İnsanın hayatı bazen bir çuval gibidir; içine ne bulursa doldurur, taşırken de omuzları çöker. Kimi içine altın doldurur, kimi taş, kimi de kırık dökük hatıralar... Ama ağırlık çoğu zaman içindekinin ne olduğuna değil, bizim ona verdiğimiz anlamın yoğunluğuna bağlıdır.
Sıradanlıkları ve basmakalıp düşünceleri gerçekmiş gibi çuvalımıza doldurarak, hayatı kendi sırtımıza yük ederiz. "Biraz daha taşırım," dersin ama çuval bir müddet sonra yırtılmaya başlayınca içindekiler yere saçılır; işte o zaman anlarız ki aslında taşımak için değil, bırakmak için yaşar insan.
Akıl bazen bir terazidir, gönülse tartıya sığmaz bir su. Mantık "iki kilo fazla" derken, kalp "ama bu benim hatıram" diye diretir. İşte düşünmenin ve anlamlandırmanın başladığı yer burasıdır: İnsanın, taşıdığıyla taşıyamadığı arasındaki gerilimin ortaya çıktığı o ince çizgi...
Bilinçaltı, çuvalın dibinde birikmiş tortu gibidir; yıllarca unuttuğunu sandığın ama aslında hep orada bekleyen ağırlıklar... Bir bakarsın çocuklukta duyduğun tek bir azar, kırık bir oyuncak ya da söylenmemiş bir "aferin" çuvalın dibinden yukarı sızar, bugünkü omuz ağrısına dönüşür. Bilinç ise çuvalın ağzıdır; neyi taşıyacağını seçer gibi görünür, ama çoğu zaman dibe sakladıklarının gölgesinde karar verir.
İnsan kaygıları, çuvaldan dışarı sarkan iplerdir; fark edilmese de yürürken ayağına takılır. Travmalar ise dikişi patlamış yerlerdir; ne kadar saklarsan sakla, bir gün yırtılıp açığa çıkar. Zaman içinde o yırtığı onarmaya ve ağırlığı dengelemeye çalışırız. Çünkü insan bazen kendi çuvalına dışarıdan bakamaz; başkasının aynasına ihtiyaç duyar.
Kimi der ki hayat yol gibidir; virajlı, çukurlu, tozlu... Oysa yolun kendisi değil, yürüyenin gölgesidir asıl mesele. Çünkü yol, senin gözündeki ışığa göre ya çöle döner ya da bahar bahçesine. İnsan gözlüğünü değiştirirse, yol da değişir.
Hayat insanlara elindeki kâğıtları rastgele dağıtır, ama her elin kaderini oyun içindeki hamleler belirler. Hayat, eldeki kâğıt değil, oyunu nasıl oynadığındır.
Ömür sürecinde bir gün gelir, gerçekleri görür ve anlarız ki hayatın oyunu içinde var olma sanatı; büyük kitaplarda veya bize sunulan şaşalı ideallerde değil, gündelik, sıradan sözlerin arasında gizlidir.
İnsanı kendi gerçekliğinden kopararak uzaklaştıran basmakalıp yargılar, farkında olmadan içselleştirdiğimiz ve sırtımızdaki çuvala bilinçsizce yüklediğimiz ağırlıklara dönüşür. Bu ağırlıklar bizi, hayatın farklılıklarını ve güzelliklerini göremediğimiz kör bir döngünün içinde boğmaya başlar. Omuzları boş yere güçlendirmeye çalışmak yerine, gereksizce biriktirilen bu dert çuvalını hafifletmeye başlamak gerekir. Çünkü o çuval hiçbir zaman tamamen boş kalmaz, ama omuz her zaman bizimdir.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.