büyük kazalar ortalıkta kol geziyordu. Kaç sefer git gel yapıldığını, kantarın başındaki memurun verdiği koçanlardan anlamışlardı. Yükü damperleyerek boşaltamazdın, kasanın dibinde taş toprak araya karışmamalıydı. Acı kuvvet tekrar devreye girerdi. Yük boşaltan hamallar vardı, bizim kendi hamallığımız bize yetiyordu. Çalışacak çocuk çoktu. Başka akrabaların olmayan hamallarının yerine de çokça hamallık yapıldı. Kooperatif kuyruğuna on beş gün aralıksız girildi.

      Bir de evin hayadı vardı, evin girişindeki, zemin kattaki boşluk... İçerideki, ocaklık yerinde ayrılan kocabaşlar haşlanırdı. Taze şeker pancarının tadı, sıcak toprağa deli divane şeker atılıp yeniyor gibi gelirdi. Büyük amcamın küçük kızı çok severdi bu tadı. Koca başın tadını mı çok severdi, toprağın tadını mı? Yalın toprağı yediğini defalarca gördüm. Ağzına bulaşmış çamur koca baş haşlamasını yerken daha da iştahlandırırdı.  Toprağa doymazdı. Başka zamanlarda da yerdi. Haşlanmış koca başların zamanıydı. Haşlanmış pancarlar ezildikten sonra geceden sabaha kaynatılırdı; yukarı harman yerinden getirilen kil ölçüyle atılır, yıl boyu tüm haneye yetecek pekmez kış hazırlığının en belirgin başlangıcıydı. Toplanan yaban elmalarından acık eğşisi, kuşburnu ve erikten marmelat ayrı ayrı hazırlanırdı. Hayat yeri durmaksızın çalışırdı. İçindeki varillerde duran mazot kokusu, yıl ilerledikçe farklı kokulara dönerdi. Önce mazotla karışan arpa, zaman ilerledikçe yulaf kokusu da eklenirdi ona. Mazot kokusu en sonunda buğdaya devrederdi yerini. Kiraz da oralarda tahta kasalara yerleştirilirdi, sırası gelen diğer meyveler de… Tezgahtan en son ceviz geçerdi. Satılacaklar satılır, kalan hammara depolanırdı.

Tartışma

Yorumlar

6 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Umay|

Hikayenizi tebessümle okudum. Köy hayatında hiçbir şey boşa gitmezmiş. Değerini bilemediğimiz doğaya karşı saygı, insanların yardımseverlikleri ve çocukların aslında aileye olan büyük katkıları. Kaleminize sağlık!

Yanıt yaz

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Yuzika|

Umay Hanım Teşekkür ederim.

Sevgi Seçen|

Yüreğinize sağlık güzel olmuş Toprakla, ürünle ve kokularla kurulan bağı güzel anlatmışsınız. Bir zamanlar çocukluğu aile kavramını okurken görebiliyoruz

Yanıt yaz

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Yuzika|

Teşekkür ederim Sevgi Hocam.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü22 Haz 2026

Fırtınadaki Tüy

Taşranın sert, baskıcı ve şiddete meyilli hiyerarşisinde büyüyen küçük bir çocuk haksızlıklara tanık olur. Kalabalığın içindeki yalnızlığını anlatıyor.

Yuzika·4 dk·6·587
Öykü22 Haz 2026

Şener Bey'in Vefası

Pandemi günlerinde Sevda’nın ailesiyle yaşadığı zorlu süreçte, komşuları Şener Bey ve Nergis Hanım’ın maddi ve manevi destekleriyle hayatın nasıl değiştiğini anlatan dokunaklı bir hikâye. Çanakkale’den Edremit’e uzanan umut yolculuğu.

Sevgi Seçen·2 dk·3·172