Bir Pencere, Bir İnsan
"Şimdilik tek çıkar yol, camdan dışarıyı izlemek." der Woolf.
A. Zekai Özger ise pencerenin ardında bekleyen göğü bağrına basarak şöyle seslenir: "Pencereyi kapama, gök dolabilir içeri. Pencereyi aç. Soluğun çıksın dışarı; sen büyütmedin mi ciğerinde onu? Pencereyi aç. Sesin sarsın dünyayı."
Peki, pencere gerçekten ne demekti? Bir duvarda bırakılmış sıradan bir boşluk mu? Evin içi ile dışı, ikametgâh ile nazargâh arasındaki o ince sınır mı?
Eğer pencereye özgürce bir tanım yapacak olursam şöyle derim. Pencere, taş bir duvarda bırakılmış sıradan bir oyuk ya da rastgele bir boşluk değildir. İçerisiyle dışarısı, mahremle aleni arasındaki o narin sınırdır. Zulmetle aydınlığın, suskunlukla nidanın, sıkışmışlıkla ferahlığın, hengâme ile sükûnetin birbiriyle tanıştığı esrarengiz bir eşiktir.
Lakin pencerenin asıl sırrı adında saklıdır. Kelimenin kökenine etimolojik bir iz sürersek "penc" ve "re" sözcükleriyle karşılaşırız. Osmanlıcada penc beş, re ise yol demektir. Dört duvarın çevrelediği bir odada, hangi yöne dönerseniz dönün karşınıza bir engel çıkar. Pencere ise o dört duvarın ortasında açılan beşinci yoldur.
İşte bu beşinci yol, yaranın tam kabuk bağlayacağı vakitte insana yalnızca dışarıyı göstermez; içeride ne kadar süre kaldığını hatırlatır. Ve sorar: Görmek istediğin nedir?
Bugün, pencerenin önünde saatlerce bekleyen çınarların neden hep orada durduklarını daha iyi anlıyorum. Pencereyi açtığında gökyüzünü içeri buyur ediyorsun. Günün ışığını bir saat gibi kullanıyor; rüzgâra bir geçit, sese bir istikamet, soluğa bir hürriyet imkânı tanıyorsun.
Belki de bu yüzden pencereyi kapatmak, yalnızca dışarıyı dışarıda bırakmak değildir; insanın kendisini kendi içine hapsetmesidir.
Çünkü nefessizliğe alışmak, zamanla kederli bir tecrit içinde karanlığı kanıksamaktır. Gölgelere uyum sağlamak bir süre sonra ziya yokluğunu hissetmemeye başlamanın şafağıdır. İnsan kendi içindeki güneşi unutabilir. Bu mümkündür. Gözleri her zaman kapatılmışsa. Farkında olmadan özü katledilir ya da nerede kaybolduğunu dahi idrak edemeden kendi sınırlarının içinde günden güne hüviyetini yitirir.
Bu noktada, insanı kabaca "her şeye alışabilen bir varlık" olarak tarif eden Dostoyevski’nin sözleri rehberimiz oluyor. Frankl ise bu cümlenin ardında saklanan acı gerçeği şöyle dile getirir: "Evet, insan her koşula adapte olabilir; fakat bunun bedelinin ne kadar ağır olduğunu bize sormayın."
Peki, alışmak her zaman iyileşmek midir?
Bana göre alışmak, çoğu zaman dayanabilmenin başka bir adıdır. Çaresizliğin en sessiz biçimidir.
Zulmün gündelikleşmesiyle yarasına bakıp gözlerini kaçırmayı öğrenmek, kendi yarasını göremez hâle gelmektir. Peligros cinayettir.
İnsanın evvela tahammül ettiği şeye zamanla alışması; alıştığı kötülüğü iyilik, o gerçekliği ise nihayetinde tabii ve meşru sanması bireysel bir hastalıkla toplumsal bir mutasyona dönüşmesidir.
Penceresini kapatan ve insan kalmakta direnmeyen toplumlarda, Tanrı’nın fısıltısı olan vicdan susar. Çürüme yalnızca insanla sınırlı kalmaz; toprağa, suya ve havaya da sirayet eder.
Çünkü hücre hastalanırsa doku etkilenir. Doku bozulursa organ zarar görür. Organların her biri yara aldığında ise bütün organizma çökmeye başlar. Toplum dediğimiz yapı da aynen böyledir: Bir yerde vicdan susarsa, başka bir yerde merhamet körelir. Bir başka yerde hakikat ölür. Müteakiben lisan değişir, nazar değişir; nizam ve nizamın miyarları başkalaşır. Şer olağanlaşır; hayır ve iyilik ise adeta fevkalade bir meziyetmiş gibi karşılanır. Çürüme, çoğu zaman gürültülü bir erozyon değildir; sessizdir. Penceren açık değilse sessiz katillerin gölgesi de gözükmez.
Tam da bu yüzden, bugün bize yeni yasalar kadar yeni pencereler gerekiyor. Birbirimizin kederli karanlığına ışık ve kandil taşıyacak pencereler...
Çünkü insan, insanın penceresidir.
Birinin yüzünde hiç bilmediğimiz bir hayatın izlerinden yürürüz. Bir başkasının avazında, kendi sesimizle işitemediğimiz çığlığımızı duyarız. Bazen bir yabancının bakışı, yıllardır kapalı tuttuğumuz bir odaya ışık düşürür. Bir el uzatırlar, düşmenin bir kader olmadığını anlarsın. Bir acıyı paylaşırlar, kendi yaranın yalnız olmadığını fark edersin. İçimize içimize, daima başka bir ihtimalin var olabileceği nasihatini hediye ederler.
Velhasıl, bir insanın varlığı bize dünyayı yeniden görmeyi öğretir. İnsanlığın en sahici tarafı belki de burada başlar: Kendinden dışarı çıkabildiğin, başkasının acısına bakabildiğin, onun sessizliğini duyabildiğin ve kendi rahatının sınırından çıkıp başka bir hayatın eşiğine varabildiğin yerde...
Kısacası, insan olmak gerek.
Çünkü yeryüzü, birbirine arkasını dönmüş hissiz kalabalıkların yürüyüşüyle dönmüyor; birbirine açılan birer pencere olmayı başarabilen canlarla yeniden ve yeniden necat buluyor.
Kendi kırık penceremden bakamıyorum hayata. Gözüme cam batıyor. Ama biliyorum ki kırık da olsa, cam parçaları birer birer yere düşüyor da olsa ben de bir başkasının penceresiyim.
Ve benim pencerem hep açık; gök, her gün evime misafir.
Özgür SARI




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Pencere bizden başka olan her şeydir diye düşünüyorum. Yunus Emre'nin bakış açısıyla... Birde şunu ekleye bilirim hem ruhun gözlerdir. Diğer duyu organlarıda bedenin pencereleridir. Türkçeyi bu yüzden çok seviyorum. Bir kelime anlayana göre değişiyor. Kitabi olarak net. Mevlana'nın sözü aklıma geliyor. Karşıdakinin anladığı kadardır anlattığın. Karşının pencereleri ne kadar açıksa o kadar ulaşabilirsin gibi.... Harika bir yazı olmuş emeğinize sağlık.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
İlginize ve hassasiyetinize teşekkür ederim. 💐👏
Kendi kırık penceremden bakamıyorum hayata. Gözüme cam batıyor. Ama biliyorum ki kırık da olsa, cam parçaları birer birer yere düşüyor da olsa ben de bir başkasının penceresiyim. Ve benim pencerem hep açık; gök, her gün evime misafir. MUHTEŞEM .....
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
İlginize ve hassasiyetinize teşekkür ederim 💐👏